Haftanin Filmleri

  • Giriş : 18.11.2005 / 00:00:00

ISTANBUL - Çagan Irmak'in 'Babam ve Oglum'u, 12 Eylül fonu önünde bir aile hesaplasmasini Türk sinemasinda esi görülmemis bir ustalikla anlatan ve sizi aglatmadan birakmayan bir melodram

Facebook Twitter
Yazı Boyutu:


Sarhos bir gecenin sabahinda hem darbeye 'Merbaha' diyor, hem de hayata karsi ilk 'inga'sini atan oglu Deniz'e... Ne var ki kader, aci bir çentikle terk ediyor sahayi; yanina Sadik'in karisini alarak...
'Babam ve Oglum', fonuna 12 Eylül'ü yerlestiriyor ve ('halk agziyla' söylersek) 'ihtilal', filmin çikis noktasindan finaline kadar da hikâyeden gölgesini eksik etmiyor. Ama siluetin önünü, askeri bir darbeyle ya da demokrasiye yapilan müdahaleyle hesaplasmanin ötesinde, bir baba-ogul ödesmesi dolduruyor. Öyküdeki üçlü ayagin ortasinda olan Sadik, küçük oglu Deniz'le birlikte üzerine gelen onca zor yükün altinda ezildikçe çareyi baba ocagina dönmekte buluyor. Üniversite egitimi sirasinda, degisimini yasadigi Istanbul'la vedalasiyor ve Seferihisar'a, dogup büyüdügü topraklara dönüyor. Ne var ki burada da baska dertler bekliyor onu... Yaptigi seçimlerden dolayi kendisine küsen babasi Hüseyin, her firsatta geçmisi unutmadigini gösteriyor ogluna. Lakin küçük bir çocugun sirinligi, sert dedeyi yumusatirken ailenin mutlu aile tablosunun bir kez daha yaratilmasi için yeni bir firsat sunuyor herkese...


Özel bir yeri olacak
'Babam ve Oglum', dört basi mamur bir melodram. Ilk yarida komik sahnelerde saglanan denge, belli bir nokkadan sonra yerini tamamen gözyaslarina birakiyor. Belki iddiali olacak ama Çagan Irmak'in filminin, Türk sinema tarihi içinde de özel bir yeri isgal edecegini, gönül rahatligiyla simdiden söylemek mümkün. Tamam, Yesilçam sinemasi, gelenegini hep bu tür üzerine kurdu ama evrensel ölçülerde filmler çikarma konusunda pek de basarili degildi. Çogu sinif atlama meseleleriyle biçimlenmis, içine serpistirilmis acili ask hikâyeyelerinden de (bazen az, bazen de alabildigine çok) beslenen bu türü, ait oldugumuz kusak olarak biz belki çok sevmedik ama 'ata yadigâridir' diye bagrimiza bastik. Çünkü o filmler günümüzden bakildiginda yitip giden gençliklerimizi, çocukluklarimizi hatirlatiyordu. Ama 'Babam ve Oglum'un bu türden bir nostaljik islevi yok. Onun nostaljisi, gözyasinin altini dolduran bir nostalji. Giyimler, kusamlar, siveler yaninda 'Kizilmaske'ler, 'Red Kit'ler, 'Milliyet Çocuklar,' telsizler ve ne yazik ki iskenceler var. Toparlarsak, 'Babam ve Oglum'da aglamanin karsiligi var.
Peki bu denli aglatmali miydi öykü? Eskinin Yesilçam'inda karakterin izi ölümüne kadar sürülürdü, cenazeyi göstermek gibi bir ritüelin pesine takilmazdi kamera. Çagan Irmak'in filmi, prosedürü sonuna kadar uyguluyor ve cenaze merasiminden bile yeni bir hayat dersi çikarmanin inatçiligina soyunuyor.


