Hızır ile Hınzır arasındaki duvar

Hızır ile Hınzır arasındaki duvar.17362
  • Giriş : 24.01.2009 / 10:28:00

Gerek üslüp, gerekse de tematik olarak ilk iki kitap ile örtüşen yanları çok fazla olmakla beraber, söyleyişdeki derinlik ve şaşırtıcılık bu şiirlerde daha derinden hissediliyor.

Facebook Twitter
Yazı Boyutu:


Okuyucunun Dergâh, Kayıtlar, Endülüs, Edebiyat Ortamı, Kırklar, Hece gibi dergilerden aşina olduğu Ali Emre "Kıyamet Mevsimleri (1998)" ve "Milyon Sesli Mızıka (2001)" isimli kitaplarından sonra Hece Yayınları tarafından yayımlanan "Onarılmış Yas Bitiği" isimli 3. şiir kitabı ile tekrar okurunun karşısına çıktı.

Hikmet ve ahenk dengesinin sürekli yer değiştirdiği, çoğu kere dengenin tutturulamadığı, Hızır ile hınzırın birbiriyle karıştırıldığı modern hayat içinde şiir ile meşguliyet bir duvar ustasının taşlarla olan ilişkisine benziyor. Ustanın eline aldığı her taş uzun bir yolculuk olan duvarda bir ses buluyor. İşin sonunda taşın üstüne taş koymak da var, koyulan taş ile duvarı yıkmak yada duvarın altında kalmak da. Ali Emre tıpkı Hüseyin Akın gibi her kitabı ile şiir duvarının üstüne, o duvarı destekleyen, geliştiren, zenginleştiren yeni bir taş daha koyuyor.

Emre "Kıyamet Mevsimleri" isimli kitabında kısmen ağdalı, çok imgeli, bol sıfat ve isim tamlamalı, okucusunu yoran bir dil kullanmıştı. Bu haliyle Cahit Zarifoğlu'nu hatırlatıyordu. "Milyon Sesli Mızıka'da imgelerin yavaş yavaş çözüldüğü, suyun durulmaya, taşların yerine oturmaya başladığını imleyen bir dil ile seslendi.

"Onarılmış Yas Bitiği" ise hikmet ve ahengin birbirine yaklaştığı, özün biçimi belirlediği bir biçemi hatırlatıyor. Bu haliyle, suyun büyük oranda durulduğu, taşların yerinin sabitlendiği "ustalık döneminin" ip uçlarını veriyor.

Epik seslerden neolirik'e, oradan ironiye

Ali Emre'nin her üç kitabı da tematik olarak 90 sonrası kuşağın şairlerinin temel temaları ile benzerlik gösteriyor. Mısralarda, kentin tek düzeleştiren baskın havası, okul ile kent arasında sıkışan çocuklar, kendilerini afişlerde ve vitrinlerde kaybeden kadınlar, çocukları ile patronu ve kocası arasında kaybolan anneler, küçük cinayetler terleyen hafız teyzeler, kaynananın sağ kolu eltiler, kurulu düzenin sol kolu elitler, kentin sokaklarında soğuk bir haberci gibi dolaşan ölüm, bütün bunlardan gelen vahşi havayı ehlileştirerek hayatı çekilebilir kılan camiler ve mezarlıklar kol geziyor.

Emre'nin ilk şiirlerinde epik sesler hakimken, zamanla, yer yer neoepik ve neolirik sese, oradan da ironiye doğru ilerleyen bir ses hakim oluyor. Keza başlangıçta düşünce duyguyu şekillendirmeye çalışırken, daha sonraki şiirlerde yavaş yavaş duygunun düşünceyi şekillendirdiği, duyguya dönüşmüş bir düşüncenin mısralara sindiğini görülüyor. Yine ilk şiirlerde nispeten öfke ve nefret ağır basarken, sonraki şiirlerde hoşgörü ve hazza doğru bir yol alındığını fark ediliyor.

