Hala anlatacak hikayelerim var

  • Giriş : 30.03.2007 / 00:00:00

Zülfü Livaneli artık sadece yazarlık yapacağını söylüyor. Politikaya zorlamayla girdiğini söyleyen Livaneli toplumumuzdaki çürümeye dikkat çekiyor

Facebook Twitter
Yazı Boyutu:


Bu çürümeyi durdurması gereken aydınlarımızın ise halktan koptuğunu ve kendi içlerinde bir garip İstanbul yarattıklarını sözlerine ekliyor.

Zülfü Livaneli, aynı isimli romanından uyarlanan “Mutluluk” filmini ise tam anlamıyla romanın içeriğine sadık kalmasa da beğendiğini söylüyor.

Yönetmen ve senarist olarak çok iyi filmleriniz var. Neden bu filmde bunları yapmayı tercih etmediniz?

Ben artık sinema filmi yapmıyorum. Üç tane filmim var ama onlar 80’li yıllarda kaldı. Zaten hayatımda müziği de, sinemayı da, politikayı da bıraktım. Roman yazmaya yoğunlaştım. Ve bunu ancak yapabiliyorum. Yapımcı şirketlerden kendi romanlarımdan film yapma teklifi çok geldi. Ama ben yapmayacağım dedim. Ayrıca ben romana çok yakınım, başka bir yönetmenin gözü, katkısı ile olayı farklı yorumlaması da gündeme gelebilir. Nitekim haklı olduğumuz ortaya çıktı. Mutluluk romanını film yapmayı Abdullah Oğuz çok istedi. Çok istemesini şu açıdan söylüyorum, demek yüreğini koydu. Okuduğu zaman bunu film olarak kafasında gördü ve bunu yapmak için çok büyük bir gayret sarfetti. 14 kere senaryo yazıldı. Biliyorsunuz her güzel işin içinde büyük çaba vardır. Bu film ekibi müthiş çalıştı. Bir de kitabın yazılış aşamasında başlarsanız bu demek ki 7-8 yıllık çabanın bir ürünü olarak bu film çıktı. Çünkü dünyada ve Türkiye’de sinema teknolojisi çok değişmiş durumda. Bizim zamanımızda öyle değildi. Negatiflere bakardık, onları kaybederdik, üç metre oradan, beş metre oradan. Şimdi her şey teknolojik. O açıdan da çok başarılı buldum ben.

Romandan çekilen her filmde, yazarda kırgınlık ya da değişik bir duygu olur. Sonuçta roman sizin çocuğunuz ve başka bir gözle yorumlanıyor. Bu noktada nasıl hissediyorsunuz? Kitaptaki bütün hisleri filmde görebildiniz mi?

Romanla sinema iki ayrı dil. Romanı olduğu gibi sinemaya aktardığınız zaman, ki eskiden yaparlardı Sovyet sineması, Tolstoy’un kitaplarını 6-8 saatlik filmler yapardı, ama bir şey çıkmazdı. Yönetmenin kitaptan yeni bir sinema dili yaratması gerekiyor. Bu da yazar açısından yadırgatıcı olur. Çünkü yazar o kitabı yazarken zaten kafasında bir görsellik oluyor. Ama ben filmi gördüğüm zaman mutlu oldum. Çünkü hem oyunculuklar, hem kamera, hem de duygu aktarımı kitabın havasını tam olarak yansıtıyor. Kitabın hikâyesine birebir sadık değil. Ben bunu biliyordum zaten. Dediğim gibi iki ayrı teknik bu. Sinema tekniği olarak kitabın ruhu filme aktarılmış diyebilirim. Ben çok zevk aldım izlemekten.

Okuyucu ya da izleyici herhangi bir karakterle kendini özdeşleştirir. Roman yazarken de böyle oluyor mu?

