Hukukçunun kaleminden HABER YORUM

  • Giriş : 04.05.2007 / 00:00:00

Anayasa Mahkemesi nerede yanlış yaptı? Yürütmenin durdurulması neden mümkün değil?

Facebook Twitter
Yazı Boyutu:


Anayasa Mahkemesi'nin 01.05.2007'de açıklanan kararı, sadece Türk kamuoyunda değil, dünya kamuoyunda da Türkiye'nin bir anayasal demokrasi olarak tanımlanmasının mümkün olup olmadığı, Türk anayasa düzeninin, devletin üç temel organına ne tür yetkiler sunduğu ve bu yetkinin sınırlarının neler olduğu, Anayasa Mahkemesi'nin anayasa düzeni içindeki yerinin ve yetkilerinin neler olduğu, yargının gerçekten bağımsız bir güç olarak, hukukun sınırları içinde mi hareket ettiği yoksa siyasal konjonktüre göre mi karar ürettiği ve nihayet, Türkiye'nin bir hukuk devleti olarak tanımlanıp tanımlanamayacağı gibi çok hayatî bir dizi soru işaretini zihinlerde bıraktı.

Üstelik bu soru işaretleriyle dolu karar, tam da Türkiye'nin bir anayasal demokrasi, gerçek bir hukuk devleti olma yolunda bir dizi anayasa reformunu arkasına alarak dünya kamuoyunda pekişmiş bir demokrasiye dönüşmekte olduğu yolunda güçlü bir izlenim yaratmaktayken yayınlandı. Gerekçeli kararın henüz açıklanmamış olması nedeniyle bu karara ilişkin daha etraflı değerlendirmelerimizi daha sonraki bir yazımıza bırakarak, burada şu an sahip olduğumuz veriler ışığında anılan kararın hukuka uygunluğunu kısaca değerlendirmeye çalışacağız.

Anayasa Mahkemesi'nin sözü geçen kararı CHP'nin, Sayın Kanadoğlu'nun iddialarından mülhem olarak Anayasa Mahkemesi'ne yaptığı başvuru üzerine alınmıştır. Sayın Kanadoğlu, açıklamasında, cumhurbaşkanını seçmek üzere toplanacak olan TBMM'nin bu oturum bakımından toplantı yeter sayısının üye tamsayısının üçte ikisi olan 367 olması gerektiğini, bu sayı mevcut olmadan toplantının başlayamayacağını, 367 milletvekilinin hazır bulunmadığı Meclis Genel Kurulu'nda cumhurbaşkanını seçmek üzere oylama yapılamayacağını, böyle bir oylama yapılacak olursa oylama işleminin eylemli bir İçtüzük değişikliği anlamını taşıyacağını, bu suretle bir başvuru olması halinde Anayasa Mahkemesi tarafından oylama işleminin iptal edileceğini iddia etmiştir.

Anayasa Mahkemesi nerede yanlış yaptı?

