Her şey değişirken değişmeyenler!

Her şey değişirken değişmeyenler!.46153
  • Giriş : 10.10.2008 / 08:00:00

Dünya hızla değişti. Değişmeye de devam ediyor. Biz beğensek de beğenmesek de; istesek de istemesek de değişiyor.

Facebook Twitter
Yazı Boyutu:


Şöyle orta yaşlı bir insan için şaka gibi…

Bundan 20 yıl önce Türk Hava Yolları uçağına binip Finlandiya'ya uçsaydınız, Karadeniz'den sonra sadece Sovyetler Birliği topraklarından geçmiş olacaktınız.

Bugünse, Finlandiya'ya gitmek için Karadeniz'i geçtikten sonra Moldova, Ukrayna, Belarus, Litvanya, Letonya ve Estonya'nın üzerinden uçuyorsunuz.
Gerçekten şaka gibi… ama şakaya gelir yanı yok…

Dünya hızla değişti. Değişmeye de devam ediyor.
Biz beğensek de beğenmesek de; istesek de istemesek de değişiyor…
Küresel finans krizi de bu değişimleri hem yönlendirecek hem hızlandıracak hem muhtemelen kısa ve orta vadede kötü etkileyecek…
Bütün bu hızlı, neredeyse kaos denilebilecek değişime nasıl olur da aynı kalıplarla direnebilirsiniz?

Haziran başında Japonya'da Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile birlikteydik.
Japonya, dünya ekonomisindeki ağırlığına çok zıt bir durumda yaşıyor. BM'de karar verici ana çekirdeğin içinde yer almaya çalışıyor. Üretimi herkes gibi petrol ve doğalgaza bağlı ama petrol ve doğalgaz bölgelerinde onun değil başkalarının borusu ötüyor. Petrol ve doğalgaza bağımlı olduğu Ortadoğu'da; yeni potansiyeller fark ettiği Afrika'da hatta kısmen Kafkaslar'da atif olmak için uğraşıyor.

Bunun için herhalde akla ilk gelecek partner Türkiye'dir.
Türkiye de özellikle ekonomisini ve demokrasisini geliştirmeye çalışıyor.
Demokrasiyi özellikle AB üyelik sürecinde; ekonomisini de dünyanın her yerinde yeni ortaklıklar, işbirlikleriyle ama özellikle devlerle yeni ve daha büyük ortak hamlelerle hızla ilk 10 arasına girmenin peşinde.

Cumhurbaşkanı'nın, 2 bakan yanında kalabalık bir heyet ve özellikle TOBB liderliğinde önemli bir işadamı grubuyla Japonya çıkarması da aslında iki ülkenin çıkarları için tam zamanında yapılmış bir girişim.

Geç başlamış ama Ertuğrul Faciası'yla birbirini daha iyi tanıma imkanı bulmuş ve tarih boyunca her fırsatta karşılıklı dostluk etmiş iki ülke için geç ama iyi bir sayfa açılmak üzere.

Her şey iyi gidiyor

Japon İmparator ve İmparatoriçesi Gül çiftini, kolay yapmadıkları şekilde kapıda karşılayıp, yolcu ederken de uzun Türk konvoyundaki son araç gözden kaybolana kadar yine ayakta, kapıda uğurluyorlar.

Ziyarette Başbakan, Meclis Başkanı gibi en önemli siyasiler; Japon basınıyla çok sayıda görüşme; Toyota, Mitsubishi, Honda, İsuzu, Subaru, Mitsui… gibi dünya devi firmalarla görüşülüyor.

Görüşmeler de tarafların içtenlik ve nezaketleri yanında yukarıda andığım nedenlerle ciddi bir işbirliği hevesiyle sürüyor.
Tam gezinin ortasında Anayasa Mahkemesi türban kararını açıklıyor; Sert bir içerikle toptan ret…
Bu kararın, birkaç aya kadar verilecek bir başka kararla ilişkisi kuruluyor hemen; AK Parti'nin kapatılma davası…
Dahası, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül de davada adı geçenler arasında.
Türban kararına bakınca, kapatmanın da kesinleşeceği; dolayısıyla sadece hükümetsiz, başbakansız değil aynı zamanda Cumhurbaşkanlığı makamı da tartışmalı hale gelmiş bir Türkiye manzarası.

Ve bu manzara Tokyo'dan da böyle görülüyor.
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül her biri birbirinden önemli görüşmelerine devam ediyor ama muhtemelen Japon muhatapları, belki birkaç ay sonra koltuğunda oturmuyor olabilecek ya da çok tartışılan bir Cumhurbaşkanı ile konuşmakta olduklarını ister istemez düşünüyorlar.
Bu ortamda işbirliği için sözler veriliyor; kimi önemli adımlar atılmaya çalışılıyor.

