İpekçi suikastinin 30. yılı

İpekçi suikastinin 30. yılı.23892
  • Giriş : 01.02.2009 / 09:46:00

Milliyet'in Genel Yayın Yönetmeni Abdi İpekçi 30 yıl önce öldürüldü.

Facebook Twitter
Yazı Boyutu:


Tam 30 yıl önce... Milliyet'in Genel Yayın Yönetmeni Abdi İpekçi, evine on metre kala yavaşlayan aracının içinde silahla vurularak öldürüldü. Suikastın ardında onlarca soru ve fail kaldı?

Belma Akçura'nın haberi

Abdi İpekçi bugün saat 11.00'de, Zincirlikuyu'daki kabri başında törenle anılacak. Anma törenine İpekçi'nin ailesi, meslektaşları ve sevenleri katılacak.

Tam 30 yıl önce... Milliyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Abdi İpekçi, öğleden sonra Ankara'dan İstanbul'a döndü, gazeteye uğradı ve saat 17. 40'ta kendi kullandığı arabasıyla evine doğru yola çıktı.. Sheraton ve Divan Oteli'nin önünden geçerek Harbiye'ye doğru ilerledi. Nişantaşı'da, evinin bulunduğu Karakol sokağına girmesine on metre kala trafik nedeniyle yavaşladı...
O esnada aracının sağ camında bir karartı belirdi. İpekçi kurşun yağmuruna tutuldu. Silah seslerini duyan eşi Sibel İpekçi sokağa fırlarken, Abdi İpekçi'nin gövdesi düştü...

İpekçi suikastından geriye kalan sorular

Abdi İpekçi cinayetine ilişkin sayısız senaryo üretildi; olayda tetikçi olduğu iddiasıyla yakalanan ve yargılanan Mehmet Ali Ağca defalarca ifade değiştirdi, mahkemeden gizlice alınan ifadeler imha edildi, bazı dosyalar kaybedildi, olayda adı geçenler, kaçanlar korundu, saklandı, onlarca insan, kurum ve kuruluş 'zan' altında bırakıldı.

Aradan tam 30 yıl geçti. 1 Şubat 1979 tarihinde öldürülen Abdi İpekçi 'nin cinayetinin tetikçisi olduğu iddiasıyla yargılanıp mahkûm olan Mehmet Ali Ağca'nın yanı sıra bu cinayetin icra edilmesinde rol alıp ona yardımcı olan, daha sonra Kartal Askeri Cezaevi'nden onu kaçırıp, saklayarak yurtdışına kaçmasına aracılık edenlerin bir bölümü çeşitli cezalara çarptırıldı.
Ama bir de aradan 30 yıl geçtiği halde hâlâ tam olarak kapanmamış iki suikast dosyası yanıtı, verilmemiş onlarca soruyla önümüzde duruyor : Biri 'Abdi İpekçi', diğeri 'Papa II Jean Paul ' suikastı dosyası...
Bu iki dosyayı birleştiren en önemli unsur, İpekçi ve Papa suikastında tetiği çeken, yakalanan ve ceza alan faili Ağca...
Bu iki dosyayı içinden çıkılmaz hale getiren ise, İpekçi ve Papa suikastlarını düzenleyen bir grup ülkücünün arkasındaki 'gücün', gerçek azmettiricilerin hâlâ açığa çıkarılmamış olduğu yolundaki yaygın kanı.
İşte Abdi İpekçi cinayetinin 30'uncu yıldönümünde hâlâ tartışılan sorular:

CİNAYETİ KİMLER NASIL PLANLADI?
kullanAbdi İpekçi cinayetinin gerçek azmettiricilerinin Mehmet Şener, Oral Çelik, Yalçın Özbey ve Yavuz Çaylan olduğu, cinayetin, uyuşturucu ve silah kaçakçısı olan ve o tarihte MİT'e çalıştığı öne sürülen Abuzer Uğurlu'nun bürosunda planlandığı ve o gün eylem planının yapıldığı odada bir MİT mensubunun da bulunduğu iddia edildi. Bu iddia, mahkeme sürecinde Ağca da dahil olmak üzere en az üç sanık tarafından dile getirildi. MİT, bu iddiaya yanıt vermedi.