Sayın Kanadoğlu'nun öne sürdüğü bu iddialar, hukukçular arasında çokça tartışıldığı ve kamuoyunda da hukukun nasıl olup da böylesine zıt yorumlara elverişli olduğu konusunda soru işaretleri yarattığı halde aslında Anayasa'mızın ve Meclis İçtüzüğü'nün konuya ilişkin düzenlemeleri şüpheye yer bırakmayacak kadar açıktır. Anayasamızın toplantı ve karar yeter sayısı başlıklı 96. maddesi şu hükme yer vermektedir: "Anayasa'da başkaca bir hüküm yoksa, TBMM üye tamsayısının en az üçte biri ile toplanır ve toplantıya katılanların salt çoğunluğu ile karar verir." Maddede yer alan "Anayasa'da başkaca bir hüküm yoksa" ifadesi dikkate alınarak, Anayasa'nın tüm düzenlemeleri incelendiğinde ortaya çıkan sonuç şudur: Anayasa hiçbir düzenlemesinde toplantı yeter sayısını düzenleyen 96. madde hükmüne herhangi bir istisna getirmiş değildir. TBMM hangi maksatla toplanırsa toplansın, hukuken toplanmış sayılabilmesi için 184 üyenin varlığı yeterlidir. Buna karşılık, Anayasa'mızın çeşitli düzenlemeleri 96. maddede yer alan karar yeter sayısının genel kuralına bazı istisnalar getirmiştir. Nitekim, 1982 Anayasa taslağını hazırlayan Danışma Meclisi'nin Anayasa Komisyonu sözcüsü Prof. Dr. Turgut Tan'ın "bu Anayasa'nın toplantı için hiçbir özel toplantı yeter sayısı öngörmediğini" ifade eden sözleri de bu saptamayı doğrulamaktadır. Şu halde, TBMM hangi amaçla toplanırsa toplansın, toplantı yeter sayısı üye tamsayısının üçte biri olan 184'tür. Toplantının yöneldiği amaç sadece karar yeter sayısının saptanması bakımından hukukî bir önemi haizdir. Bu nedenle, cumhurbaşkanını seçmek üzere toplanan TBMM'nin en az 184 milletvekiliyle toplanması yeterli olup, cumhurbaşkanını seçmek yönünde hukuken geçerli bir irade izhar edebilmesi için ilk iki oylamada üye tamsayısının üçte ikisinin, üç ve dördüncü oylamada ise salt çoğunluğunun kabul oyu aranmaktadır.

Öte yandan, TBMM'nin cumhurbaşkanını seçmek üzere yapacağı toplantıda üye tamsayısının üçte ikisi olan 367 milletvekili ile toplanmamasının eylemli bir İçtüzük değişikliği olacağı, bu nedenle de Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilebileceği iddiasında da isabet bulunmamaktadır. Meclis İçtüzüğü'nün konuya ilişkin 121. maddesi, "Cumhurbaşkanı, Anayasa'nın 101'inci maddesinde yazılı nitelikleri taşıyan adaylar arasından, Anayasa'nın 102'nci maddesi hükümlerine göre seçilir" hükmüne yer vermektedir. Bu nedenle, cumhurbaşkanının seçiminde 102. maddeye uyulmasının yeterli olduğu açıktır. 102. maddede ise özel bir toplantı yeter sayısı değil, sadece özel bir karar yeter sayısı yer almaktadır. Bu sebeple TBMM'de 27.04.2007 tarihinde yapılan oylamada eylemli bir İçtüzük değişikliğinin gerçekleştiği iddiası tümüyle mesnetsizdir. Bu iddia üzerine inşa edilen başvuru dilekçesi de dolaylı olarak mesnetten yoksundur. Bu nedenle, Anayasa Mahkemesi'nin başvurunun esasına dahi geçmeksizin görevsizlik kararı vererek, iptal istemini reddetmesi gerekirken, sonuç tümüyle farklı olmuştur.

Anayasa Mahkemesi ancak Anayasa'nın kendisine sunduğu yetkileri kullanabilecek bir yargı organıdır. Nitekim, kamu hukukunun temel bir ilkesi olan kamu makamlarının sadece kendilerine anayasa ve kanunlarla açık olarak verilen yetkileri kullanabilecekleri ilkesi Anayasa'mızın 6. maddesinde açıkça hükme bağlanmıştır. Bu maddeye göre: "Hiçbir kimse veya organ kaynağını Anayasadan almayan bir devlet yetkisi kullanamaz."

