'İnsanlık meseleleri mizahsız çekilmez’

  • Giriş : 14.03.2006 / 00:00:00

Reha Erdem’in üçüncü filmi “Korkuyorum Anne”, iki yıllık gecikmeden sonra bu cuma vizyona giriyor.

Facebook Twitter
Yazı Boyutu:


İki yıl önce ancak meraklılarının İstanbul Film Festivali’nde keşfedebildiği “Korkuyorum Anne” (o zamanki adıyla ‘İnsan Nedir ki?’), nihayet vizyona giriyor. Yurtiçi ve yurtdışında pek çok festivalde gösterilen film, Antalya Film Festivali’nden, “En İyi Üçüncü Film” ve “En İyi Senaryo” dahil, altı ödülle dönmüştü. Film, bir kaza sonucu hafızasını kaybeden Ali’ye kendilerini ve ‘insanı’ hatırlatmaya çalışan ailesi ile komşularının, işleri iyice karıştıran çabalarını anlatıyor. Bunu da kıvrak Arap ezgileri eşliğinde, ince bir mizahla yapıyor. Neredeyse bütün zamanını, 25. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nde gösterilecek son filmi “Beş Vakit”in kurgusunda geçiren yönetmenle “Korkuyorum Anne”yi konuşarak hafıza tazeledik.

“Korkuyorum Anne”, festivalde gösterildikten iki yıl sonra karşımıza çıktı. Bu arada “İnsan Nedir ki?” şeklindeki adı da değişmişti.
İki yıl beklemenin benimle ilgisi yok. Bazı gerekçeler ve aksilikler oldu ama neticede buradayız. İsim değişikliği, önceki dağıtımcıların önerisiydi. Baştan beri “İnsan Nedir ki?” ismi belliydi; ama tanıtım için uygun olmadığını düşündüler. “İnsan Nedir ki?” ismi herkeste aynı tınıyı yapmıyor. Birisi, “Afişi görünce sosyoloji konferansı var zannettim.” demişti. Şimdiki isim daha sıcak herhalde.

Filmde, daha çok festivallerde rastladığımız, ilk filmlerde bulunan bir hava var. Bu sizin ilk senaryonuz değil, senaryonun hikâyesi nedir?

Senaryo çalışması çok uzun sürdü. Çünkü hikâyeden çok meselesi önde olsun istedim. 1,5 yıl çalıştım; ama hikâyesi yoktu. ‘Sonra hallederim’ dedim, onu da beceremedim. Hikâyeye girdikçe mesele düşüyor gibi geldi. Sonra Nilüfer’den (Güngörmüş) yardım istedim. Bir sene çalıştık ve bu hale geldi. Hikâye, meseleyi yemeden, gevşek bir olay örgüsü ile anlatmaya çalıştık. Yapıştırma bıyık gibi duruyor aslında hikâye. Yani ‘elden ele dolaşan yüzük’ gibi bir hikâye var. Yoksa insanın ne olduğuna dair meseleler, ağır meseleler; bunları gülümsemeden anlatınca çok rahatsız edici hale gelebiliyor.

Tüm hikâyeler insanî bir tema etrafında döner; ama doğrudan doğruya “İnsan nedir ki?” sorusunu sormak nereden aklınıza geldi?

Ben bunu kendime zaten her gün soruyorum. Bu filmin isteği ve iddiası oydu. Hepsi benim başımdan geçmedi; ama tamamen yaşanan şeylerden hareket ettik. Filmde kısacık geçen bir insanlık anketi var; insanın özlemleri, umutları, korkuları üstüne. O korkulardan biri, filmde de kapıcının oğlunun yaşadığı sünnet mesela. Türkiye’de sünnet olup da bunun altında travma geçirmemiş kimse yoktur. Ben o insanlık anketini tüm ekibe uyguladım. Herkese sünnetini anlattırdım, hepsi için büyük bir korku olmuş. Filmde de böyle zaten; bütün erkekler çığlık çığlığa! Kadınlarsa hem erkeklerin bu tuhaf hallerine maruz kalıyor hem de tuhaf bir biçimde erkekler üstünde etkililer.

Kullandığınız mekânlar, Tophane ve İstanbul görüntüleri, eski olmaktan ziyade zamansızlık hissi veriyor.

Zamansızlık genel olarak tüm filmlerimde var. Gündelik olmayan bir zamanın peşindeyim. 10 yıl önceki diyaloglar bugünkülere, bugünküler 10 yıl sonrakilere benzemez. Özellikle diyaloglarda bunları ayıklamaya çalıştım. Bu sadece ‘filmim geleceğe kalsın’ meselesi değil; ortak olanın peşindeyim. Mesela şimdiki sünnetler de bu filmdeki gibi değil biliyorum; ama acısının değiştiğini hiç sanmam!

Filmi her anlamda bütünleyen müzikler nasıl seçildi?

Bende bütün filmler, yazarken müziğiyle gelir. Bu bir Doğu hikâyesi ve Doğu müziği duyulmalı diye düşündüm. Mısır müzikleri geldi aklıma; çok zengin, çok iyi, hem bize benzeyen; ama tam da biz olmayan müzikler bunlar. Çok canlı; ama çok duygulu.

Facebook Twitter Yahoo Google Linkedin Stumbleupon Delicious