İKİNCİ BİR ARAÇ VAR MIYDI?
Cinayetten sonra görgü tanıkları “..İki kişiydiler, beyaz bir Renault'a bindiler, başka bir araç daha vardı....” şeklinde açıklamalarda bulundu. İkinci araç konusu hiçbir zaman açıklık kazanmadı. “Cinayet sırasında MİT görevlisi Şahin Tolunoğlu'nun da olay yerinde bir başka araçta beklediği” yönünde bir başka iddia daha ortaya atıldı. Bu iddiayı ileri süren kişi, gazeteci Uğur Mumcu'ydu. Mumcu'nun kaderi de İpekçi'den farklı olmadı, 1993 yılında öldürüldü. Ağca gibi Malatyalı olan Tolunoğlu'nun ise, 1983'te kalp krizinden öldüğü ileri sürülüyor.

İHBARCININ İSMİ ÜZERİNDE NEDEN DURULMADI?
Abdi İpekçi'nin katilinin bulunması için ödül konuldu. Emniyete sayısız ihbar yağdı. Ağca'yı ihbar eden MHP'li Ramazan Gündüz, daha sonra bir başka ülkücü Zeki Peker tarafından öldürdü. Ancak mahkeme sürecinde ne öldürülen Ramazan Gündüz, ne de katili Zeki Peker'in ismi üzerinde duruldu. İki dava birbiriyle ilişkilendirilmedi.

ŞENER'İ İHBAR ETTİ, ÇELİK'İ UZUN SÜRE SAKLADI, NEDEN?
Ağca'nın 15 gün süren gözaltı sorgusunda İçişleri Bakanı Hasan Fehmi Güneş de bulundu. Ağca, önce suikastı tek başına gerçekleştirdiğini söyledi, ardından Mehmet Şener, Yalçın Özbey ve Yavuz Çaylan'ın adını verdi. Şener ve Özbey yurtdışına kaçarken, Yavuz Çaylan yakalandı ve 10 yıl hapis yattı. Organizasyonda yer alan bir başka kritik isim, Oral Çelik'ti. Ancak Ağca uzun süre Çelik'in adını vermedi. Ağca, Şener'in ismini hemen vermesine karşın Çelik'in ismini neden uzun süre sakladığı sorusunu hep karşılıksız bıraktı.

SIKIYÖNETİM, EK SORUŞTURMA İZNİ VERMEDİ Mİ?
Ağca yakalandıktan sonra 15 gün süreyle sorgulandı. O dönemde sıkıyönetim yasası nedeniyle ek soruşturma süresi, ancak sıkıyönetim komutanlığı tarafından verilebiliyordu. Dönemin İçişleri Bakanı Hasan Fehmi Güneş'e göre Emniyet, İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı'ndan 15 günlük ek soruşturma süresi istedi. Ancak bu talep askeri makamlar tarafından geri çevrildi. Dönemin 1. Ordu ve Sıkıyönetim Komutanı Orgeneral Necdet Üruğ, Güneş'in bu iddiasının doğru olmadığını söyledi.

kullanAĞCA, ASKERİ CEZAEVİNDEN NASIL KAÇTI?
Ağca dosyasının en büyük muammasını, yüksek güvenlik önlemlerinin olduğu Kartal Askeri Cezaevi'nden 25 Haziran 1979 tarihinde kaçırılması oluşturuyor. Ağca, bu hapishanedeki askeri görevliler ve onların devreye soktuğu erler tarafından kaçırıldı. Bu organizasyonun kilit ismi olan “Ömer Astsubay” sırra kadem bastı ve yargılanmadı. Olaya karışan erler ise, muhtelif hapis cezalarına çarptırıldı.