Anayasa Mahkemesi'nin yetkilerini düzenleyen 148. madde ise şu hükme yer vermektedir: "Anayasa Mahkemesi, kanunların, kanun hükmünde kararnamelerin ve Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü'nün Anayasa'ya şekil ve esas bakımlarından uygunluğunu denetler. Anayasa değişikliklerini ise sadece şekil bakımından inceler ve denetler." Cumhurbaşkanının seçimi işlemleri bu maddede yer alan işlemlerden olmayıp, parlamento kararı niteliğindedir. Anayasa'mız, parlamento kararları üzerinde Anayasa Mahkemesi'ne yargılama yetkisi sunmamıştır. Bunlardan sadece üç istisna için Anayasa Mahkemesi'nin yargı denetimi mümkündür. Meclis İçtüzüğü düzenlemeleri, milletvekili dokunulmazlığının kaldırılması işlemi ve milletvekilliği statüsünün düşürülmesine ilişkin işlem. Cumhurbaşkanının seçimi işleminin bu istisnalar arasında yer almadığı açıktır. Bu nedenle dava dilekçesinde cumhurbaşkanının seçimi işleminin iptali, bu işlem çerçevesinde fiilî bir Meclis İçtüzüğü değişikliği yapıldığı izlenimi yaratılmak suretiyle talep edilmiştir. Davacı anamuhalefet partisinin siyasî amacına ulaşabilmek için böyle bir yönteme başvurmasını anlamak bir ölçüde mümkünse de temel işlevi Anayasa'ya uygunluk denetimi yapmak olan Yüce Mahkeme'nin, kendisini davacının istemiyle bağlı görerek bir hükme ulaşmış olmasını hukuken izaha olanak yoktur. Bilindiği gibi, hangi alanda fonksiyon icra ederse etsin, yargının temel görevi kendisine intikal eden uyuşmazlıkta, maddî ve hukukî hakikati araştırmak ve hükmünü hukukun öngördüğü sınırlar çerçevesinde inşa etmektir. Bu nedenle Anayasa Mahkemesi'nden beklenen iptal istemine konu teşkil eden TBMM işlemi üzerinde denetim yetkisinin olmadığından bahisle bir görevsizlik kararı vermek, esasa geçmesi halinde ise anılan oylama işleminde iddia edildiği gibi eylemli bir İçtüzük değişikliğinin olmadığından bahisle davacı isteminin mesnetsizliğine işaret ederek, iptal istemini reddetmekti.

Yürütmenin durdurulması neden mümkün değil?

Anayasa Mahkemesi'nin bu yönde davranmamış olması, ne yazık ki pek çok hukukî ve hatta siyasî endişelere yol açacak bir uygulama olmuştur. Her şeyden önce, Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Anayasa'nın 2. maddesinde de belirtildiği gibi bir hukuk devletidir. Hukuk devleti ise devletin üç temel organının, tıpkı vatandaşlar gibi, yürürlükteki hukuk kurallarına uygun davranmakla yükümlü olduğu bir sistemi ifade etmektedir. Şu halde, hukuk devleti ilkesinin, yasama, yürütme ve yargı organlarına yüklediği temel yükümlülük, tüm eylem ve işlemlerinin hukuka uygun olma zorunluluğudur. Ancak hukuk devleti kültürünün yeterince kökleşmemiş olduğu ülkemizde, bu ilke daha ziyade yasama ve yürütme organlarının hukuka uygun davranma yükümlülüğü olduğu biçiminde algılanmaktadır. Bu algılamanın nedeni, her iki devlet organının hukuka bağlı davranma yükümlülüğünün yargı denetimi yolu ile yaptırıma bağlanmasından kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla, kendisi hukuk devletinin teminatı olan bir yargı organının hukuku ihlal edebileceği doğal olarak akla gelmemektedir. Oysa, hukuk ile bağlı hareket etmek yasama ve yürütme organları açısından ne ölçüde anayasal bir yükümlülük ise yargı organı açısından da o ölçüde geçerli bir yükümlülüktür. Nitekim, Kemal Gözler, bu hususu 2000 yılında yayınladığı "Türk Anayasa Hukuku" başlıklı eserinde açıkça ifade etmiştir. Yazara göre: "Eğer hukuk devleti, devletin hukuka bağlılığı anlamına geliyorsa, yargı da devletin üç temel organından biriyse, hukuk devletinin bir şartı da yargının hukuka bağlılığıdır. Yargısı hukukla bağlı olmayan bir devlette vatandaşların kendilerini güvencede hissedebileceklerini söylemek elbette mümkün değildir." Bu nedenle Anayasa Mahkemesi'nin, anayasal yetkilerini aşarak 01.05.2007 tarihinde kamuoyuna açıkladığı karar, haklı olarak Türkiye'nin gerçek bir hukuk devleti olup olmadığı sorusunu yaratmıştır. Öte yandan aynı karar, gene hukuk devleti ilkesinin asıl gayesi olan hukuka güven duygusunun da aşınması sonucunu yaratabilecek gibi görünmektedir. Devleti hukuk kurallarıyla sınırlamanın asıl nedeni, devletin üstün otoritesi karşısında bireyi korumak, ona devletin önceden öngörülebilen hukuk kuralları çerçevesinde hareket edeceği inancını sunarak, bireyin yarınlara güvenle bakmasını sağlamaktır. Nitekim Türk Anayasa Mahkemesi de hukuk devletini tanımlayan pek çok kararında bu hususa özellikle işaret etmiştir. 12 Kasım 1991 tarihli ve E.1991/7 K.1991/43 sayılı kararında Mahkeme, hukuk devletini, "yönetilenlere en güçlü, en etkin ve en kapsamlı biçimde hukuksal güvencenin sağlanması, tüm devlet organlarının eylem ve işlemlerinin hukuka uygun olması" şeklinde tanımlamıştır.

