Herkes yoğurdunu yesiin!

  • Giriş : 08.05.2006 / 00:00:00

Kavramın tarifini, Prof. Dr. Mustafa Erdoğan’ın Anayasal Demokrasi isimli kitabının “küçük sözlük” bölümünden iktibas ediyorum;

Facebook Twitter
Yazı Boyutu:


Yargı denetiminde, özellikle de yasaların anayasaya uygunluğunu denetlerken, yargı organlarının teknik hukuki mülahazaların önüne geçerek yasama organının politik tercihlerini etkisiz kılmaya istekli olması durumu. Yargının “hukukun ne olduğunu” söylemekle yetinmeyip hukuku belirlemeye (yaratmaya) ve politikaya karışmaya kalkışması. Yargının kendi kendini sınırlamasının (judicial self-restraint) zıddı.

Sizin yorumunuzu bilemem, bana göre Sayın Erdoğan, Türkiye’de örneğini asla görmediğimiz, tamamen teorik ve fantastik bir durumu tasvir ediyor. Ülkemiz hamdolsun taş gibi bir hukuk devletidir; az önce açıp anayasanın 2. maddesini yeniden okudum ve bütün şüphelerim zail oldu. Bizde böyle şeyler olmaz. Olsaydı anayasamızın bir yerinde mutlaka yazardı. Derdi ki mesela, “Türkiye bir hâkim devletidir; Türkiye’de yasama ve yürütme uzuvları genellikle serbest seçimler sonucunda görevlendirilen kurullardan oluştuğu ve bu kurullar da ‘bizi millet seçti, istediğimizi yaparız’ şeklinde davranmaya yatkın bulundukları için bu gibi yasama ve yürütme kararlarının kesinleşmeden önce bağımsız yargıçların denetiminden geçmesi elzemdir. Hakimler beğenmezlerse kararın uygulanmasını diledikleri biçimde değiştirebilirler.”

Hayır, öyle bir kayıt yok anayasamızda. Türkiye’de “Hakim Devleti” uygulaması var diyenin iyi niyetinden şüphe edilir; müsterih olalım, herkes yoğurdunu yesin, işine gücüne baksın!

Efendim? Ne yani, yeni kurulacak üniversitelerin rektörünü hükümet mi seçecek? Olur mu öyle şey yahu? Ne kadar taşralı, kasabalı partili varsa doldururlar üniversiteye. Üniversiteleri parti ocağı haline getirirler, imamları, imam-hatiplileri, yeşil sermayecileri öğretim üyesi yaparlar. Derslerde halka kurdurup zikir çektirirler. Bununla da yetinmeyip Darwinciliği lânetler, biyoloji derslerinde akıllı tasarım teorisini okuturlar; hilâfeti övüp İstiklâl Harbi’ni karalar bunlar.

Anlıyorum, daha önce yanlışlıkla böyle bir uygulama yapılmış olabilir; hakemler de hata yapıyor. Münferit bir hadisedir. Bana, “hükümetler kuruluş safhasında kurucu rektör atayabilirler” dedirtemezsiniz. Atayamazlar, atamamalılar! Hatta parlamento Cumhurbaşkanını seçmemeli, bu da çok sakıncalı bir durum. Devlet başkanını aklı başında, devlet tecrübesi olan, Cumhuriyetimizin “ehl-i hall ü akd”i sayabileceğimiz zevat oturur kendi aralarında seçip biat ederler, iş biter. Netekim bakınız Nev’i üstâdımız bu hususta diyor ki,

“Hall ü akd-i mülk ü millet dürr-i dendânındadır

Dillerin cem’iyyeti zülf-i perîşânındadır”

Mânâsını bilenler bilmeyenlere anlatsın deyip geçmek var ama haydi izah edelim; diyor ki, “Cumhuriyet öyle çoluğa çocuğa, bir ilham ile parti kurup altı ay sonra iktidara gelen seçilmişlere filan bırakılacak emânetlerden değildir; onu seçkinler kurar ve yaşatırlar”. Aslında tam da öyle demiyor ama öyle demeye getiriyor; şairler böyledir bilirsiniz, Nietzsche’nin buyurduğu gibi suyu kasd-i mahsus ile bulanıklaştırırlar ki dibi derin görünsün!

Meseleye dönelim; Türkiye’de “Hakim devleti” veya müdahaleci yargı kavrayışının bulunmadığını isbat etmiş bulunuyoruz (olsaydı Anayasada yazardı) ama “yargı denetimi” vardır ve bunu isbata hacet görmüyorum (çünkü Anayasada yazıyor). O halde hükümet Köşk’ten veya yüksek yargıdan döneceğini bile bile kanun yapmak inadından vazgeçmeli, ülkeyi lüzumsuz yere germemek için mevcut bakanları derhal azledip (Cumhurbaşkanı bu görevi zevkle yerine getirir eminim) kabinenin yarısını YÖK’ten, yarısını da yüksek yargı üyelerinden seçmek üzere Cumhurbaşkanını yetkilendiren Anayasa değişikliğini derhal Meclis’e sunmalıdır.

Nasıl akıllar ama bendeki bu akıllar?

Facebook Twitter Yahoo Google Linkedin Stumbleupon Delicious