ŞENER VE ÖZBEY NEDEN HİÇ YARGILANMADI?
Abdi İpekçi cinayetinin organizasyonunda yer alan Mehmet Şener, Yalçın Özbey ve Oral Çelik bu cinayetten dolayı hiç sorgulanmadılar ve hiç ceza almadılar. Cinayetten önce ve sonra Ağca'nın hesabına para yatıran Yalçın Özbey, Almanya'ya kaçtı. DGM'nin resmi başvurusuna rağmen Almanya Özbey'i Türkiye'ye vermedi. 1995'te iki MİT mensubu Özbey'i Almanya'da sorguladı, ama sonra MİT'in bu sorgu tutanaklarını imha ettiği ortaya çıktı.
Mehmet Şener hiç yakalanamadı. Çelik ise 1999'da üç ay hapis yattıktan sonra davası düştü. Çelik'in davası düştükten sonra mahkemeye nereden gönderildiği belli olmayan, Özbey'in görüşme tutanakları diye belgeler ulaştı. MİT'in “imha ettik” açıklamasını sürdürmesi üzerine, mahkeme bu tutanakları teyit etmedi.

ÇELİK'İ TEŞHİS EDEN TANIK NEDEN KORUNMADI?
İpekçi ve Papa suikastının en kilit isimlerinden birinin Oral Çelik olduğu konusunda herkes hemfikir. Kendisi 'bütün sırlar bende' dedi ama hakkındaki suçlamaları kabul etmedi. 1986 yılında Fransa'da uyuşturucu suçundan yakalanıp üç yıl hapis yattı. Daha sonra hem İsviçre, hem İtalya'da uyuşturucu kaçakçılığı iddialarıyla yargılandı. 1996 yılında kendi isteği ile Türkiye'ye iade edildi ve yeniden hapse girdi. İpekçi davasından yargılanırken, üç ay sonra tahliye oldu. Kendisinin İpekçi'ye ateş ettiğini söyleyen Abdullah Yavuz adındaki tanık, bu ifadesini geri aldı. Yavuz, daha sonra güvenliği sağlanmadığı için ifadesini geri aldığını açıkladı.

MİT'Çİ GÜNYOL NEDEN HİÇ SORGULANMADI?
İpekçi dosyasında hâlâ muamma olarak kalan bir konu, Ağca ile üst düzey bir MİT yetkilisinin yollarının İspanya'nın Mallorca Adası'nda kesişmiş olması. Bu MİT yetkilisinin ismi, bir dönem MİT Dış İstihbarat Daire Başkan Yardımcılığı görevinde bulunmuş olan Metin Günyol...
Bu MİT görevlisi Ağca'nın sorgulamasında da yer almıştı. Ağca'nın 1981'de Papa'yı Roma'da vurmasından tam bir hafta önce Mallorca Adası'na gittiği biliniyor. Bu tarihte Günyol'un da Mallorca'da bulunması, Ağca-MİT ilişkisi konusunda soru işaretleri yaratan bir husus. MİT, o tarihte Günyol'un teşkilattan ayrılmış olduğunu söylemekle yetindi. İlginçtir ki, Günyol 7 ay sonra teşkilata yeniden döndü.

GÜNEŞ: ENGELLENDİK
Dönemin İçişleri Bakanı Hasan Fehmi Güneş, Ağca'nın sorgulamasında önemli engellerle karşılaştığını muhtelif vesilelerle söyledi. Güneş'in hem askeri makamlar, hem MİT'ten şikâyetçi olduğu biliniyor. Güneş, dönemin Başbakan'ı Bülent Ecevit'e de İpekçi cinayetinin MİT devre dışı bırakılarak soruşturulmasını önermesi, MİT'in Ağca olayındaki siciline güven duymadığına işaret ediyor.

kullanAbdi İpekçi suikastı, genel yayın yönetmeni olduğu Milliyet'te... Abdi İpekçi'nin son Durum yazısının bulunduğu sayfada, kurşunun kırdığı kaleminin fotoğrafı vardı. Sayfada ayrıca suikasta dünyadan ve yurttan tepkiler yer alıyordu.

