Hükümet, K. Irak'a girme kararı versin mi vermesin mi?

Hükümet, K. Irak'a girme kararı versin mi vermesin mi?.15086
  • Giriş : 12.06.2007 / 22:50:00
  • Güncelleme : 12.06.2007 / 23:55:36

Türkiye'nin içinden geçtiği süreci yalın bir mantıkla anlamak zor.

Facebook Twitter
Yazı Boyutu:


AHMET TAŞGETİREN yazıyor...

İç içe ve sonunda bedeli Türkiye'ye ödetecek oyunlar sergileniyor.

Gelin, sorularla karanlığın perdesini aralayalım:

-Başbakan yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Abdullah Gül “Her şeyi askerle birlikte yürütüyoruz” diyor. Demek ki askerin Kuzey Irak sınırında yığınak yapması, Genelkurmay Başkanı'nın “Kuzey Irak'a girmeliyiz, girersek başarırız” beyanı, hükümetin Bağdat ve Washington nezdinde yürüttüğü diplomasinin bir parçası... Gerekirse savaş ama önce diplomasi. Savaş en son çare ve bütün riskleri göz önüne alınarak başvurulacak bir çare. Bu noktada sivil irade ile asker arasında en küçük ihtilaf bulunmamalı. Çünkü savaş, milletin bütün varlığı ile devreye girmesi gereken bir olgu.

Mantıkla baktığınızda böyle olmalı. Sonunda hayat - memat sorunu. Bu noktada hükümetin ne Amerika ile ilişkileri “kollaması” söz konusu olabilir, ne başka bir şeyi. Sadece “Türkiye için hangisi iyidir?” sorusuna yoğunlaşılır? Asker de buna yoğunlaşır, sivil yönetimler de...

Ama sanki iç denklem öyle oluşmamış gibi.

Sanki bu iş, hükümete bir bedel ödetme amacına göre dizayn edilmiş gibi.

Sanki iş, Cumhurbaşkanlığı seçiminde yaşanan gerilimin, 22 Temmuz'da alınacak sonuçlarla birebir bağlantılı gibi...

Sanki iş, şehit cenazelerinden siyasi sonuç üretmeyi amaçlıyor gibi..

Sanki iş, şehit cenazeleri ile Meclis' e bir parti daha sokmak, bu arada hükümetin toplum nezdindeki itibarını sarsmayı amaçlıyor gibi...

Bir soru şu:

Asker gerçekten Kuzey Irak'a girmek istiyor mu?

Kuzey Irak'a girip ne yapmak istiyor?

Kuzey Irak'a girme iradesi bile siyasi bir irade iken Genelkurmay başkanı neden inisiyatif alıp “Kuzey Irak'a girmeliyiz” dedi.

İçerde, “Asker yanlısı” konumuna oynayan çevreler, bir yandan, hükümetin Kuzey Irak'a girmek istemediği, Amerika'yı ve Kürtleri kızdırmamak için böyle davrandığı, bu arada kendi grubuna da güvenmediği, bu sebeple teröre bile göz yumduğu ifade edilirken, hemen ardından, “Hükümet seçim öncesinde bir Kuzey Irak harekatı yapıp, seçime Ecevit gibi bunun avantajıyla girmek isteyebilir” teması işleniyor. Bu arada “Amerika Kuzey Irak'ta yaşayan PKK liderlerinden Karayılan ve Bayık'ı iade ederek Hükümete seçim yardımı yapabilir”iddiaları seslendiriliyor.

Ne yapsın hükümet?

Kuzey Irak'a girme kararı versin mi vermesin mi?

Kuzey Irak'a girsin ama seçimde işe yarayacak bir şey yapmasın!!!

Ne olsun?

Oradan da şehit cenazeleri gelsin, onunla da hükümet vurulsun!!!

Şöyle bir soru sorulmalı mı?

Munzur ya da Gabar dağları Kuzey Irak'ta değil.

Ya da ikisi subay üç kişinin ölümüne sebep olan mayın, Şırnak'ta... Şırnak da Kuzey Irak'ta değil. Ne olacak içerisi? İçeride bir harekat gerekme z mi? Bu içerdeki terörü kim durduracak? Hükümet içerdeki terörün durdurulması için de mi bir siyasi irade beyanında bulunmalı?

Şöyle bir soru sorulmalı mı?

Baykal ve Bahçeli, terörle mücadele için cepheye mi gidecekler?

Şöyle bir soru sorulmalı mı?

