Hortlayan terör neyin bedeli?

Hortlayan terör neyin bedeli?.16200
  • Giriş : 27.10.2007 / 21:39:00
  • Güncelleme : 27.10.2007 / 22:00:12

Terör örgütü PKK'nın yeniden eylemlere girişmesinin sebebi ne olabilir?

Facebook Twitter
Yazı Boyutu:


Başbakan Erdoğan’ın, daha önce sınır ötesi operasyona kararlı bir şekilde karşı çıktığı halde tezkereyi Meclis’e sevketmesinde sadece Şırnak’taki 13 askerin şehit olması mı etkili oldu? PKK terörünün yeniden hortlamasının sebepleri neler?

Amerikalı yetkililer, yakalanmasından birkaç ay sonra Saddam Hüseyin’e şu soruyu yöneltirler: “Serbest kalsan ne kadar sürede Irak’ta yeniden kontrolü sağlarsın?” Saddam’ın cevabı şöyle olur: “Bir saat on dakikada. Bir saatte sarayıma gider, duşumu alırım. On dakikada da yeniden duruma hâkim olurum.” Bu hikâyeyi anlatan kişi, Amerikan New York Times gazetesinin etkili köşe yazarı Thomas Friedman. Saddam Hüseyin’in bu sözlerinde ne kadar gerçeklik payı olduğunu şu anda Irak’ın kuzeyini yöneten Iraklı bir Kürt yetkili Friedman’a şöyle anlatmış: “Eğer birlik içinde bir Irak istiyorsanız, o zaman kesinlikle Saddam’ı devirmemeniz gerekirdi. Irak’ı birlik içinde tutacak tek güç oydu. Bunu sizin sağlamanız ihtimali sıfır. Ancak ne kadar askeriniz varsa hepsini getirip tek tek kasabalarına kadar Irak şehirlerine yığarsanız o zaman birliği sağlayabilirsiniz.”

Friedman, geçtiğimiz Ağustos ayı sonunda Kuzey Irak’ın Süleymaniye ve Erbil şehirlerindeydi. Yazar, Kuzey Irak’ta karşılaştığı manzarayı köşesine şöyle yansıttı: “Bağdat başta olmak üzere Irak’ın Sünni ve Şii bölgeleri ne kadar kaos içindeyse, 4 milyon Kürt’ün yaşadığı bölge o kadar istikrar içinde. Burada bir tek Amerikan askeri bile ölmüyor. Çünkü burada yeşermekte olan bir demokrasi ve serbest pazar ekonomisi var. Süleymaniye’de bir Amerikan üniversitesi bile açıldı. Bu üniversitenin birer kampüsü de Bağdat ve Basra’da olacak. Başkan Bush’un Teksaslı arkadaşı bir petrolcü, burada petrol işi yapmak için anlaşma yaptı. Irak’taki bataktan kurtulmak istiyorsak, Kürdistan modelini uygulamalıyız.”

Ne var ki bu model ne kadar Amerika’nın işine geliyorsa, yıllardan beri PKK’nın burayı üs olarak kullanmasından dolayı o düzeyde de Türkiye’nin başını ağrıtıyor. Son olarak Şırnak’ta Gabar Dağı’nda 13 askerimizin şehit olması bardağı taşıran son damla oldu ve TBMM Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Kuzey Irak’a girmesi için gerekli olan tezkereyi muhalefet partilerinin de desteğiyle geçtiğimiz çarşamba günü rekor seviyede bir oyla onayladı.

Tam da 22 Temmuz seçimleri sağlıklı bir şekilde yapıldı, cumhurbaşkanlığı seçimi krizsiz bir şekilde atlatıldı ve Türkiye artık rahatladı derken, terördeki bu yeni tırmanışla birlikte yeniden sarsıldık. 22 Temmuz seçimleri öncesinde, “Terör Türkiye’de seçimlerde çıkacak tabloyu etkilemek için tırmandırılıyor.” senaryosu hayli revaçtaydı. Ama şimdi yine aynı kıskacın içindeyiz. Üstelik Amerikan Temsilciler Meclisi’nin Dış İlişkiler Komitesi’nde Ermeni Soykırım Tasarısı’nın kabul edilmesi, “Türkiye kıskaca mı alınıyor?” kuşkusunu taşıyanların bu düşüncesini daha da pekiştirdi.

