Anasayfa
Şikayetim Var
ÇOK OKUNANLAR
ÇOK İZLENENLER
Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
harun-tokak-yazarlik-mecburiyettir
19 Mayıs 2009 / 00:00
HARUN TOKAK: YAZARLIK MECBURİYETTİR
Harun Tokak, yazarlığa nasıl başladığını Haber Aktüel’e anlattı.

Harun Tokak… Sağlık sorunları nedeniyle ABD'de yaşamak zorunda kalan Fethullah Gülen'in yakınındaki isimlerden birisi.

 

Yeni Şafak Gazetesinde köşe yazarlığı yapıyor. Diyalog Avrasya Platformu Eşbaşkanı aynı zamanda.

 

Hisli bir insan. O sanki yazmıyor da yaşıyor. Bu yüzden diyebiliriz ki O hem iyi bir kalem hem de iyi bir hatip.

 

Harun Tokak'la Gazeteci ve Yazarlar Vakfının Harbiye'deki yerinde son kitabı Işık Süvarileri'nden Fethullah Gülen'e kadar birçok konuyu enine boyuna konuştuk.

 

 

***

Röportaj: Muaz Kalaycı, Genel Yayın Yönetmeni

Redakte: Binnaz Sakaoğlu, Hicran Kandemir, Merve Doğan

 

***

 

“KENDİMİ BİR YAZAR OLARAK GÖRMÜYORUM”

 

— Uzun yıllar öğretmenlik yaptınız. Peki yazarlığa nasıl başladınız? İlk yazınızı ne zaman yazdınız?

 

İlkyazımın tarihini tam hatırlayamıyorum ama 85'li yıllar olabilir. Yeni Ümit dergisinin ilk çıktığı yıllarda “Kime Emanet“ diye bir yazı yazmıştım. Neyse ki o yazı beğenildi ama ondan sonra uzun süre yazı yazmadım. Doğu'da yerel bir gazetede bir müddet başyazarlık yaptım. Ama o yıllarda da yazdığımız yazılar çok da özendiğimiz yazılar değildi ve bizi yazarlığa taşıyan yıllar olduğunu düşünmüyorum. Daha doğrusu bugün bile hala kendimin yazar olduğunu kabul etmiyorum. Yazarlık çok ciddi bir meslek, çünkü önemli bir meslek. Bende bu dolaştığımız yerlerle, ülkelerle, arkadaşlarımızla, oralara giden öğretmenlerle ilgili çok ilgimi çeken 8-10 tane hikaye birikmişti. Önce onları kaleme aldım, yazdım ve bunları kendime göre önemli bulduğum bazı edebiyatçılara sundum. “Bunları bir edebi üslup içerisinde hikayeleştirseniz çok güzel olur hem bu arkadaşlarımıza bir vefa borcu olur hem de bu çok bakir bir saha, bu sahanın işlenmesi gerekiyor” dedim. Fakat onlar bunu çok önemsemediler. Aylarca belki de bazılarında bir kaç yıl bekledi o hikayeler. Ve onların üzerine eğilmediklerini anladım. Böyle olunca bir gün değerli dostum Mehmet Gündem Bey Yeni Şafak'ın Pazar ekini çıkaracaktı. Gerçi onlar Pazar gazetesi diyorlar, ek olarak kabul etmiyorlar. Pazar gazetesini çıkaracaktı ve yazmam konusunda çok ısrar etti, alan olarak da bu konuyu tercih etti. Yani “siz buralara çok gidip geliyorsunuz ve buralardaki hatıraları yazmanızı arzu ediyoruz” diye… Araya bir takım insanları koyarak ısrarını sürdürünce biz de ona hayır diyemedik. İşin açıkçası orada bu yazıların devam edebileceğinden emin değildim. Belki birkaç hafta yazarız ondan sonra da arkası gelmez bunun diye düşünüyordum fakat neyse ki yazma tutkusu bambaşka bir şey. Başladıktan sonra arka arkaya konular gelmeye başladı. Bazı konular güncel olarak önümüze çıktı. Gündemi yakalayan yazılar oldu. Bu arada onları değerlendirme ihtiyacı hasıl oldu derken bir de baktık ki biz aşağı yukarı üç yıla yaklaşıyor ve her pazar Yeni Şafak Pazar'da yazmaya devam ediyoruz. Ama dediğim; ben hala kendimin bir yazar olduğunu düşünmüyorum.