Yazarken de öyle tabii. Mesela Gustave Flaubert’e sormuşlar “Madam Bovary kimdir” diye. “Madam Bovary benim” demiş. Kitap çıktıktan sonra yapılan röportajlarda bana da “Kitaptaki profesörle mi özdeşleştiniz” diye sordular. Ben de onlara “Yok ben Meryem’le özdeşleştim” dedim. Çünkü Meryem muhalif, ben de hep muhalif olduğum için onunla özdeşleştim. Zaten bence bu kitap Meryem’in kitabı.

Film 8 Mart’ta vizyona giriyor. Dünya Kadınlar Günü olması denk mi getirildi, rastlantı mı?

Yok öyle denk geldi. Zaten onu belirlemek mümkün değil. Filmin montajı, sinemalara girmesi falan öyle zor işler ki zaten isteseniz de denk getiremezsiniz.

Meryem için toplumun ne yapması gerekiyor?

Meryem kitapta da, filmde de çok zayıf bir durumda başlıyor. Yani sistemin kurbanı olarak başlıyor. Ama en kuvvetli kişi olarak bitiriyor. Dolayısıyla yapılması gereken de bu. Bu kızlara bir fırsat verilmesi gerekiyor. Kitap da, film de karanlıktan aydınlığa doğru gidiyor. Karadan, Ege’ye. Feodaliteden daha çağdaş yaşam biçimine ve erkek egemenliğinden kadına doğru yürüyen bir film. Meryemler’i kurtarmak için birkaç boyutta çalışmak gerekir. Biri yasalar, ki ben buna çok emek verdim mecliste. Hafifletici sebep diye korkunç bir şey var, bizim yasalarımızda. Neyse onlar yavaş yavaş ortadan kalkıyor. Bir de o yöreyi bilinçlendirmek için hem devletin hem sivil toplumların hem de din adamlarının orayı uyandırması lazım. Anne ve babaların bu konuda eğitilmesi gerekir. AÇEV vakfı bu konuda çok güzel şeyler yapıyor. Babaları eğitme diye bir kampanyaları var. Sonuçta yapılması gereken toptan bir seferberlikle bu çocukları kurtarmak. Yani basın, devlet, sivil toplum, diyanet bir araya gelerek bu yöredeki insanları bunun korkunç bir insanlık suçu olduğuna ikna etmemiz gerekiyor. Filmde çok ilginç bir şey var. Kızın annesi ölmüş, babası da böyle bir şeyi istemiyor. Ve ne kadar yalvarıyor. Ona hakaret etme diyor. Ben kızıma iki Tokat bile atmadım diyor. Böyle bir baba ama o toplumsal baskı adamın kolunu kanadını kırıyor. Bu korkunç bir şey.

Meryemler için bunları yapmamız gerekiyor ama toplumda yozlaşma devam ediyor. 8 Mart Dünya Kadınlar Günü, 14 Şubat sevgiler günü gibi algılanıyor. Bu tür bir kutlamaya gidiliyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Valla Türkiye’de toplumsal doku, sosyal doku süratle çürüyor. Ben yıllardan beri bunun farkındayım ve yıllardır bunu anlatmaya çalışıyorum. Toplumu bir arada tutan yazılı olmayan kurallar vardır. Mesela parlamento şöyle bir yasa çıkaramaz; “Aile sofrasında otururken 18 yaşındaki delikanlı 70 yaşındaki dedesini dövemez” diye bir kanun olmaz. Çünkü bu zaten hissedilirse orada yaşam bitmiş demektir. Sarıyer’de yol verdin vermedin kavgası yüzünden denize attılar insanları. Aslan gibi iki çocuk öldü gitti. Artık her maç bir cinayete gebe. Her olay cinayete, soyguna, tecavüze gebe. Türkiye’de hiç alışık olmadığımız şeyler oluyor. Korkunç çocuk tecavüzleri var. Seri katiller çıktı. Biz böyle şeyler bilmezdik. Amerika’da olur zannederdik. Ama toplumsal doku hızla çürüyor. Çünkü Türkiye aklını sadece zenginliğe taktı. Büyüme, zenginlik. İyi de beyinsiz bir şekilde büyümek insanı bitirir. Mesela dinozorların dünya yüzünden kaybolmasıyla ilgili ilginç bir iddia var. Vücutları aşırı derecede büyüdüğü ona göre beyinleri çok küçük kaldığı için nesillerinin yok olduğu söyleniyor. Türkiye bileşik kaplar gibi ekonomisiyle, para harcamasıyla, yeni açılan alışveriş merkezleriyle paralel olarak kültür, sanat, ahlak, maneviyat gibi şeyleri bir arada götürmüyor ki… Barbar bir toplum içinde siz ne yaparsanız yapın, zenginlik ancak daha çok silah almasına yarar insanın.