Ağca önümüzdeki yıl hapisten çıkmayı umuyor
Mehmet Ali Ağca , İpekçi suikastından idamla yargılanırken, 1979 yılında ülkenin en iyi korunan askeri cezaevinden kaçırıldı. Bu kaçırmada devlet görevlilerinden yardım gördüğü ortaya çıktı.
Ardından 25 Haziran 1981 tarihinde Roma'da ortaya çıkarak Papa'ya suikast girişiminde bulundu. Papa suikasttan yaralı olarak kurtuldu. Ağca, tam 19 yıl İtalyan hapishanelerinde yattıktan sonra 2000 yılında Türkiye'ye getirildi.
Yapılan yargılamadan sonra İpekçi cinayetinden dolayı 36 yıl hapis cezasına çarptırıldı. İnfaz yasası indirimleri nedeniyle ne kadar hapis yatacağı halen tartışma konusu. Ağca'nın avukatları önümüzdeki yıl tahliye edilmesi gerektiğini savunuyorlar. Ağca'nın ne zaman serbest bırakılacağı konusunda farklı hukuki tezler var.

Abdi İpekçi cinayetinde kim kimdir?
MEHMET ŞENER: İpekçi cinayetinde, Ağca'yı “azmettiren” olduğu öne sürüldü. Hakkındaki gıyabi tutuklama kararı 1999'da zaman aşımına uğradı. 30 yıldır konuşmayan tek adam... İsviçre'de yaşıyor.
YALÇIN ÖZBEY: İpekçi cinayeti öncesi ve sonrasında, Ağca'nın hesabına para yatırdığı tespit edildi. Roma'daki Papa suikastı duruşmasında Ağca'nın cezaevinden kaçırılmasında kullanılan otomobilin kendisine ait olduğunu kabul etti. MİT'e İpekçi suikastına ilişkin bilgi verdi ama Türkiye'de hiç yargılanmadı. Halen Brüksel'de yaşıyor.
ORAL ÇELİK: İpekçi cinayetinin yönlendiricisi, Papa'ya suikast girişiminin kilit ismi. İsviçre'den Türkiye'ye döndü, üç ay yattı, çıktı. Malatya'da adının karıştığı bir öğretmenin öldürülmesiyle ilgili dava dosyası, adliyede kayboldu. Türkiye'ye döndükten sonra Malatyaspor Başkanı oldu. 50 milyar sermaye ile iş hayatına atıldı. O, şimdi bir işadamı.
YAVUZ ÇAYLAN: Ağca, eylem yerine kendisini onun götürüp getirdiğini söyledi. 10 yıl hapis cezası aldı. MHP İstanbul İl Başkanlığı için yarıştı, ama İpekçi cinayeti dosyası gündeme gelince adaylıktan vazgeçti. Çocukları üzüldüğü için artık İpekçi cinayeti üzerine konuşmak istemediğini söylüyor. MHP'de aktif siyaset yapıyor.
TİMUR SELÇUK: Ağca'nın askeri cezaevinden kaçmasından sonra saklanmasında ve İran'a kaçırılmasında rol oynadı. 1990'lı yıllarda DYP'den siyasete atıldı. Siyaseti bırakıp işadamlığına soyundu. Şimdilerde Azerbaycan Kültür Derneği yöneticisi. Iğdır'dan MHP belediye başkan adayı olmak için kulis yaptıysa da, MHP genel merkezi önünü kesti.
ÖMER AY: Mehmet Ali Ağca'ya yurtdışına kaçması için sahte pasaport sağladı. Sahte pasaport düzenlemekten hüküm giydi. Ankara'da dershane işletiyor .