                 “FEDAKÂR ÖĞRETMENLER BİLMEDİKLERİ ÜLKELERE GİTTİLER”

 

— Her kitabın bir tetikleyicisi olduğunu düşünürsek son kitabınız “Işık Süvarilerini” hangi olay tetikledi? Kitabın serüvenini anlatır mısınız?

 

Aslında yine bunda da Yeni Şafak'ta yazılan yazılardan editör arkadaşlarınızın seçtikleri yazılar var. Her kitaba bir isim veriliyor ama zaten genellikle pazar yazılarının da ana konusunu, ana temasını yurt dışında görev yapan öğretmen arkadaşlarla ilgili yazılar oluşturuyor. Dolayısıyla biz ilk kitaba “Önden Giden Atlılar” demiştik. Yani bundaki maksadımız da ilk defa Türkiye'den, Anadolu'dan kalkan bu fedakâr öğretmenler, hasbi insanlar, iş adamları, bacılarımız kalkıp buralarda hiç bilmedikleri ülkelere gittiler. Oralarda bir sevgi adacıkları oluşturdular ve hem sevildiler hem de kalıcı oldular oralarda. Dolayısıyla o kitaba “Önden Giden Atlılar” adını koymuştuk.

 

“ARKADAŞLARIMIZ GİTTİKLERİ YERİ AYDINLATIYOR”

 

— “Önden giden atlılar” yüz binden fazla sattı değil mi?

 

Evet, yüz bini doldurduğumuzu söylüyor arkadaşlarımız. O kitap tutuldu, beğenildi. Yani bizim hiç ummadığımız beklemediğimiz bir şekilde tiraj patlaması oldu. Çünkü yüz bin satan kitaplar Türkiye açısından, yayıncılık açısından iyi kitaplardır. Ama neyse ki bunlar derlenmiş yazılar olmasına rağmen iyi sattı. Yani hiçbiri bakir yazılar değil. Sonuçta gazetede köşe yazılarında daha önce yazılmış ve okunmuş yazıları bir araya getirdi arkadaşlarımız. Yani bir yıl boyunca yazılmış olan yaklaşık elli yazıdan arkadaşlarımız bir kitap hacminde seçiyorlar ve ikinci derken üçüncü kitap oluşuyor. Üçüncü kitabın adına da “Işık Süvarileri” denildi. Bu da en azından bu dünyalara giden insanlarla ilgili. Gittikleri yerlerde hakikaten bazen bozkırlara bir ışık düşüren insan gibi orada ilk defa Türkiye adına bir insan olarak oraya gitmiş oluyor. Buradan kalkıyor tâ Kırgızistan'ın Çin sınırındaki Narin Kasabası'ndaki dağların kucağında bir yere gidiyor. Belki de o öğretmen arkadaşlarımız vasıtasıyla ilk defa Türkiye'yle münasebete geçiyor bu insanlar. Gittikleri yerler bazen çok zorlu, çok güç yerler oluyor. Yani bunu ifade ederken de şunu anlatmak istiyorum; hakikaten pek çok arkadaşımız bir ışık süvarisi gibi gittikleri ülkeleri, gittikleri yerleri aydınlatıyorlar. Eğitimle, sevgiyle, yepyeni bir ruhla, Anadolu'dan aldıkları aydınlıkla bunu yapıyorlar. Zaten bunları ben çok koymuyorum. Ne kitabın adını ben koyuyorum ne de hikâyelerini ben seçiyorum. Yayıncı arkadaşlarımız, editör arkadaşlarımız, onları okuyorlar kapak haline getiriyorlar, son şeklini bana gösteriyorlar; “biz bunları beğendik” diyorlar. Biz de yüzde doksan itibariyle onların beğendiklerini kabul etmiş oluyoruz. Böylece bir kitap oluşuyor. Bu kitabın adı da işte bu şekli ile dünyanın dört bir yanına eğitim ışığı götüren insanlar, sevgi ışığı götüren insanlar anlamında “Işık Süvarileri” olarak karşımıza çıktı.