Oyuncular mükemmel
'Babam ve Oglum'u, izledigi gelenekle hesaplasmanin ötesinde daha ileri noktalara tasiyan özellikleri de oyunculuklarin mükemmelligi, hikâyenin sinematografik saglamligi, kamera kullanimi, sanat yönetmenligi gibi bir isin hakkini vermesi ve tabii ki kurgusu... Fikret Kuskan'in oyunculugunu oldum olasi hep abartili bulurum, bence burada belki de en arinmis, en sade ve en inandirici performansini veriyor (ve bazi sahnelerde, biyigiyla Erkan Yücel'i hatirlatiyor). Çetin Tekindor, siyah-beyaz televizyon günlerinin en bilinen seslerinden biriydi, sükür ki yasliligina iyi yönetmenler yetisti, geç de olsa ondaki saglam kumastan yönetmenler ve seyirciler, yararlanabiliyoruz. Keza Hümeyra da, sesinin yanina görüntüsünü de eklemeyi basardi; canlandirdigi tatli deli babaanne, her ailede bulunan bir karakteri ete kemige büründürüyor (mesela benim böyle bir halam var). Yetkin Dikinciler, 'Amarcord'dan ya da Kusturica filmlerinden firlamis gibi davraniyor ama yarim akilli abiyi, bizden bir karaktere dönüstürmeyi basariyor. Saymakla bitmez; Serif Sezer, Binnur Kaya, Halit Ergenç, Özge Özberk; hepsi ama hepsi çok iyiler. Küçük Ege Tanman'i da unutmamak gerekiyor; kirik ön disleri, düslerini dillendirmesini engellemiyor.
Yönetmen Irmak, onca iyi seyin arasina, Türk sinemasinda pek de olmayan özel bir lezzet daha katiyor ve fantastik sahnelerini, son derece inandirici hamlelerle, öykünün içine zarifçe ekliyor. Neredeyse bazi anlarinda 'Yüzüklerin Efendisi' tadi veren bu küçük molalarda, hikâye ritmini bozmuyor. Ve bir parantez daha: Siyasi tarihin kadrajlarini biçimlendigi bir fotografin detaylarini, kuskusuz herkes kendi hatiralariyla olusturuyor. 'Hatiralari ve üslubuyla' diyelim. 'Vizontele ' serisi memleketin dogusuna uzaniyordu; 'Babam ve Oglum' ise batidan sesleniyor. Sanki ana resim, biraz da böyle tamamlaniyor.
'Mustafa Hakkinda Her Sey', sonuçta kisisel bir hamleydi. Kisiselliginden olsa gerek, herkesi (mesela beni) kapsamiyordu. Ama 'Aile hakkinda her sey' tadindaki 'Babam ve Oglum', bütün babalari ve evlatlari kapsiyor. Belki, 'Delikanli seyirciye uymaz' diyebilir ve aglamayi reddedebilirsiniz, ama film, babalarin ve ogullarin aglayabildigini ve de en önemlisi aglatabildigini gösteriyor. Mendilleri görelim lütfen...



--------------------------------------------------------------------------------


O kadar da esrarengiz degil
'Esrarengiz Sevgili', geçirdigi bir is kazasinin ardindan çalistigi fabrikaya terk eden ve küçük bir ilanin ardindan, basvurdugu iste asistan olarak çalisan genç bir kizin öyküsünü anlatiyor. Diane Bertrand'in yönettigi film, tuhaf bir çekicilige sahip. Tipki basrolündeki Olga Kurylenko'nun saf güzelligi gibi , filmin pesinde sürüklenmeniz mümkün ama öykü sizi bir yere götürmüyor ve geride kafa karisikligindan baska bir sey kalmiyor. Yoko Ogawa'nin 'Yüzük Parmagi' adli öyküsünden uyarlanan film, ana mekân olarak bir limani kullaniyor. Filmin 'anadili' Fransizca ama limandaki tabela yazilari Almanca; basin notlarina bakinca da öykünün geçtigi yerin Hamburg oldugunu okuyorsunuz. Basrol oyuncusunun Ukraynali olmasi ve zaman zaman aksanli konusmasi, genç denizci karakterinin de Costa isminden dolayi Yunanli olabilecegi yolunda ipuçlari vermesi, 'Esrarengiz Sevgili'yi yeterince 'uluslararasi' yapiyor.
Öte yandan Iris adli ana karakterin, çalistigi laboratuvarin yöneticisine olan cinsellik merkezli ilgisi, filmin en zayif yani. Bertrand'in rejisi bu iliski hakkinda bize ikna edici bir yaklasim sunamadigi için de ister istemez film seyircisini, 'Güzel bir kiz bulmuslar, araya da bir-iki de seks sahnesi sikistirmislar' yargisiyla birakiyor. Oysa belli ki film, derin takilmak istemis ama ne yazik ki zihni bulanik ana karakteri gibi kendisi de istedigi kivama ulasamamis.



--------------------------------------------------------------------------------


Zamane gençleri
'Babam ve Oglum', bizi geçmise dogru bir yolculuga çikarirken haftanin diger Türk filmi 'Türev' ise o geçmisin günümüzdeki uzantilarini önümüze atiyor. 'Genç yönetmen Ulas Inaç'in ilk uzun metrajli çalismasi, 'simdiki zaman'in filmi. '80 sonrasi' üst basliginda toplanan, her yeni adiminda, yeni meyvelerini veren bir olusumun en taze üyeleri (ki yaslari 20'lerin ortasini bulmus), filmin kahramanlari. 'Don Kisot'taki bir hikâyeden kimi rötuslarla çagdas Türk gençligine uyarlanilarak çekilen filmde, sevgilisi Nâzim'in kendisine olan sadakatinden süphelenen genç bir kizin, Süreyya'nin arayislari anlatiliyor. Süreyya, sadakat oyununa, yakin arkadasi Burcu'yu dahil ediyor; Burcu da 'iliskinin saglamasi'ni yaparken ipin ucu kaçiveriyor.
Süreyya'in çabasi aylak bakkal misali elbet... Bu üst-orta sinif kentlinin (eski dilde 'küçük burjuva'), hayata bakisinda pek derinlikli bir tavri oldugu söylenemez. Yüzeysel dertlerini, yüzeysel hinzirliklarla çözme yoluna gidiyor. Keza erkek arkadasi da, iyi egitimli, para kazanmak için reklamcilik yapiyor, hayat ve meseleler karsisindaki derinligi de, yazdigi 'spot metinler' kadar. En yakin dostu ise tam bir maço. O da baba parasi yiyor, gününü gün ediyor, sert ve hasin takiliyor, önüne gelen kiza asiliyor ama hep karsi tarafin kendisine asildigini iddia ediyor. Burcu'nun da takimdaki diger karakterlerden fazla farkliligi yok. Derinligi ve yaklasimlari ayni, farkliligi fiziginde; Süreyya'nin kizil saçlari ve anaç tavirlarinin yaninda daha minyon, ufak tefek bir kiz.