ABUZER UĞURLU: Uluslararası silah ve uyuşturucu kaçakçısı. Ağca'nın para kasası. Avukatı, Uğurlu'nun Ağca'ya para verdiğini itiraf etti. Defalarca yakalanıp serbest bırakıldı. Eski MİT yöneticisi Mehmet Eymür, “İpekçi cinayetini ona sorun” dedi. 1999'da uyuşturucudan cezaevine girdi.
BEKİR ÇELENK: Abuzer Uğurlu'nun ortağı... Ağca'yı Bulgaristan'da himaye etti, ona sahte pasaport sağladı. 1985'te Türkiye'ye döndü, “Mahkemede her şeyi anlatacağım” dedi ve Mamak Cezaevi'nde yatarken kalp krizi geçirerek öldü.
DOĞAN YILDIRIM: Gümrükte çalışırken Ağca'nın cezaevinden kaçırılmasına yardım suçlamasıyla Abuzer Uğurlu ile birlikte yargılandı. Hapis yattı, avukat olduktan sonra Uğurlu ve Ağca'nın davalarına baktı.
ABDULLAH ÇATLI: İpekçi cinayetinde ikinci araçta olduğu öne sürüldü. Ağca'nın Maltepe Askeri Cezaevi'nden kaçırılmasını organize etti. Suikast sonrası evinde sakladı. Roma'da verdiği ifade Oral Çelik'i kurtardı. Kaçak olduğu için İpekçi cinayetinde hiç sorgulanmadı. Oysa devletin bir kanadı tarafından Susurluk organizasyonu içinde istihdam ediliyordu. 1996 yılında Susurluk kazasında öldü. Kazada kamyona çarpan arabada bir Emniyet Müdürü ile bir DYP milletvekili vardı.

Abdi İpekçi'nin öldürülüşünün 30'uncu yılında kızı Nükhet İpekçi Milliyet'e yazdı: Ölülerimizi biliyoruz ama öldürtenleri öğrenemedik

kullanBen, zaman aşımının işleyemeyeceği bir taraftaydım. Can kaybı acısının, hiç aşınmadığını bilenlerin tarafındaydım. Hiç özür dilemeden af isteyen tetikçileri kurtarmak için gösterilen çabaları hayretle izledim... Ölülerimizin adlarını biliyoruz ama henüz öldürme emrini verenlerin adlarını öğrenemedik

Otuz yıldır, devletimizin cinayet sırlarının olmaması gerektiğini, tekrar ede ede, bir duvarın önünde bekleşiyoruz. O duvarın niye, hangi yasaya ve hangi hakka göre örüldüğüne dair resmi bir açıklama bekliyoruz.
Hepimizin bildiği bilgi, resmi kapılar ardında bekletildiği sürece, bizimle alay edercesine sırıtan bir sır olarak kalacak.
Otuz yılda, insan epeyce bilgileniyor. Mesela benim otuz yılım, hep aynı bilgiyle yaşayıp, o bilginin bilinmemesi için gösterilen çabaları izlemekle geçti.
Bir bakıma o bilginin yaygınlığının, hiçbir işe yarayamadığını anlamakla geçti. Bile bile, göz göre göre verilen kayıplara ağlamakla geçti.
Durmadan artan ölülerimizle ve bu akıl almazlığa tükenmez bir güçle direnen bazı gazetecilerin hepimize ilettikleri bilgilerle geçirilen bir eğitim süreciydi.
Bir dönemin sıkıyönetiminin, bir askeri cezaevinin, çeşitli dönemlerin adalet ve emniyet kurumları ile istihbarat birimlerindeki bazı görevlilerinin, çeşitli biçimlerde üzerimize saçtıkları karanlıklar içinde, yan yana aynı havayı soluduğumuzu bilerek geçen bir zamandı.