                                          “YAZARLIK BİR MECBURİYETTİR”

 

— Bir öncelik sıralaması yapılırsa Harun Bey bir anlatıcı mıdır, yoksa yazıcı mıdır?

 

Ben ne anlatıcı, ne yazıcıyım esasında. Daha doğrusu aslında, bir yerde gittiğimiz, gördüğümüz bir güzelliği alıyoruz, bir başka yere aktarıyoruz, onu anlatıyoruz. O insanlar için çok ilginç oluyor. Aslında bu bir yeni mayalama gibi bir yerden aldığımız bir hadiseyi, bir güzelliği, bu başka bir yer için çok orijinal oluyor. Belki bizim biraz da çok gezdiğimizden kaynaklanıyor. Ortaokuldan, liseden beri ben gittiğim yerlerde insanlarla sohbet etmeyi severim, insanlarla konuşmayı severim, çok kitap okumayı severim. Zaten benim mezuniyet yıllığımda, arkadaşlar öyle yazmışlar. Tatlıların her çeşidini ve kitap okumayı sever diye… Yani çocukluğumdan beri severim kitap okumayı. Belki okuduğumuz kitapların bize verdiği ufuki bir anlayış, bir düşünce, bir mayalama. Gezdiğimiz dolaştığımız yerlerden edindiğimiz hatıralar, intibalar, keşifler… Bunların hepsini bir araya getirdiğiniz zaman insanlara anlattığımda oluyor, konuştuğumuz konular da oluyor. Ama bunları oturup doğrusu bir kitap yazmak için zaman ayırmıyorum hiçbir zaman. Yani böyle bir şeyi de hiç düşünmedim. Kitap yazabileceğimi de çok düşünmedim. Ama pazar günü geldiğinde o yazı yetişmesi gerektiği için, kendimizi biraz mecbur hissetmenin getirdiği o azimle, o yazıyı yetiştirmek zorundayız. Böyle bir mecburiyet var. “Sizin açınızdan yazarlık nedir?” derseniz; yazarlık bir mecburiyettir diye düşünürüm ben. Mecbur olmadan kolay kolay yazılmıyor çünkü. Ama o mecburiyet size farklı ufuklara taşıyabiliyor. Yeni bilgiler ediniyorsunuz, yeni keşifler ediniyorsunuz ve dolayısıyla artık, bilmediğiniz pek çok konuya bu şekilde ulaşma imkânı buluyorsunuz. Şahsen kendimi yazmadığım yıllara göre, yazdığım yıllarda çok daha bilgiye, çok daha tecrübeye, çok daha keşfe ulaştığımı düşünüyorum. Açıkçası o açıdan da belki bir kitap düşüncesiyle yola çıkmasak bile o yazıların getirdiği bir şeyle hem konuşmuş hem de konuştuklarımızı yazmış oluyoruz dolayısıyla.

 

“YURTDIŞINDAKİ OKULLARIN CEMAATE MAL EDİLMESİ YANLIŞ”

 

— Yurtdışına gidip gezerek gördüğünüz şeyleri yazdığınızdan bahsettiğiniz. Olayı güncelleştirirsek yurtdışı ve yurtiçindeki Türk okulları bir takım medya tarafından cemaat okulları olarak adlandırılıyor ve ruhbanlık okullarıyla kıyaslanıyor. Bu konuda görüşünüz nedir?