Sahi neler oluyor? Amerika eğer muhtemel bir İran operasyonunda Türkiye’nin desteğine ihtiyaç duyacaksa, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt’ın deyimiyle, Ermeni karar tasarısı ile neden kendini ayaklarından vuruyor? Belki de ikinci kritik soru şu: Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, daha önce sınır ötesi operasyon talebi Genelkurmay tarafından defalarca dile getirilmiş olmasına rağmen, “Önce içerideki teröristleri temizleyelim” diyerek karşı çıktığı halde neden bu sefer tezkereyi çok hızlı bir şekilde Meclis’e sevk etti? Bunun sebebi sadece Gabar Dağı’ndan gelen 13 şehit haberinin toplumda yol açtığı infialin önüne geçmek miydi? Ve üçüncü soru: Yoksa bütün bu gelişmeler aslında Ortadoğu’da sahnelenen küresel bir güç savaşının su yüzüne çıkan yansımaları mı?

Bu sorulara sağlıklı bir cevap verebilmek için Temmuz ayına dönelim. Bütün dünyada dikkatle izlenen Amerikan dış politika dergisi Foreign Affairs’in Temmuz-Ağustos 2007 sayısında, “Türkiye Ortadoğu’yu yeniden keşfediyor” başlığı ile bir makale yayımlandı. Makalenin yazarı bir Amerikan düşünce kuruluşu olan Rand Corporation’dan F. Stephen Larrabee. 12 sayfalık makalesinde Türkiye’nin son birkaç yılda Ortadoğu’da çok önemli bir aktör haline geldiğini belirten Larrabee, “Elbette bu, Türkiye’nin Batı’ya sırtını döndüğü anlamına gelmiyor; ama Türkiye, İran ve Suriye gibi ülkelerle yakın bağlar kuruyor.” diyor. Makale yazarına göre Türkiye’yi şu anda yöneten kadrolar, daha önceki dönemlerde Türk dış politikasını şekillendiren Batı yanlısı elitlerin yerini almış durumda ve bu ekip, Türkiye’nin Osmanlı’ya dayanan geçmişine daha pozitif bir bakış açısına sahip. Osmanlı denince doğal olarak akla, neredeyse günümüzün bütün Ortadoğu ülkelerini yönetmiş olan bir devlet geliyor.

Larrabee, önemli bir noktaya daha işaret ediyor. O da Türkiye’nin AK Parti iktidarı ile birlikte bölgede Amerika ve İsrail’den bağımsız bazı politikalar geliştirmesi. Örneğin diyor Larrabee, Türkiye 2007 Şubatında Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı’nın İran’da yeni petrol ve doğalgaz aramaları yapması için İran ile anlaştığı gibi, Türkmenistan gazının İran üzerinden Türkiye’ye taşınması için de İran’la anlaştı. “Oysa, ABD İran’ı devre dışı bırakıp bu gazı Hazar Denizi üzerinden dünya pazarlarına taşımak istiyor. Bu durumda Türkiye’nin anlaştığı İran rotası Türkiye ile Amerika arasında yeni bir sorun demektir.” diyor Larrabee.

Dört yıl öncesine kadar bir Suriye cumhurbaşkanının Türkiye’yi ziyaret etmesi herhalde pek ihtimal verilecek bir şey değildi. Çünkü Suriye 1984’ten 1998 sonuna kadar 15 yıl boyunca PKK lideri Abdullah Öcalan’a ev sahipliği yaptı. Oysa, aynı Suriye 1998 sonunda Abdullah Öcalan’ı ülkesinden çıkardığı gibi, babası Hafız Esad ölünce yerine geçen Beşşar Esad, Suriye’nin bağımsızlığını elde ettiği 1946’dan bu yana Türkiye’yi ziyaret eden ilk devlet başkanı oldu. İlginç bir rastlantıyla Beşşar Esad, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin sınır ötesi operasyon tezkeresini kabul ettiği 17 Ekim 2007 günü yine Ankara’daydı ve iki gün sonra İstanbul’da 100 işadamına hitaben yaptığı konuşmada; “Bir askeriniz öldüğünde biz bir kayıp vermişiz kadar üzülüyorum.” dedi. Bu sözleri Türk işadamlarınca uzun süre ayakta alkışlandı.

Stephen Larrabee, “ABD makamları, 2005 baharında Türkiye Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’i Suriye’ye ziyaret yapmaması için ikna etmekte başarısız oldular.” hatırlatmasını da yapıyor. Başbakan Erdoğan’ın da desteklediği bu ziyaret, Türkiye’nin bağımsız olarak hareket etmesinin bir göstergesi olarak Washington’da kaygıyla karşılanmış.