Toplumun bilinçlenmesi için en büyük görev aydınlarda. Toplum ve aydınlar arasında bir gerginlik mi var?

Var tabii. Aydınlar maalesef, hepsini söylemiyorum tabii, toplumdan, halktan koptular. Kendilerine bir Aydın gettosu, ayrı bir İstanbul yarattılar. Orada günlerini gün etmeye başladılar. Türkiye’nin, halkın derdiyle dertlenen Aydın tipi ortadan kalktı. Bu yüzden de halkla Aydın arasında bir çelişki var. Orhan Veli 37 yaşında ölüp gitmiş bir şairimiz ama kaç tane dizesi atasözü haline gelmiş. Cahit Sıtkı’nın 35 yaş şiirini bütün halk bilirdi. Nazım Hikmet öyleydi. O zaman halk ve Aydın arasında bir iletişim vardı. Şimdi bir takım Aydın gettolarıyla halk iyice birbirlerinden koptular.

Aydın ile toplum arasında gerilimden bahsedince Orhan Pamuk geliyor akla. Bu noktada Türkiye’yi terk etmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bence Orhan, Türkiye’yi terk etmedi. Orhan’ın aldığı ödül çok büyük başarıdır ve hepimizin sevinmesi gerekir. Ama öyle bir zamanda geldi ki, Türk halkının bir tuhaf çekingenlik ve yabancı korkusuna girdiği bir dönemde geldi. Şu anda Türkiye’de büyük bir kesim, bölünüyor muyuz, parçalanıyor muyuz diyor. Osmanlı’da yaşanan o tramvayı hala atlatamamıştır Türkiye. Bunlar geçecektir. Orhan da belli dönemlerde Türkiye’den uzaklaşmak istiyor olabilir. Çünkü Hrant Dink öldürüldü. Onun katilleri Orhan Pamuk dikkatli olsun diye bağırdı. Bu durumda kim olsa birkaç ay gider. O da birkaç ay sonra döner. Türkiye’yi terk etti gibi bir şey yok bence.

Bazı kişiler birçok şeyi üst üste taşıyorlar. Sizin gibi. Yazarlık, yönetmenlik, müzisyenlik hepsini yapıyorsunuz bu konu hakkında ne diyeceksiniz?

İnsanın anlatacak bir şeyi varsa onu değişik şekillerde anlatabilir. Mesela ben müzik yoluyla içimdeki şarkıyı toplumla paylaştım 40 yıldır. Ama müzik yoluyla yapabileceğiniz duygulardır. Aşk, mutluluk, sevinç, coşku gibi duyguları aktarırsınız. Ama bir dönem analizini bir şarkıyla yapamazsınız. Onu anlatmanız için roman gibi başka bir dala atlarsınız. Politika ise ben istemeden olan bir şeydi. Zorla çekildim ben politikaya. Neyse yakında da kurtuluyorum. Şöyle özetleyebilirim; içimdeki şarkıyı paylaştım büyük kitlelerle, ama daha hala anlatacağım hikayeler var.

Peki Mutluluk filmi için izleyicilere bir mesajınız var mı?