Baykal, “Sen başbakan değil misin, Genelkurmay bana bağlı demedin mi? Ver öyleyse direktifi, asker gitsin Kuzey Irak'a!” diyor. Baykal, bütün siyasi felsefesini bu irade beyanı üzerine mi kurmuş bulunuyor? Genelkurmay Başkanı'nın her helükarda Başbakan'a bağlı, ona karşı sorumlu olduğunu mu düşünüyor? Ve Başbakan'ın bütün tasarrufları karşısında Başbakan'ın yanında yer almaya hazır mı? yoksa bir süre sonra ince bir viraj alıp, “Asker burada sivil toplum hareketi gibi davrandı” söylemine sığınır mı?

Şöyle bir soru sorulmalı mı?

Bahçeli Adana'da “Mehmetçiğin elini tutma” diye seslenmiş. Ne demek bu? Bahçeli yarın -farz ı muhal- hükümet olsa ilk işi Kuzey Irak harekatına izin vermek mi olacak? Olay “Mehmetçiğin elini tutmak – tutmamak”la sınırlı bir olay mı?

Şehit cenazeleri olayı bir başka dramatik görüntü arz ediyor.

Ağlayan analar var, bir de cenaze soyguncuları...

Siyaset nebbaşları...

Bir kitle sömürüsüdür gidiyor.

Cumhuriyet mitinglerinde “Türkiye laiktir laik kalacak” diye bağırıldı. Şehit cenazelerinde bu slogan yok. Şehitlik laikliğin neresine düşer pek bilinmiyor. Bir de şehit cenazelerine “Cumhuriyet mitingi” ahalisi katılmıyor. Burada başka bir slogan devreye girmeli... “Cumhuriyet mitingleri” CHP için oya dönüşmüştü, şehit cenazelerinden Birkaç MHP milletvekili çıkarılmak isteniyor. Hani “Sol CHP'de, sağ MHP'de birleşsin” diye buyurulmuştu ya...

Başı beyaz namaz tülbentli analara bakıyorum... Ak sakallı babalara, dedelere bakıyorum. Yanıp kavrulan başörtülü genç kızlara, bacılara, eşlere bakıyorum...

Şu cenaze soyguncuları o kadar uzak ki bu kitleye...

Ama her cenazede bir siyasi soygun sürüyor.

Cenaze kalabalığı içine karışan sağ – sol militanlar, ortamı “hükümet karşıtı – asker yandaşı” bir arenaya dönüştürüyor.

Bu da törerle mücadeleyi terörle mücadele olmaktan çıkarıp bir siyasi mücadele malzemesi haline dönüştürüyor.

Bir süre sonra bundan, şehid cenazelerinin bile bölünme sebebi olduğu bir kirli ortama varılır. Ağlayanlar ağlamaz olur, ortak acı, siyaset fesadına kurban verilir.

Burada bir de Genelkurmay Sitesindeki “refleksif kitlesel karşı koyma”yı ele almak lazım.

Bunun ne anlama geldiğini anlayan beri gelsin. Bildirinin muğlaklığı, daha ikinci gün yapılan ikinci bir açıklama ile de ortaya çıkıyor. “Bildirinin herhangi bir siyasi parti ile ilgisi yok!” Oysa bildiri varıp siyasetin göbeğine oturuyor bir kere...

Hem sormak lazım neye yarayacak bu kitlesel karşı koyma?

Şırnak'taki mayını kitlesel karşı koyma ile mi yok edeceğiz?

Taksim Meydanında “Kahrolsun terör” diye bağırıldığında bu, terör açısından neyi çözecek?

Bu kitlesel karşı koyma eylemi, bazı toplum kesimlerine karşı bir yöneliş haline gelirse, Genelkurmay ne yapacak? Türkiye çok daha derin bir çatışma ortamına sürüklenmeyecek mi?

Bu arada hükümete söylenecek bazı şeyler var.

Hükümet karşı propagandadan tedirgin olmuş gözüküyor.

Kuzey Irak konusunun bir “sıkıştırma operasyonu”nun parçası haline geldiğini görüyor, Genelkurmay'ın tavrını yadırgıyor, ama kan kusup kızılcık şerbeti içtim hesabınca, en azından ülke güvenliği açısından askerle farklı yerlerde gözükmek istememek kaygısıyla tavır koymuyor.

Tavır koymaması bir sorumluluk hassasiyeti içinde anlaşılabilir.

Ama kendisi adına yanlış anlaşılmaları izale edici tavırlar geliştirmesi de gerekiyor.

En azından Genelkurmay Başkanı”na “Ne oluyor?” diye soru sormak bir haktır diye düşünüyorum.

Kocatepe'de hakaret gören Dışişleri Bakanı, alkışlanan Genelkurmay Başkanı...

Ne bu?

Şırnak'taki binbaşı ve yarbayı Dışişleri bakanı mı koruyacaktı yani?