Yazarın dikkat çektiği bir diğer konu, Türkiye’nin İsrail politikasında da yaşanan kayda değer değişiklikler. Bu değişikliği Larrabee, Filistin yanlısı aktif bir politika izlenmesi olarak açıklıyor. Türkiye’nin ABD ve İsrail’e danışma gereği duymadan HAMAS lideri Halid Meşal’i Ankara’ya davet etmesini buna örnek gösteriyor. İsrail’in Lübnan’da Hizbullah ile giriştiği savaştan sonra Türkiye, Lübnan’a barış gücü kapsamında asker göndermesiyle bölgedeki Arap ülkelerine sıcak bir mesaj verdiği gibi, Suudi Arabistan Kralı Abdullah’ın 2006 yılı Ağustos ayında Türkiye’ye yaptığı ziyareti hatırlatıyor yazar. Öte yandan Mısır Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek’in bu yılın Mart ayında yaptığı ziyarette Mısır ile Türkiye, yeni bir stratejik diyalog ve enerji ile bölgesel güvenlik konularında işbirliği üzerinde yoğunlaşma kararı aldılar.” diyor.

Yazar, Türkiye’nin Ortadoğu’daki bu yeni aktivitesinin, Soğuk Savaş sonrasında Türk dış politikasında yaşanan aşamalı bir farklılık olduğunu belirterek, “Türkiye Osmanlı döneminde dominant güç olduğu bu bölgeyi yeniden keşfediyor.” vurgusunu yapıyor. “Amerikalı politika yapıcılar, Türkiye’nin bu yeni bağımsız ve atak dış politikasıyla bir şekilde baş etmek zorunda.” diyen Larrabee, Türkiye’nin, Irak savaşı öncesinde ABD’den gelen isteklere hayır demesini ve muhtemel bir İran operasyonu konusunda gelecek taleplere bakışını, kendisinin bölgedeki menfaatlerine göre belirlediğini aktarıyor.

Peki Türkiye ile ABD bu yeni dönemde müttefiklik ilişkisini nasıl yürütecek? Larrabee’nin cevabı şöyle: “ABD, Iraklılara PKK kamplarını kapatmaları ve PKK liderlerini Türkiye’ye teslim etmeleri için baskı yapmalı. Bu kişiler Kuzey Irak’ta serbestçe dolaştıkları gibi Irak otoritelerinin kontrolündeki televizyonlara bile çıkabiliyorlar. Zaman hızla ilerliyor. ABD bu sorunları çözmek için hızla inisiyatif almazsa, bölgede istikrarı sağlamak için önemli bir fırsatı kaçırmış olacak ve bu durum kendi güvenliği için hayatî bir konu haline gelecek.”

Ne var ki, uluslararası politikada işler çoğu defa Larrabee gibi dış politika analistlerinin umduğu biçimde sonuçlanmıyor. En azından şimdilik gerek PKK konusunda gerekse Ermeni karar tasarısı ve muhtemel İran operasyonu konularında ABD ile Türkiye arasında somut mutabakatlar sağlanabilmiş değil. O yüzden Aksiyon’a konuşan bir stratejist, “Ermeni karar tasarısı ve Meclis’in tezkereyi kabul etmesi, tarafların birbirlerine verdiği karşılıklı mesajlar.” diyor. Biraz açarsak Türkiye ABD’ye “Karar Kongre’den geçerse Kuzey Irak’a girerim.” mesajı vermiş oluyor, ABD ise, “Bölgede benden bağımsız çok fazla adım atarsan iyi olmaz.” Sinyali göndermiş oluyor.

Türkiye’de terörün son günlerde yeniden tırmanmasına da bu uluslararası politika oyunu bakımından bir yaklaşım getirmek mümkün. Bazı yorumcuların deyimiyle, Türkiye Kuzey Irak bataklığına çekilmek isteniyor olabilir. Ama öte yandan Türkiye, 2008’deki muhtemel bir İran operasyonundan sonra Kuzey Irak’ta bir oldubitti ile karşılaşmamak için bölgeye girip “Burada benden izinsiz bir şekillenmeye izin vermem.” mesajı veriyor olabilir.

Aslında ne PKK terörünün bu şekilde yeniden tırmanmasının tek bir sebebi var, ne de ABD’deki Ermeni karar tasarısı ve TBMM’nin kabul ettiği tezkerenin. Örneğin, ABD’de Ermeni karar tasarısının Amerikan kongresinde kabul edilmesi için çaba harcayanların başında bazı hukuk büroları geliyor. Onların ABD’deki tasarı destekçisi Ermenilere söyledikleri şey şu: “Soykırım tasarısı geçerse Türkiye’den 100 milyar dolar tazminat alırız.” İlginç olan bu büroların çoğunlukla “Neo-Conlar” denilen ve Irak savaşı konusunda Türkiye’den yeterince destek alamadıklarını düşünen çevrelerin elinde olması.