Sonra parti kapatılmıyor; Türkiye büyük bir badire atlatıyor; Başbakan da hükümet de AK Parti de yerinde ve Cumhurbaşkanlığı makamı için tartışmalar sona erdi.
Uzun ve başka bir yazının konusu ama, yeri gelmişken onu da sorayım; Eğer AK Parti kapatılmış olsaydı, şu kimilerinin dillerinden düşürmediği ve belli ki hepimizin, bütün memleketin, milletin zararına, pahasına bile olsa büyük bel bağladığı küresel finans kiriz kapımızı çaldığında ne olacaktı?
O Türkiye nasıl bir Türkiye olacaktı? Başbakan kim, iktidar kim, bakanlar kimler, Türkiye seçim kararı mı almış… akla sığmaz bir kaosla karşılayacaktık küresel finans krizini…
AK Parti'nin kapatılmasını savunanlar, meseleye bir kere de burasından bakıp, karara dua etsinler.

Ve bugün…

Bugün Cumhurbaşkanı Estonya'da.
Buraya Finlandiya'dan geldi.
Ondan önce de Fransa'da olacaktı ama Aktütün Karakolu'na yapılan saldırı nedeniyle gezinin o ayağı iptal edilmişti.
Finlandiya 1995'ten ve Estonya 2004'ten beri Avrupa Birliği üyesi.
Özellikle Finlandiya Avrupa'nın fakir köylüsü konumundan hızla çıkmayı başarmış bir ülke.
İkisi de genelde Türkiye ile ilişkileri iyi; AB'de destekleyen; ticaretimiz de her yıl artan ülkeler.
Cumhurbaşkanı'nın uzun yıllar Dışişleri Bakanlığı, ondan önce Dış İlişkilerle ilgili Devlet Bakanlığı, ondan da önce Avrupa Konseyi Türkiye Delegasyon Heyeti çalışmaları nedeniyle bir çok ülkede olduğu gibi bu iki ülkede de doğal olarak eskiden beri tanıdığı insanlar var ve bu insanların çoğu ya iktidarda ya iktidar adayı ya Meclis Başkanı vesaire…
Türkiye'nin AB üyeliği yanında çok sayıda uluslararası organizasyonlara adaylığı; BM Genel Kurulu Geçici Üyeliği talebi var.
Bu iki ülke bunlar için de ekonomi için de ilişkilerin daha da geliştirilmesi gereken ülkeler.
Ve zaten 17 şehit verilen bir saldırının ardından bir resmi davete icabet edip ziyaretlerde bulunurken, tam da Finlandiya'da 150 yıldır yaşayan, Fin vatandaşı Tatarlar'la buluşup onların isteğini kırmayıp tek tek fotoğraf çektirirken yeni bir hain saldırı haberi bu sefer Diyarbakır'dan geliyor; 5 şehit…

Yıllardır söylenir durur;

Türkiye'nin dışarıda ne kadar itibarlı olduğunu anlamak için yurt dışından bakmak gerek.
Ve Türkiye'nin içeride uğraştığı sorunların nasıl enerjisini, insanını, birikimini, bazen yarınlarını kaybettirdiğini anlamak için kendi iç gündemine gömülüp kalmak gerekir.

Bu yazıdan önce, medyanın ve kimi siyasilerin konuya ne kadar tuhaf ve anlamsız yerlerden yaklaştıklarını yazmıştım. Bu görüşüm hala değişmedi. Hatta artarak sürüyor.
Çünkü, Türkiye'de mesele bu sefer de Hava Kuvvetleri Komutanı'nın saldırı anında ne yaptığına; o anda haberinin olup olmadığına kilitlenmiş durumda.

Bunlarla bu mesele çözülecekse hiçbir diyeceğim yok.
Ama asla böyle çözemeyeceğiz meselelerimizi.

Başbakan saldırının hemen ardından saldırının kardeşliğe, huzura yapıldığını; saldırıya gereken cevabın verileceğini ama kullanılan dile, söylenenlere de dikkat edilmesi gerektiğini vurguladı. Meselenin ekonomik, sosyal, psikolojik, sosyolojik yönleri olduğuna dikkat çekti. Tarihimize, medeniyetimize yakışan bir dil kullanmamızı istedi.

Bu konu üzerine en çok yazan çizen bizler, böyle bir dil üzerine kafa yormadığımız gibi, kafa yoranlara da kulak veriyor muyuz?