Bunu sayın Gül soramaz, ama bir de insaf lazım.

Genelkurmay Başkanı o törende ağlamış.

Hadi ben de sorayım:

Bir Genelkurmay Başkanı'na ağlamak mı düşüyor bu törenlerde?

Bir yandan “Ağlayıp teröristleri sevindirmeyeceğim” diyen analar, bacılar, bir yandan da gözleri yaşaran Genelkurmay başkanları... Bunu da medyamız, askerin imaj operasyonuna katkı babında sunuyor...

Karmakarışık işler diyorum...

Yazının başında naklettim: “Her işi askerle birlikte yapıyoruz” diyor Dışişleri Bakanı Gül. Ben de öyle olduğuna inanıyorum. Doğrusu da odur. Ama medya kanalıyla yürüyen “toplumla ilişkiler” operasyonu hadiseyi pek öyle yansıtmıyor. “Asker bir şeyler yapıyor, tüm Türkiye uyuyor”, algısı var ve bu sakat bir algı. Bu işin hiç mi uluslar arası boyutu yok, onu da mı asker götürüyor?

Bu algının değişmesi için hükümetin de tedbirler alması lazım.

Bir de şu:

Bakın bakalım şehid ailelerine, çoğunlukla toplumun hangi kesiminden? Bu insanlar hangi siyasi görüşte olabilirler?

Hani insan bazen hem şehit verip hem de şehidi elinden alınıp kaçırılan insan psikolojisine düşüyor. Hem çocuklarımız can veriyor hem de çocuklarımızın cenazesi, aykırı siyasi ideolojilere malzeme olarak kullanılıyor. Bu da işin bir başka çarpıklığı...

Tayyip Erdoğan'a not:

“Ne acıdır ki terörle mücadelenin doğasında şehit vermek de var!” ifadesi, bir doğrunun ifadesi olmakla birlikte, bu, bir noktada “ölümlere gerekçe göstermek” gibi algılanma riski taşıyor. Daha önce “Askerlik yan gelip yatma yeri değildir” sözü de aynı anlama gelse bile, onun da toplum ruhunu yaraladığı, bu sebeple de yoğun şekilde istismar edildiği fark edilmelidir. Bence sadece acı paylaşılmalı. Sadece acı... Ve Başbakan, şehid ailelerini ziyaret edip, baş sağlığı dilemeli. Bu seçim döneminde bence sadece bunu yapmalı... Çünkü bu seçim döneminde AK Parti'yi vuracak olan şey, sadece şehid cenazelerine yoğunlaşan istismardır.

İkincisi de, hükümet, “içerdeki törer”ün neden önlenemediğini araştırmalı, sorgulamalıdır. Bunun için öncelikli tedbirler alınmalıdır. “İçerdeki terör” konusunda toplum içinde yığınla spekülasyon dolaşıyor. Bu işin, yaşanmakta olan ve bir boyutunda askeri bürokrasinin rol aldığı siyasi mücadelenin bir parçası olduğu noktasında öylesine yoğun iddialar var ki...

Askere not:

Aslında “içerdeki terör” konusunda asker de kamuoyunu aydınlatıcı açıklamalar yapmalı. Çünkü “Neden önce içerdeki terör değil?” sorusu, askerin “Kuzey Irak ısrarı”nın bir siyaset manevrası gibi algılanma riskini doğuruyor. Bu tür terör hareketleri için en etkili yöntemin özel tim harekatı olduğu bilindiği halde 28 şubat sürecinde bu yapı neden kaldırılmıştır, şu anda dağları bombalamanın getirisi – götürüsü nedir, bu yolla terörü bitirmek mümkün müdür soruları kamuoyunda dolaşan sorulardır. TSK'nın “toplumla ilişkiler”i açısından öncelikle bu soruların izalesi gerekir.

Şu süreçte asker, yoğun biçimde bir siyaset gücü olarak tartışılıyor. Bir yazar “TSK tek başına partidir” diye yazıyor. (E. Berberoğlu, Hürriyet, 10 haziran) Bu iş askeri bozar. Bu iş, askerle toplum ilişkilerini bozar. Demokrasilerde elde silah politika yapılmaz. Yapılırsa toplumla kamplaşma kaçınılmaz olur. Askerin tavrı gider bir siyasi partiye monte olur ve diğer partilerle karşı kampa düşer. Bu bir milletin ordusu için felakettir. Ordu da, o andaki yöneticilerine emanettir ve herkes emanete riayet konusunda azami hassasiyeti göstermek zorundadır.

Facebook Twitter Yahoo Google Linkedin Stumbleupon Delicious