Bu gibi konuların ülkeler arasındaki dış politika çatışmalarında giderek birer unsur haline geldiği bilinen bir gerçek. PKK terörünün 1984’ten beri bitmemesinin temelinde Türkiye’nin kendi içinden kaynaklanan bazı sorunlar etkili olsa bile, dış sebeplerin de çok etkili olduğu bir başka gerçek. Nitekim Abdullah Öcalan 1999 Haziran ayında İmralı’da yapılan duruşmalarında ilişkide olduğu ülkeleri sayarken, Avrupa Birliği üyesi ülkelerin neredeyse tamamının adını vermişti. PKK’lılara hep Türkiye’nin komşuları yataklık yaptı, ama ne zaman ki Türkiye dişini gösterdi, bu destek ortadan kayboldu.

Uluslararası Kriz Grubu (ICG) Başkanı Gareth Evans, “Enerji nakil hatları geçtikleri ülkelere her zaman barış ve istikrar getirmeyebilir; bazen terör ve istikrarsızlığa da zemin hazırlayabilir.” diyerek PKK eylemlerine ilişkin ilginç bir değerlendirme yapıyordu. Evans, 11 Aralık 2006 tarihli Aksiyon dergisinde yayımlanan değerlendirmesinde, Türkiye’nin içinde bulunduğu coğrafya nedeniyle son derece stratejik bir konuma sahip olduğunu vurgularken, bu durumun çatışma ve mücadeleleri de beraberinde getirdiğine dikkat çekiyordu. Evans’e göre Türkiye’nin enerji koridoru olma hülyasının önündeki en büyük risk PKK: “Terör örgütünün stratejik önemi haiz enerji hatlarını hedef alan saldırılarının sadece ülke ekonomisini felce uğratmak maksadını değil aynı zamanda uluslararası bazı mesajlar taşıdığını söylemek sanırım çok da iddialı bir ifade olmayacaktır.”

Türkiye’nin Ortadoğu’yu keşfi olarak nitelenen olguya yeniden dönersek… İngiliz The Guardian gazetesi, 26 Ocak 2007 günü yayımladığı haberde şöyle diyordu: İsrail’in Herzilya kentinde bir araya gelen üst düzey savunma ve istihbarat analistleri, İran ve Türkiye’nin Ortadoğu’da yükselen süper güçler haline geldiğini konuştular. Toplantının katılımcılarına göre Ortadoğu’nun geleneksel yapısı artık değişiyor. Çünkü eskiden İsrail’in karşılıklı anlaşma yaptığı Mısır ve Ürdün bölgede daha belirleyici iken şimdi onların yerini Türkiye ve İran aldı.”

Türkiye 1990’larda İsrail ile ciddi bir işbirliğine gitti. Türkiye’nin Tel Aviv-Washington çizgisinde kalmasını sağlayan olgulardan biri terördü. Kuzey Irak’ta ortaya çıkan fiili Kürt devleti ve bu bölgede palazlanan PKK terörü Türkiye’yi İsrail ile daha yakın ilişkiler kurmaya iten en önemli faktördü. ABD’nin Ortadoğu’daki stratejik ortağı olan İsrail ile iyi ilişkiler kuran Türkiye, diğer taraftan ABD’nin desteğini almış gibi gözüken Kürt devleti dayatmasına direnç göstermeye çalışıyordu. Bazı yorumculara göre ABD için Türkiye ve İsrail ile birlikte yeni Kürt devleti Ortadoğu’da üçlü bir sacayağı oluşması açısından önemliydi. Ne var ki Kürt devleti Türkiye’nin kırmızı çizgisiydi.

Bütün bu bilgiler ve anlatımlardan çıkan sonuç şu: Türkiye bölgede sözü dinlenen bir güç olmak istiyor. Ancak bu isteğin şiddeti arttıkça, karşı ataklarla karşı karşıya kalıyor. New York Times köşe yazarı Friedman, Lübnanlı tarihçi Kemal Salibi’nin “Büyük güçler, asla küçük kabile politikalarına bulaşmamalıdır.” sözünü hatırlatarak, “ABD’nin şu anda Irak’ta başarısız olmasının sebebi Sünni ve Şii kabileler arasındaki bu çatışmaların arasında kalmasıdır. Onları kendileri ile baş başa bırakalım. Amerikan askerleri öleceğine onlar birbirlerini öldürsünler. En sonunda birlikte yaşamak için kendileri bir çözüm bulmak zorunda kalırlar.” diyor.