 

Bu okullar aslında küresel dünyanın küresel okulları. Bu okulların bir cemaate mal edilmesi, bu okulların misyonerlik okulları gibi algılanması, son derece yanlış. Yani sonuçta bu okullar Moğolistan gibi Budist bir ülkede de eğitim veriyorlar, Kuzey Irak gibi etnik bir bölgede de… Afrika gibi Kara Kıta'da da hizmet veriyorlar. Hıristiyan, Musevi, Budist veya Müslüman pek çok bölgede bu okullar var. Bu okulları cemaat okulları gibi algılamak son derece yanlış bir duygu, düşünce. Ama bu okulların Fethullah Gülen gibi gerçekten Türkiye'de bir zihniyet devrimi gerçekleştiren ve hepimize yepyeni ufuklar açan bir insanın öğretilerinden istifade ettikleri çok doğrudur. Bu da gayet normal bir şeydir. Çünkü İslam dünyası son birkaç asırdan beri aslında ilmi ve fikri alanda büyük bir kriz içerisinde. Dolayısıyla Müslüman bilginleri de ne yazık ki teorik pek çok şeyler söyleseler de insanlığın ve İslam dünyasının bu mevcut krizden çıkması ile ilgili pek çok projeler konuşulsa ve gönderme gelse bile bunların pratiğe döküldüğünü ben şu ana kadar hiç görmedim. Fethullah Gülen'in aslında hem İslam dünyasının yeniden ihyası hem de modern batıyla entegre açısından muhteşem şeyler söylediğini görüyoruz. Bir kere sadece bir batıya düşman olmak veya Avrupa'ya, Amerika'ya düşman olmak, bunlar bir şey ifade etmiyor. Sonuçta sizin ortaya koyduğunuz şeyler, fikirler çok önemli.



         “FETHULLAH GÜLEN YEPYENİ BİR İNSAN MODELİ ORTAYA KOYUYOR”

 

Fethullah Gülen ortaya koyduğu şeylerle yepyeni bir insan modeli ortaya koyuyor. Nasıl bir insan modeli bu; yani ötekine düşman olmayan dininden dolayı, ırkından dolayı, renginden dolayı başkasını dışlamayan, gönlünü ulu ummanlar gibi açan, herkese sevgi duyabilen… Bizim kültürümüzde var olan bir şeyi okullarla, eğitimle, diyalogla, adımlarıyla teoriden pratiğe döken muhteşem bir aktivist olarak karşımıza çıkıyor Fethullah Gülen. Dolayısıyla bu okulların da Gülen'in bu düşüncelerinden etkilendiği doğru ama bu okulları bir cemaat okulu gibi sınırlamak yanlış. Çünkü bu okullar dünya standartlarına göre eğitim veriyorlar. Bu okullarda üç şey hep öne çıkıyor zaten. Bunlardan biri kaliteli bir eğitim, ikincisi oradaki okullarda birlikte yaşam düşüncesi, üçüncüsü de her türlü kötü alışkanlıklardan uzak bir neslin yetişmesi. Bu üç şeye dünyada itiraz edebilecek kimsenin olduğunu düşünmüyorum. Dolayısıyla bu okullar evrensel okullardır. Bütün dünyanın ihtiyacı olan okullardır. Bu okullara Amerika'nın da Avrupa'nın da ihtiyacı vardır, Asya'nın da. Yani bu okullar çok kucaklayıcı, çok bütünleştirici, çok birleştirici okullardır. O açıdan bu okullara bu gözle bakılması daha uygundur diye düşünüyorum.

 

“FEDAKÂR ÖĞRETMENLER MUHTEŞEM ŞEYLER YAPMIŞLAR”

 

— Kitaplarınızda fedakâr öğretmenlerin hikâyelerinin anlatıldığından bahsettiniz. Bu genç insanların benliklerinden bu kadar vazgeçmelerinin sebebi ne?

 