Cumhurbaşkanı'nın da uçakta söylediği gibi; “Bu saldırılar demokrasiye karşı. Demokrasiyi daha da güçlendirmek gerek. Bu saldırılar Kuzey Irak'la ve Bağdat'la yeni ilişkilere karşı. Bunları da tarafların güçlendirmesi gerek.”

Cumhurbaşkanı, tampon bölge kurulması önerisini ise konunun uzmanı ve aynı zamanda devletin, hükümetin danışmanı pozisyonundaki komutanların, istihbaratın, emniyetin ve ilgili diplomatların kararına bağlı olduğunu belirterek; “Yarar görürlerse her şeyi yaparız” dedi.
Ancak, özellikle Aktütün saldırısından sonra meseleyi OHAL, karakol binalarının fiziki durumu ve tampon bölge ile sınır ötesi operasyona kilitleyen medyanın görmezden geldiği şeyi bir kere daha hatırlatayım;
Saldırıdan sonra Genelkurmay'da 2. Başkan Orgeneral Hasan Iğsız, tampon bölgenin büyük bir mesele olduğunu; Türkiye'nin böyle bir bölge için asker ve maliyet ayıracak lüksü olup olmadığını sormuştu…

Böyle bir bölgenin kurmaya çalıştığımız ilişkilere zararı; bölgedeki dengeleri ne kadar ve nasıl etkileyeceği tartışmasına girmiyorum bile.
Kuzey Irak bir bataklık olmasın bizim için.
Silaha sarılana silahla en sert karşılık verilecektir ve her zaman veriliyor. Bununla, bu pratik olanla teorik olanı yani yapılması gerekeni ayırmak gerek.
Genelkurmay Başkanlığı'nın medya ve arkasından düşünce kuruluşlarıyla yaptığı başlattığı görüşmeler bile askerin ikisini ayırdığının kanıtı.
Farklı şeyler bulmalı.
Türkiye'nin güvenliğini, istikrarını, bağımsızlığını, gücünü, bölünmezliğini, vatandaşlarının kökenleri ne olursa olsun binlerce yıllık kardeşliğini, kız alıp vermişliğini pekiştirecek yeni şeyler…
Aynı konuda aynı çözümleri, kimileri üstelik defalarca gerçekleştirildiği halde, aynı çözümleri tekrarlamak nasıl bir akıldır, gazeteciliktir, siyasettir… anlamış değilim.

Her şey değişiyor.
Dünya değişiyor.
Türkiye de değişiyor.
Değişmeyen, bu değişimi görmeyenlerin kendisi de değil.
Onlar da değişiyor.
Değişmeyen tek şey basmakalıp tekrarlar.
Kendisinin bile değiştiğini fark etmeyenlerin tekrarları…

NOT-1:

Yazının girişindeki ülkelerin bağımsızlık tarihleri ve bazılarının AB'ye üyelik tarihi şöyle;
Moldova: 27 Ağustos 1991
Ukrayna: 8 Aralık 1991
Belarus: 8 Aralık 1991
Litvanya: 11 Mart 1990-2004'te AB ve NATO'da
Letonya: 21 Ağustos 1991-2004'te AB
Estonya: 31 Ağustos 1994'te kesin olarak bağımsızlığını kazandı. 2004'ten beri AB ve NATO üyesi.

NOT-2:

Finlandiya vatandaşı olan Tatarlar, bu topraklara 1860'larda göç etmeye başlamışlar,yani 150 yıla yakındır burada yaşıyor Kazan Tatarları. Sayıları 800'ün ancak biraz üzerinde. Başka ırk ve dinlerle evlenmeye katı kurallarla karşı çıktıkları; evlenenleri kısmen dışladıkları için kültürel olarak erimemişler ama sayısal olarak eriyorlar. Son zamanlarda Türkiye Türkleri yanında yabancılarla da evlenme biraz artmış.1. ve 2. Dünya Savaşları'nda Fin ordusunda birlikte çarpışıp 10 şehit vermiş, 30'u da gazi olmuş.Tekstil ve kürk ticareti ile uğraşan; varlıklı bu insanlarımızın konuştuğu dil bizim bugün kullandığımız Türkçe'ye çok yakın.Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'e büyük ilgi gösterdiler ve Cumhurbaşkanı ve eşi de çoğu yaşlı bu insanlarla her masada ayrı ayrı fotoğraf çektirdi.

HABER7

Facebook Twitter Yahoo Google Linkedin Stumbleupon Delicious

*

*


*