Nihayet, elimizdeki veriler ışığında, Anayasa Mahkemesi'nin anılan kararına ilişkin olarak tartışabileceğimiz bir başka husus da bu kararda yer alan yürürlüğün durdurulması şeklindeki ifadeden kaynaklanmaktadır. Anayasa Mahkemesi'nin denetlemekle yetkili olduğu işlemler üzerinde, bu işlemlerin yürürlüğünü durdurmak biçiminde karar verme yetkisi bulunmamaktadır. Anayasa'mız yürürlüğün durdurulması kararını, 125. maddesinde sadece idarî yargı mercilerine tanımıştır. Anayasa'nın, Anayasa Mahkemesi'nin, kuruluşu, çalışma usulleri, yetkileri ve kararlarının niteliğini düzenleyen 146 ve devamı maddeleri, Anayasa'ya uygunluk denetimiyle ilgili olarak sadece iptal kararından söz etmekte, bu maddeler Mahkeme'nin yürürlüğün durdurulması kararını da verebileceğini gösteren hiçbir hüküm içermemektedir. Bu noktada, Anayasa Mahkemesi'nin 125. madde ile idarî yargı mercilerine tanınmış olan yürürlüğün durdurulması yetkisini kıyasen kendi yetki alanına taşımasına olanak yoktur. Kamu organ ve makamları ancak kendilerine anayasa ve kanunların açık olarak sundukları yetkiyi kullanabileceklerinden, bu organ ve makamların başka organlara tanınan yetkilerden hareketle kıyasen kendileri için yetki yaratmalarına olanak bulunmamaktadır. Oysa Türk Anayasa Mahkemesi, daha önceki bir çalışmamızda ifade ettiğimiz gibi, "1993'ten 2005 Mart ayına kadar geçen sürede, yürürlüğün durdurulması talebini içeren 92 davanın 52'sinde kısmen veya tamamen yürürlüğün durdurulması kararı vermiştir."

Sonuç olarak Anayasa Mahkemesi, yargı denetimine tabi olmayan bir işlemi kendisini davacı istemiyle bağlı görerek yargı denetimine tâbi imişçesine denetlemiş, kendisine verilmemiş olan yürürlüğün durdurulması kararını vermiş, bu suretle varlık nedeni olan Anayasa'nın üstünlüğü ilkesinin koruyuculuğunu yapma rolünden uzaklaşarak Türkiye'nin bir anayasal demokrasi, gerçek bir hukuk devleti olduğu konusundaki kanaatlere gölge düşürmüş, bu suretle her şeyden önemlisi vatandaşların hukuka güven duygusunun sarsılmasına yol açmıştır.

DOÇ. DR. SERAP YAZICI
BİLGİ ÜNİVERSİTESİ ÖĞRETiM ÜYESİ
ANAYASA HUKUKÇUSU

Facebook Twitter Yahoo Google Linkedin Stumbleupon Delicious