Ben filmden izleyici olarak çok zevk aldım. Son zamanlar birçok Batı filmini de gördüm. Avrupa Film Akademisi jüri üyesiyim. Her sene 50 seçkin Avrupa filmi görüyorum. Gittikleri zaman bu filmin o filmlerden daha üstün olduğunu görecekler.

Kitabınızın ödülü var. Bu konu hakkında ne diyeceksiniz?

Hoş bir şey. Türkiye’de benim gibi sanatçılar pek ödül almaya alışık olmadığı için, böyle ödüller geldikçe hoş oluyor. “Mutluluk”, Fransa’da geçen sene “Ayın kitabı” ödülünü almıştı. Bu sene de Amerika’da büyük bir ödül aldı. Şimdi Mart’ın 20’sinde Roma’da İtalyancası çıkıyor. Onunla ilgili bir resepsiyon var. Sonra Hollanda ve Norveç’te çıkacak.

Dünya Türk edebiyatçılarına bakmayı mı öğrendi, nedir olay?

Yok öyle değil. Bunlar tek tek olan şeyler. Hala bir Türk yazarın yurt dışında roman yayınlatabilmesi çok zor. Hele de Amerika’da imkansız. Yurt dışındaki yayın evlerine binlerce kitap gidiyor. Bunların hepsi reddediliyor. Ama bir editörün okuduğu zaman “Ben bu kitabı çok sevdim, buna inanıyorum, gelin bunun üzerine bir şeyler kuralım” demesi hele ki Amerika’da önemli bir şey. Çünkü az buz bir yatırım değil. Amerika’da kitabın önce çok lüks bir baskısı çıktı, eleştirmenlere göndermek için. Arkasından bu 24 dolarlık pahalı baskıyı yaptılar. Bu kitapçılarda satılıyor. Arkasından başka bir yayın evi bunu okuttu, CD’leri, Mp3’leri falan çıktı. Arkasından başka bir yayınevi gözleri çok iyi görmeyen ve yaşlılar için büyük harfli olanını çıkarttı. Şimdi de ucuz baskısı çıkacak. Düşünsenize bir romandan kaç ürün çıkıyor ortaya.

Ben kapağından çok memnun olmadığınıza dair bir yazı okumuştum.

Evet öyle. Şimdi değiştiriyoruz. Bakın şu kapak çok güzel ama şu giysi Türk değil bu Afgan giysisi. Bu olmaz. Bunun da mücadelesini verdik. Çok zor olmasına rağmen kabul ettirdik. Şimdi esas kitleye ulaşacak olan ucuz baskıda değiştiriyoruz bunu.

-Hikayelerimiz çok yerel olduğu için sinemamızın yurt dışında başarısız olduğu yönünde iddialar var. Aslında ne kadar yerel olursan o kadar evrensel olabiliyorsun. Sizin kitabınız da bunun en büyük kanıtı. Niye böyle bir hataya düşüyoruz biz?

Aslında neyi anlattığınızdan çok nasıl anlattığınız önemli sinemada da, romanda da. Yani siz bir kere kendi bildiğiniz toplumu anlatacaksınız. Kalkıp Londra’da geçen bir roman yazmak saçma olur. Ben kendi toplumumu anlatacağım. Ama asıl önemli olan nasıl anlatacağınız. Dünyanın en yerel konusunu alabilirsiniz ama siz onu modern bir dille anlatırsınız o da modern roman sınıfına girer. O bakımdan nasıl anlattığınız çok önemli. Nasıl bir romancı, nasıl bir sinemacı olduğunuz önemli.

Sizin söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Filmde sadece yazar olarak değil müzisyen olarak da varım. Kardeşim Ferhat Livaneli ile bayağı emek verdik. Çok güzel bir şey çıktı oraya. Bu hafta soundtrack’ı da çıkıyor.

Facebook Twitter Yahoo Google Linkedin Stumbleupon Delicious