Kâbus senaryoları, gerçekler ve medya (YORUM)

Kâbus senaryoları, gerçekler ve medya (YORUM).5692
  • Giriş : 19.06.2007 / 00:40:00

Çok önemli bir hadise olmadıkça gazete manşetleri aynı olmaz; herkes kendi "özel bilgisi"ni manşet yapmak ister.

Facebook Twitter
Yazı Boyutu:


Ne var ki bazen bütün gazeteler bir olaya kilitlenir. Cumartesiye ait gazeteler öyleydi. Hemen hepsi Amerika'da yapılan bir toplantıya ayrılmıştı.
Hudson Enstitüsü tarafından hazırlanan programda Türkiye üzerine üretilen kâbus senaryoları konuşulmuştu. Neler yoktu ki senaryoda? 18 Haziran'da canlı bomba Beyoğlu'nu kana buluyor, patlama sonucu 50'den fazla insan ölüyor, eylemin PKK tarafından yapıldığına dair dedikodular yayılıyor, saldırganın Kuzey Irak'la bağlantısı ortaya çıkarılıyor...

Senaryo bu kadarla da sınırlı değil. Kâbus devam ediyor. Mesela 24 Haziran'da Anayasa Mahkemesi Başkanı Tülay Tuğcu'ya suikast düzenleniyor. Tüm bunlar yaşanırken kitleler (senaryo gereği) sokaklara dökülüyor, laiklik yürüyüşleri düzenleniyor, hükümet protesto ediliyor, falan filan... Senaryonun sınır ötesine yönelik askerî hamle gerektirecek ayrıntıları da var. Mesela saldırganın Kuzey Irak'ta değil de Suriye'deki Hizbullah kampında eğitildiği ortaya çıkarılır, İsrail ajanları ile PKK yetkilileri fotoğraflanır ya da görüntülenir, peşmergelerin arasından Amerikan askerleri çıkar...

Türkiye çetelerin üzerine gidemiyor

"Böyle saçmalık olur mu?" dediğinizi duyar gibiyim. Doğru, bu kadar absürd laf bir araya getirilmez. Ancak düşünce kuruluşları bazen böyle şeyler yapıyor ve buna beyin fırtınası diyor. Lakin bu seferki fırtınanın şaşırtıcı, üzücü, kuşkulandırıcı yanları bulunuyor. Her şeyden önce verilen tarihler ve muhtemel senaryolar, genel seçimlerden hemen önce konuşuluyor ve konuşmalar senaryoyu gerçekle iç içe geçirecek gelişmeler eşliğinde yapılıyor. Demek o ki, konuşulan kâbus senaryolarının bugün yaşanan bazı olaylarla örtüşmesi kuşkulara sebep oluyor.

Washington'da kâbus senaryosunun aklın hudutlarını zorlayan ayrıntıları tartışılırken İstanbul'da bir gecekonduya baskın düzenlendi. 27 el bombası, çok sayıda TNT kalıbı ele geçirildi; emekli Astsubay Oktay Yıldırım, Mehmet Demirtaş ve Ali Yiğit tutuklandı. Ardından adı Danıştay saldırısına da karışmış eski Yüzbaşı Muzaffer Tekin gözaltına alındı. Bahsi geçen kişilerin kendilerine kuvvacı adını yakıştırdıkları, ulusalcı eylemlerde önde yürüdükleri biliniyor. Bahsi geçen kadronun, adı Susurluk olayına da karışan emekli Tuğgeneral Veli Küçük'le ilişkisi de herkesin malumu. Çoktandır benzer olaylarda benzer isimler zikrediliyor; ama bu kişiler hakkında herhangi bir hukukî işlem yapılamıyor.