* Can kaybı acısı aşınmıyor
Ben, zaman aşımının işleyemeyeceği bir taraftaydım. Can kaybı acısının, hiç aşınmadığını bilenlerin tarafındaydım.
Hiç özür dilemeden af isteyen tetikçileri kurtarmak için gösterilen çabaları hayretle izledim..
Tanık ve kanıtların buharlaşabileceğini, dosyaların rahatça kaybolabileceğini iyice öğrendim.
Tetikçi ve tetikçi yandaşlarının ellerinde sallanan bayrağımızın uğradığı hakareti, sessizce seyrettim.
Katledilenlerin, “suçlu”, “hain”, “düşman” hale getirilmesi, kışkırtılmış tetikçi suçlarının biraz daha meşrulaştırılması için yalanlarla, atıflarla, olağanüstü bir hayal gücüyle bezeli kalın ciltli kitapları okudum, uzun televizyon programları seyrettim.

* Olanı görünmez kılma çabası
Üst üste yaşananlardan, bu kadar çok tekrardan sonra, üzerimize örgütlü ve sistemli şekilde püskürtülen bir karanlık olduğuna dair kanım, var olanı görünmez kılma çabasının kesinliğine dair bilgim netleşti, iyice kesinleşti.
Onlar, olanları gizlemeye çabaladıkça daha çok görünür oldular.
Bu imha işlemlerini görünmez kılma, meçhul etme, tarih derinliğine gömme çabasının milletimize sağladığı yarar neydi ki?
Birçok kişi, evlerinin veya işyerlerinin önünde, enselerinden, sırtlarından vurularak, bombalarla parçalanarak, alçakça kurulmuş pusularda can vermişti. Bu kayıpların nedeni neydi? Kimin savaş alanındaydık?
Otuz yıl önce “canavarın kuyruğu”, “buzdağının ucu” “karanlık güçler” gibi sözlerle idare ediyorduk, Uğur Mumcu gibi bir büyük aydınlatıcının çok daha önceden belirlediği kişiler, Susurluk Kazası'ndan sonra, dokunulmaz varlıkların isimleri haline dönüştüler.
Bizim körebe konumumuz ise bir türlü sona eremedi. Direncimizi görünür kılmak için, umuda yaraşır sözler etmeye gayret ettik. Beklentimizi dile getirmeyi, ortak sorumluluğun gereği bildik.
Yurt geneline baktığımızda, milli güvenlik, hukuk, demokrasi ve barış talebi olarak değerlendirdiğimizde, çok cılız âdeta folklorik nitelikte sayılacak hazinlikte törenlerle idare ettik, şarkılar söyledik, bol bol çiçek tükettik.

* Binlerin yokluğu, yok sayıldı
kullanGeçen yıllarla birlikte, binlerce ailenin, takvimin her gününü defalarca kaplayacak kadar çok kayıp verdiği ülkemizde, binlerce kişinin yokluğunun yok sayıldığını gördükçe, bir anlamsızlığın içine düştüm.
Bizim ülkemizde zararlı görülen veya birtakım amaçlar uğruna hedef seçilen insanlar, yok edilir. Ondan sonra, cinayetin ardında yatan gerçekler, karmakarışık edilerek sır haline getirilirken, kitleler çeşitli yönlere doğru güdümlenir. Bir yandan da öldürülenlerin bazıları için törenler düzenlenir. Sanatçılar katkı sağlayıp şarkılar okur, meslek kuruluşları paneller düzenler, mezar başlarına kar sıcak demeden her yıl gidenler olur.
Bu konudaki en anlamlı sözler, en açık bilgiler bir araya getirilip mikrofonlara söylenir. Zararlı olarak işaretlenen, imha edilmesine karar verilen kişilerin anısını, kimliğini yaşatmak isteyenler, bayraklara sarılı tabutların ardından “o ölmedi, yaşıyor” diyerek yürürler, onların “meşhur” olanlarının resimleri, heykelleri yapılır.
Otuz yıl boyunca yaşananların akıl almazlığı karşısında, gerçeklerden kopmamaya çalışırken bir sanal alanda olduğumuz izlenimine kapılmaktan kendimi alıkoyamıyorum.
Sonuçta, bütün bu törenlerin ve sözlerin, öldürmeye karşı durmak bakımından çok yetersiz kaldıklarını gördüm. Bir tür sahne duygusu oluştuğu izlenimi edindim.