Siz de zaten sorunun içerisinde söylediniz. Bir kere bu öğretmenler fedakâr yani bu işe inanmışlar, bu işe gönüllerini koymuşlar. İnsanın içinde kendine karşı bir sevgi vardır. Bu gayet doğal bir şeydir. İkincisi de insanın diğer insanlara karşı bir sevgisi vardır. Bence bu insanlar kendilerine olan sevgiyle dışarıdaki insanlara olan sevgiyi birleştirmişler ve bütünleştirmişler. Asıl evlilik kalpte başlamış, yürekte başlamış. Her zaman her insana ikinci duygusunu potansiyel olarak var olsa bile bunu harekete geçiremeyebilir. Ama bu öğretmenler bunu harekete geçirmişler. Yani yüreklerinde, kalplerinde bir sevgi evliliği, mayalanma oluşmuş. Gerçekten kendilerine sunulan o maddi imkânlarla oralara gitmek akıl karı değildir. Burada doğrudan doğruya insanlığa duyulan bir sevgi var. Bazen bakıyorsunuz bu öğretmenleri az önce dediğim gibi -30, -40 derecelerde yani Tanrı Dağları'nın tepelerinde, Narin denen bir bölgede bulabiliyorsunuz. Bu inanılacak gibi değil. Aldıkları maaşlar da Türkiye'deki öğretmenlerden fazla değil, eksik. Çok net ifade ediyorum bunu. Oradaki öğretmenlerin aldıkları maaş yurt dışına giden insanların maddi imkânları iyi olur da tercih eder, böyle bir şey yok. Dolayısıyla orada oluşturdukları potansiyele bakıyorsunuz, muhteşem şeyler yapmışlar.

 

“BU ÖĞRETMENLER KENDİLERİ İÇİN YAŞAMIYORLAR”

 

Orada sadece okulculuk da yapmıyorlar esasında. O şehrin sosyal hayatına girmişler. Hani biz buralarda halk evleri açarız ya, halk evleri falan vardır hani… Yani orada Türk kültürü adına neler verebileceklerse pek çok yan kuruluşlar oluşturmuşlar. Pek çok şehirde bu öğretmenler o şehrin tek dinamizmini oluşturmuşlar. Burası çok enteresan. Yani orada korolar kurmuşlar icabında. Yansımasını zaman zaman Türkiye'de görüyoruz. Yani Türkçe Olimpiyatları'nda 110 ülkeden, dünyanın her yerinden çocuklar geliyor ve nasıl bir kültür armonisi içinde olduğumuzu görüyoruz. Bizim mehter marşımızı çalıyorlar, bizim çayda çıramızı oynuyorlar, zeybeğimizi oynuyorlar, bizim türkülerimizi söylüyorlar, bizim hikayelerimizi anlatıyorlar. Oralarda bunlar yaşanıyor. Okulculuk meselesi değil bu. Bu okullarda yetişen çocuklar kendi ülkelerine düşman olmuyorlar. Ülkelerine en faydalı evlatlar olarak yetişiyorlar. İkincisi asla Türkiye düşmanı da olmuyorlar. Yüreklerinde ikinci ülke olarak pek çoğu bunu ifade ediyor. “Benim ikinci vatanım Türkiye” diyor. Dolayısıyla bu muhteşem bir kaynaşmayı beraberinde getiriyor. Bu öğretmenlerin en büyük vasıflarından biri sevgi, ikincisi fedakârlık, üçüncüsü bu öğretmenler kendileri için yaşamıyorlar. Başkaları için yaşamayı prensip edinmişler, yeni bir direnişe inanmışlar, yeni bir neslin yetişmesi gerektiğine inanmışlar, dünyaya böyle bir hizmet vermenin lüzumluluğuna inanmışlar. Zaten inanmayan insanların oraya gitmesi bir işe yaramaz ki. Fayda sağlamaz onlara. Bir insanın en önemli şeyi canıdır, ruhudur. Bunu ortaya koymadan, bunu feda etmeden görev yapılamayacak bölgeler var. Bunu da göze almışlar. Bir insan canını feda etmeyi bile göze alabiliyorsa o çok şey yapabilir, çok şey başarabilir. İşte bu öğretmenler bunu başarmışlar. İcabında Kuzey Irak'ta bir savaş başlamış, yerel halk şehri tek ediyor, Babil'i terk ediyor, Kerkük'ü terk ediyor. Ama bu öğretmenler okullarını terk etmiyorlar. Veliler geliyor sığınakta; “Biz gidiyoruz, siz neden gitmiyorsunuz?” diyor. Sığınakta bu öğretmenlerle birlikte kalıyorlar. Belki çıktıkları zaman geri dönemeyeceklerini düşünüyorlar. Okulu terk etmeyi kendilerine göre vefasızlık sayıyorlar. Bunlar gayet doğal şeyler.