"Onarılmış Yas Bitiği", "İki Dağın Öpüşmesi Gibi" ve "Elif Dediğimde Çarşı" isimli iki bölümden oluşuyor. Kitabın gerek üslüp, gerekse de tematik olarak ilk iki kitap ile örtüşen yanları çok fazla olmakla beraber, söyleyişdeki derinlik ve şaşırtıcılık bu şiirlerde daha derinden hissediliyor. Yer yer epik, yer yer lirik ve ironik, gözleme ve eğretilemelere dayalı, ritim ve sesi yadsımayan, yıkıcı ve devrimci olmaktan ziyade

yapıcı ve onarıcı, keskin bakış ve nükteyi gözeten, zaman zaman düzyazıya yaklaşan, bol atıflı şiir zeminine sahip.

Şair yine hayat ile ölüm arasında gidip geliyor. Korkuyor; boş bulunup ölmekten. Yine de seviyor ölümü. Çünkü "herşey bitti" dediğimiz anda ölümden başka kimdir bize kucak açan? Kimdir herşeyimizi kaybettiğimizde bize kendini veren? Kimdir hiç bir tesellinin bize fayda vermediği yerde bize nasihat veren? Rilke gibi vatansız (haymatlos), Borges gibi ülkesiz olsak da, nasıl inananabiliriz ölümden öte bir köy olduğuna?: "Davul tozu ve minare gölgesi içinde yaşamak / Benzer mi hiç kalbi kar kaldırmayanın endişesine / Bu yüzden ölüm korkusuyla avutuyorum gönlümü / Bu yüzden, sazlığı özleyen ney gibi evime dönüp / Anamın saçında beyaz bulmaca oynuyorum / İnsan her yerde doğar fakat vatan gerek ölmeye." Şair lezzetleri acılaştıran ölümü çok zikretse de, ölümün güzel yüzünü görmüş olmanın hazzıyla "ölürken bile ağzımızın tadı bozulmasın" ister.

Ah dostum, satılmış medya işte, bilemediler kıymetini

Emre'nin şiirinde, anneler çocuk, çocuklar dadıdır. Anneleri çocuklar giydirir. Anneleri çocuklar emzirir. Her anında başka bir çoşkuyu ve yeniliği hatırlatarak annesini ölümle onarır gürbüz bebekler. Ama "Hızır suretinde hınzır gülücükler" savuran üveybabalar da vardır hayatta. Onlar ki "badem dalına" asarlar bebeleri. Emre bu ağrıyla gider mezarlara. Ve "bıraktım o kırık, yaprak gibi titreyen sesimi / mezarında dönerken / dünyanın üstünü açan çocuğun yanı başına" der.

Emre, şiirinde Rimbaud'nun gemisine, Ali'nin terkisine biner; kıtalar dolaşır. Bir çok konağa uğrar. Şiirini geniş bir atıf dünyası üzerine kurar. "Dünyanın en güzel arabistanı" Turgut Uyar'a uğrar. Oradan Şeyh Galib'e ve Şuayb'a. Sonra ulu bir şehre varır. Orada "Ne Lili vardı(r) henüz, ne yeşil sarıklı ulu hocalar" ne de Sezai Karakoç. O şehirdeki meseller "Ne Gazali, ne Battal Gazi, ne de Ziya Osman" ile biter. O şehirdekiler "Nedim'i eşcinselliği ile bilir, patrona halili gazetede editör". O şehir Nef'i'den, İdris Nebi'den, "Kumaştan Çalan Terzi"ye İdris Nebi gibi kızan Hüseyin Akın'dan sorulmaz. O şehir Emin Çölaşan'dan, Ertuğrul Özkök'ten ve Bekir Coşkun'dan sorulur. Emre onlara Emin Çölaşan'ın şahsında şöyle seslenir: "kesip saklardım bütün yazılarını, kupon biriktirir gibi / ah dostum, satılmış medya işte, bilemediler kıymetini / tırstı ertuğrul faciasından bak tuzsuz deli bekir bile / beklerim ara sıra uğra yanıma, tedavi görüyorum şimdi"

Zeyl: Ali Emre şiir duvarının üzerine taş koymaya devam ediyor. Duvar gün geçtikçe sağlamlaşıyor. "Onarılmış Yas Bitiği" isimli kitabı bu duvarın daha da güçleneceğini imleyen şiirlere yardım ve yataklık ediyor. Umulur ki bu duvar yeşillenir de Hızır ile hınzır birbirinden tamamen ayrılır.

Facebook Twitter Yahoo Google Linkedin Stumbleupon Delicious

*

*


*