Bir atimlik barut gibiler
Ulas Inaç, baslarda 'dogmavari' bir tavirla fazla salladigi kamerasini, daha sonra yumusatiyor, agirbasli ve kararli bir hale getiriyor. Filmin, kendi içinde bir üsluba ulastigi gerçek. Öte yandan öykü, karakterlerine acimaz bir tavirla yaklasiyor ve onlarin, boslukta yüzen hayatlarina iliskin 'Maalesef böyleler' türünden bir yargilamaya girisiyor. Samimiyeti de, sanki onlari çok yakindan taniyormus, sanki onlarin arasinda fazla dolasmis gibi bir yaklasimi olmasindan kaynaklaniyor.
Bu noktada benim filme iliskin tereddütlerim basliyor. Reji ve oyunculuk performanslari, bir atimlik barut gibiler. Sanki en iyi bildikleri yer burasi ve bu bildikleri yerden, üst düzeyde verim almislar. Yönetmen Inaç'in bundan sonra yapacaklari, bu filmin gönüllerdeki yerini ya daha derinlere tasiyacak ya da yüzeysellik suçlamasiyla bas basa birakacak.
Oyuncu kadrosundan ben en çok Tugra Kaftancioglu'nu begendim. Performansiyla Antalya'da 'En iyi kadin oyuncu' heykelcigine uzanan Beste Bereket kadar rol arkadasi Gülçin Santiroglu da aynioranda övgüyü hak ediyor. 'Babylon'a, çitir götürmek için giden' Nâzim'da da Güçlü Yalçiner, 'zamane genci' prototipini, ekibin diger oyunculari kadar inandirici bir karaktere dönüstürüyor.



--------------------------------------------------------------------------------


Simdi delikanli olma vakti
Evet, vakti gelmisti... Harry Potter ve arkadaslari da artik yavas yavas doganin kurallarina boyun egiyor... Büyüyorlar ve hayatta 'büyü'nün disinda baska seyler oldugunu kesfediyorlar. Neler mi? Ask mesela, flört mesela, kizlar mesela... Ilk iki adimda belki de parkuru 'henüz' tanimaktan kaynaklanan dezavantajlar, J. K. Rowling'in karakterinin sinema macerasinda çok daha piriltili anlar sunmamisti. Kimbilir, bunda kariyerini çocuk filmleri üzerine insa eden ve ilk iki maceraya yönetmen olarak imzasini atan Chris Columbus'un etkisi vardi. Üçüncü adimda koltuga Alfonso Cuaron oturdu ve yetiskinlerin de zevk alacagi, gayet etkileyici bir filmi önümüze atti.
'Harry Potter ve Ates Kadehi' adiyla huzurlarimiza gelen dördüncü adimda ise kamera arkasinda Mike Newell var. Newell adi, romantizmle özdes... 'Dört Nikâh Bir Cenaze'den 'Mona Lisa Gülüsü'ne kadar, ask nerede varsa, Newell'i orada bulmak mümkün. Nitekim bu kez 'emellerine', Hogwart Büyücülük Okulu'nun genç dimaglarini da alet ediyor. Film, yine Harry Potter ve ezeli düsmani Kont Woldemort'un bitmez tükenmez mücadelesi etrafinda biçimleniyor.
'Harry Potter ve Ates Kadehi', serinin arasindan spesifik özellikleriyle siyrilamiyor. Aska, romantizme göz kirpiyor, çocuklarin artik büyüme sinyalleri yolladigini (hem karakterler, hem de gerçek oyuncular açisindan) gösteriyor ama genel atmosferin, mesela bir önceki film kadar etkileyici oldugunu iddia etmek zor. Ana kadroya Ingiliz sinemasinin katkisi ise Brendan Gleeson ve Timothy Spall gibi isimlerle oluyor. Ralph Fiennes da, 'Ingiliz Hasta'nin ardindan yine bir kez daha o güzelim yüzünden uzak bir karakterde perdeye buyur ediyor. Ayrica seri, kahramanlari arasina Slavlari ve Fransizlari da katiyor.

Facebook Twitter Yahoo Google Linkedin Stumbleupon Delicious