 

“ADEM TATLI VEFAT ETTİĞİNDE MOĞALİSTAN'A GÖMÜLMEK İSTEDİ”

 

Bir eğitim gönüllüsü Adem Tatlı gibi Moğalistan'daki arkadaşımız da “beni vefat ettiğimde buraya gömeceksiniz” diyor. Bu ne demek? Bu o ülkeyi ve o insanları çok özümsediğini gösteriyor esasında. Kabullendiğini gösteriyor. “Ben sizden biriyim” diyor. Zaten bu düşünceler olmasa, bu anlayış olmasa, bu kadar başarılı olunamaz. Bu arkadaşların başarılarının altında bu fedakârlık, bu diğergamlık, bu hasbilik, bir sevgi patlaması diyeceğimiz patlama var ve arkadaşları başarılı kılanlarda bu tür şeylerin olduğunu düşünüyorum. Ama ayrıca şunu da tespit etmekte yarar var. Zaman zaman hikâyelerde geçiyor zaten, bir kere diyelim ki siz gidersiniz, tamam orada okullar da açarsınız bu gayet normal bir şey. Dünyanın her tarafına herkes gidiyor yani sonuçta, ama sevilmezsiniz, sizi kucaklamazlar, sizi bağırlarına basmazlar ve siz orada asla kalıcı olamazsınız. Gidilen yerlerde arkadaşlarımız kalıcı oluyorlar, seviliyorlar… Neden? Çünkü bunlar hakikaten bir değerle oraya gidiyorlar, evrensel değerleri, ahlaki değerleri kazanmış olarak oraya gidiyorlar.  Kimsenin ırzına namusuna göz dikmiyorlar, kimsenin malına mülküne göz dikmiyorlar ve kimseden bir şey istemiyorlar. Hep vermek için oralara gitmişler, almak için değil. Dolayısıyla bu duygularda onları oralarda kalıcı hale getiriyor ve onun içinde gerçekten dolaştığım aşağı yukarı her yerde gördüm ki insanlar bu öğretmenlerin bu davranışlarına o kadar hayret ediyorlar. “Bu çocuklar nerede yetiştiler? Türkiye'de nasıl yetişiyorlar? Nerelerde yetişiyorlar?” diye… Meraklanıyorlar açıkçası. İşin başka bir boyutu, sadece orada ki öğrencilerle kalmıyor, içinde bulunduğumuz kuruma bile iki bin, üç bin insan, veli, akademisyen, gazeteci, yazar o öğretmenler aracılığı ile Türkiye'ye geliyorlar ve Türkiye'yi merak ediyorlar, öğrenmek istiyorlar. Ve böyle de bir gezginler grubu başlıyor karşılıklı. Bu da ayrı bir açılıma vesile oluyor diye düşünüyorum.

 

“HALKIN EKSERİYETİ FETHULLAH GÜLEN'İ SEVİYOR”

 

— Ergenekon gibi bir operasyondan tutun da herhangi bir terör örgütünün ucundan kenarından Fethullah Gülen'e dayandırılmasındaki kastı değerlendirir misiniz? Dünyanın birçok ülkesinde Fethullah Gülen'i anlatan, takdir eden konferanslar yapılarken Türkiye'de bazı kesimlerin Gülen'i yermesini ve bir düşman gibi görmesini neye bağlıyorsunuz?

 