Ama tarihte Ortadoğu hiç bu şekilde kendisi ile baş başa bırakılmadı. Irak ve Ürdün gibi günümüzün ülkeleri, birer Osmanlı kasabası iken işte bu kabile politikaları ile adeta cetvelle devlet haline getirildiler. O günden beri de Ortadoğu’da bir türlü denge sağlanamadı. Türkiye’nin bölgeye dönüşü, belki de bu dengenin habercisi. Terörün yeniden azması, belki de Türkiye’nin Irak batağına girmesi gibi maliyetler olsa da sadece Türkiye’yi yöneten şu andaki siyasi kadronun değil, bürokratik kademelerin de artık, “Oyunun içinde değilsen dışlanırsın.” noktasında oldukları görülüyor. Süleyman Demirel gibi, aktif dış politika isteyen Turgut Özal’ın zıddı olarak kabul edilen bir politikacı bile “Türkiye Musul’u nasıl verdi? 100 milyon ton petrol, yılda 20 milyar dolar.” diyor. Sadece Musul örneği bile Türkiye’nin geçmişte Ortadoğu denkleminden ne kadar ucuz bir şekilde çıktığını gösteriyor. Musul’un bu şekilde bir devlet bilinci haline gelmiş olması, Irak’ın işgalinden sonra Kerkük’te ortaya çıkan gelişmelere karşı Türkiye’nin ortaya koyduğu kararlı tutumun perde arkasını oluşturuyor.

Elbette TSK’nın Irak’a bir operasyon yapması, PKK terörünü hemen kökünden halletmiş olmaz. Bazı yorumcuların, “Türkiye Irak batağına sürüklenmek isteniyor. Bu oyunun birkaç yıllık geçmişi var. Amerika’nın İran’a saldırmasını isteyenlerle Türkiye’nin Kuzey Irak’a girmesini isteyenler aynı.” sözlerinde haklılık payı da var. Benzer tuzağın, geçmişte “Musul ve Kerkük’ü yeniden alalım” söyleminin yoğunluk kazandığı dönemde söz konusu olduğunu deneyimli bir politikacı anlatıyor. 1990’daki Birinci Körfez Savaşı’nda Türkiye’nin Musul ve Kerkük’ü alabileceğine inananların başında Cumhurbaşkanı Turgut Özal geliyordu. Ama Özal, partili arkadaşlarına Musul ve Kerkük konusunda demeç verme yasağı getirmişti. Deneyimli politikacı bunun sebebini şöyle anlatıyor: “Özal, bu söylemin her gün ortaya atılmasını bir tuzak olarak görüyordu. Türkiye’yi bu şekilde tahrik eden güçlerin Türkiye’nin Musul ve Kerkük’ü almasında en fazla engel çıkaracak güçler olacağını iyi biliyordu.”

Tıpkı bu olay gibi Türkiye’yi Kuzey Irak’a çekmek isteyenler, daha büyük askerî kayıplara yol açacak tuzaklar kurmuş olabilir. Ama bölgedeki gelişmeleri yakından izleyen bir gözlemcinin dediği gibi, “Ortadoğu’da Türkiye’nin dikkate alınmadığı bir şey olursa bu kaos demektir.” Çünkü, Amerikalı analist Larrabee’nin yazısıyla ortaya koyduğu gibi, artık ok yaydan çıkmış durumda. 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, gazeteci Mehmet Altan’ın “Darbelerin Ekonomisi” kitabında büyük güçlerin Türkiye’ye Soğuk Savaş döneminde nasıl bir rol biçtiğini şu sözlerle anlatır: “Batı için Ortadoğu’da iki şey çok büyük öneme sahiptir. Birincisi petrol, ikincisi de İsrail’in güvenliğidir. Türkiye’ye biçilen rol bu ilişkide üstlendiği konuma bağlıdır.”

Bu yaklaşımda Türkiye hep “pasif” bir aktördü. Türkiye’nin “aktif” bir aktör olmasını isteyen devlet geleneğinin ilk temsilcilerinden Turgut Özal’ın kendisini ziyarete gelen bir ABD’li diplomata söylediği şu sözler ise yeni dönemi özetler cinsten: “Gelecekte işler nasıl bir şekil alırsa alsın, Türkiye Balkanlardan Orta Asya’ya kadar uzanan bölgede tesis edilecek düzenin en önemli parçası ve gerçek öğesi olacaktır. Bu nedenle bölgede bizi dışlayan bir siyasi düzen ve statüko mümkün değildir. Türkiye olmadan atılacak hiçbir dikiş bu coğrafyada tutmayacaktır.”

Katkıda bulunan: Ufuk Şanlı

AKSİYON

Facebook Twitter Yahoo Google Linkedin Stumbleupon Delicious