* Kayıplara kimler ağlıyor?
İmha gününün, asıl anlamından uzağa savrulduğu, sonsuz bir iyi niyetle de olsa farklı bir şeye dönüştüğü, evcilleştiği hissine kapıldım. Acının şarkılarıyla oyalandıkça, olayla yüzleşme zindeliğini kaybediyoruz gibi bir kaygı duydum.
Kayıplara, hep birlikte ağlamadığımızı artık çok iyi biliyorum.
Biz ağlaşırken, birbirlerinden gurur duyan tetikçilerin naraları, öldüren tarafın, görevini tamamlama huzuru ve onuru içinde olduğunu bize defalarca hissettirdi. Bu görüntüler bize defalarca gösterildi. Suçlu kimdi, yargıç neredeydi, celladı kim görevlendirmişti?
Bütün bu karmaşa içinde otuz yıldır, bir türlü hukuk eksenine geçemediğimizin, geçemeyişimizin tanıklığını yapmaktayım.
Hep birlikte asıl bu hukuksuzluğu sorgulayabilseydik... Bütün o iyi niyetli çabalarımızı, enerjilerimizi birleştirip toplum olarak hepimizi ilgilendiren bu hukuksuzluğa karşı daha somut girişimlerde bulunabilseydik, olayların açığa kavuşturulmasını talep eden dilekçelerimizle, kendilerine görev atfedenlerin hukuk içindeki yerlerinin araştırılmasını talep edebilseydik...

* Örgütlü şekilde imha edildi
Binlerce kişinin yok edilişini görmezden gelmek yerine, içlerinden bazı saygınlık kazananları birer anı nesnesi, demokrasi, barış simgesi haline getirmek yerine, onların yine bizim yurttaşlarımız tarafından örgütlü bir şekilde imha edilmiş kişiler olduklarını vurgulayabilseydik...
Toplumda öldürmeye karşı olan tarafın şu anda gerçekleştirebildiği etkinlik, yaşanan çaresizliği genç kuşaklara miras olarak aktarmak, kendi içimizdeki bu düğümü çözememiş olmanın aczini paylaşmak oluyor.

* Ölülerin adını taşıyan parklar
Spor salonları, konser salonları, kültür merkezleri, kitaplıklar, üniversite derslikleri, yurtlar, çok sayıda okul, huzurlu anlar yaşamak için gidilen parklar, en şenlikli meydanlar, en geniş caddeler, çok sayıda sokaklar, parçalanmış delik deşik edilmiş yakılmış canların hiçbirinin gerçeğini yansıtmayan, sapasağlam duran heykeller... Hepsi öldürülmüş ölülerin adlarını taşıyorlar. Bizim öldürdüğümüz, bizim ölülerimiz.
Ölülerimizin adlarını biliyoruz ama henüz öldürtenlerimizin adlarını öğrenemedik. Hangi savaş meydanında olduklarını bilmeden, ansızın canları alınanların, nasıl öldürüldükleri, resmi kayıtlara geçecek biçimde açıklandığı zaman, tüm suçlular adil bir şekilde yargılandıkları zaman hep birlikte bir dönüşüm yaşayıp özgürleşerek bu büyük anlamsızlıktan kurtulacağız.

Facebook Twitter Yahoo Google Linkedin Stumbleupon Delicious

*

*


*