Şimdi o olaya şöyle bakmak lazım; dünyadaki her insanla ilgili, yani bir fikir üretmiş, bir düşüncesi olan ve bu düşünce ve fikirleriyle sadece ülkesini değil, ülkenin sınırlarını aşan dünyada artık konuşulan, dünyanın pek çok bilim alanları üzerinde çalışma yaptığı bir insan üzerinde bu tür şeyler olabilir, bunlar gayet normaldir. Hangi insanın bütün insanlar dostu olabilir? Böyle bir şey yok! Dolayısıyla sizin yaptığınız her işi, yani diyelim ki siz dünyada bütün savaşlar olmasın dediğiniz zaman silah tüccarları size düşman olacaktır. Siz bütün hastalıkları iyileştiren sihirli bir insan olsanız, bu defa da bütün ilaç firmaları size düşman olacaktır. Mutlaka her insanın bir dostu bir de düşmanı vardır. Dolayısıyla siz evrensel barış da deseniz, insanlık barışı da deseniz -ne derseniz deyin- bunun bir alternatifi, bir muhalefeti vardır. Onun için Gülen ile ilgili söylenen şeyler konuşuluyor ve söyleniyor. Bunlar dile getiriliyor ama önemli bir insan hakkında bir şey söylendiği, bir şey konuşulduğu zaman iki şeye bakılır: Bunlardan birincisi, mahkeme. Hukuk onunla ilgili ne diyor? Fethullah Gülen ile ilgili hukuk ne demiştir? İşte geçen yıl Yargıtay Genel Kurul'u oy birliği ile Gülen'in itham edildiği bütün suçlardan vareste olduğu, onlarla bir ilgisinin bulunmadığına dair karar verilmiştir. İkincisi de; Türk entelektüeli ve dünyadaki bütün entelektüeller Gülen'in, insanlığa faydalı ve yararlı düşünceleri olduğunu kabul ediyorlar. Halkın ekseriyeti Fethullah Gülen'i düşünceleri, fikirleri itibariyle seviyor ve kabulleniyor. Üzerinde çalışmalar yapılıyor, onun fikirlerinin ve düşüncelerinin bütün bir insanlığa yararlı olduğunu herkes söylüyor. Dolayısıyla çok azınlık bir grubun da Gülen'le düşman olmaları gayet normal bir şey diye düşünüyorum.

 

— Fethullah Gülen kendisine düşman olanlara kin besliyor mu?

 

Hayır hayır. Fethullah Gülen yüreğinde hiç kimseye karşı kin ve nefret taşımaz, O bilakis insanlığın yüreğindeki kin ve nefretleri söküp almaya çalışan bir insan. Dolayısıyla o başkalarına karşı yani kendi nefsinden başka hiç kimseye bir düşmanlık duyduğunu düşünmüyorum ben. Öyle bir şeyde duymadım.

 

“FETHULLAH GÜLEN GÜNDE 15-20 İLAÇ ALIYOR”

 

— Sağlık durumu nasıl?

 

Epey zamandan beri kendisiyle görüşemedim ama son görüştüğümüzde sağlık durumu normaldi, yani her günkü mutat hastalıklarının dışında olağanüstü bir şey bilmiyorum, duymadım ama zaten Gülen'in mevcut mutat hastalıkları bir hayli onu yıpratıyor ve hırpalıyor. Tahmin ediyorum günde on beş, yirmi ayrı çeşit ilaç kullanıyor ve sürekli bir tedavi altında o mutat tedavileri devam ediyor, mutat hastalıkları da devam ediyor. Olağanüstü bir şey bilmiyorum.

 

…bitti!

_______________________________________________________Son Dakika
Bu habere toplam (37) yorum eklenmiştir.
ABDİ YILMAZ
09 Temmuz 2009 Perşembe 17:54
HASRET
ESKİ ÖĞRENCİNİZ OLARAK SİZE LAYIK OLAMADIĞIMDAN ÇOK MÜTEESSİRİM.ALLAH SİZİ BAŞIMIZDAN EKSİK ETMESİN...
1000naz
10 Haziran 2009 Çarşamba 00:15
21.Yuzyıl Yunusları
Yunus Emrenin MEvlana nın humanizmasını tasıyan daha cok yaralı yurek sarmak icin kosturan bir suur oldugundan dem vuran bir ropor...
Mustafa Yalçın
08 Haziran 2009 Pazartesi 13:54
Harun Tokak'la görüşme isteği
Sayın Harun Hocam,
Sizi ve kitaplarınızı basından takip ediyorum. Beğenerek kitaplarınızı okuyorum.
Müsait olduğunuz yer...
ÜYE GİRİŞİ
RÖPORTAJ
YAZARLAR
VİDEO HABER
ANKET
Terör Örgütü PKK'nın Son Günlerdeki Hain Saldırılarında Bir İstihbarat Zaafiyeti Olduğunu Düşünüyor musunuz?
Evet, Var
Hayır, Yok
Konuşmak İçin Erken
HABER BÜLTENİ