"Canım n'olmuş yani; her yerde böyle örgütler olur" denilerek mesele basit ve lokal bir çerçeveye sıkıştırılabilir. Hatta gecekonduda yakalanan bombalar ile Cumhuriyet Gazetesi'ne atılan bombaların aynı tip olmasının bir tesadüf olduğu da iddia edilebilir. Daha ötesi, bombaların Ordu malı olduğuna dair iddianın mahkemede değerlendirilmediği, avukatların itirazına rağmen konunun araştırılmadığı ve soruşturmanın bu faslının kapatıldığı üzerinde durulabilir. Ancak kâbus senaryoları dünyanın öbür ucundan yazılıp çizilirken ortaya çıkan çete(ler)in görmezden gelinmesi üzerinde derinden derine düşünmek gerekiyor.

Gerçek şudur: Son yıllarda ortaya çıkan çetelerin üzerine yeterince gidilmedi. Devletin ilgili ve sorumlu kurumları çete testinden sınıfta kaldı. Susurluk olayı sırasında kıyametleri koparan medya, çeteleşme konusunda bilinmeyen bir nedenle suspus oldu. Araştırmacı gazeteciliğin yerini kimi zaman karıştırmacı gazetecilik aldı. Ortaya çıkan çeteler illegal bir örgütlenmeyi bangır bangır bağırırken olayın magazinsel boyutunda keyif çatanlar oldu. Mesela Sauna Çetesi'nin emekli emniyet genel müdür vekili; özel harpçi subaylar ve mafya bağlantısı ortadayken medya Sauna işletmecisinin magazin yanlarına ve olayda ismi geçen İbrahim Tatlıses'e takılıp kaldı.

Çete bir değil ki! Bursa'da yakalanan çete, Eryaman'da ele geçirilen grup, Şemdinli'de yaşanan vahim olaylar. Danıştay saldırısındaki gizemli işbirliği, Hrant Dink cinayetindeki derin bağlantılar... Film devam ediyor. Geçen haftaki olaylar Ümraniye'de bir gecekondu baskınıyla sürdü. Önümüzdeki haftalarda hangi çeteler nereden çıkar bilinmez; ancak bilinen bir şey var: Türkiye üzerine karanlık oyunlar oynanıyor ve Türkiye'yi istikrarsızlığa sürükleyecek senaryoların üzerine gidilemiyor. Son aylardaki gelişmeler bunun apaçık delilidir. Çete davaları birer birer düşürülüyor, iddianameler değiştiriliyor, ceza talepleri azaltılıyor, davalar çete kapsamından çıkarılıyor... Düşünebiliyor musunuz en meşhur çete davasında trafik kazaları oluyor, bazı dosyalar yırtılıyor, güya o dosyaların yerine başka yerde bulunan kopyalar konuyor da bütün gelişmeler Türk basınında yer almıyor ya da alıyormuş gibi gösterilip küçük sütunlara sıkıştırılıyor...

Medya, çeteleri görmezden geliyor

Türkiye, demokrasimiz açısından hayati önem taşıyan bir seçime doğru gidiyor. 22 Temmuz seçimleri öncesinde yaşanan bazı olaylar kamuoyunda şüphelerin oluşmasına neden olmuştur. Artan terörün üzerinde kocaman bir soru işareti bulunmaktadır. O yüzden her kim terör olaylarından rant elde etmek isterse umduğunu bulamayacaktır. Değişik çevrelerde birtakım "gizli toplantılar" düzenlenmesi, orada istikrarsızlık adına kâbus senaryolarının dile getirilmesi, tam bu konuşmalar devam edip giderken bazı çetelerin gizlenemez hale gelmesi oldukça düşündürücüdür. Kamuoyunu manipüle etmeye yönelik tezgâhlar yeni değil; öteden beri psikolojik harp uzmanları bu tür yollara başvurur. Ancak bu sefer mızrak çuvala sığmıyor; Türkiye'yi bambaşka yerlere taşımak isteyenler, kendilerini gizlese bile niyetlerini gizleyemiyor. Nokta Dergisi'nin ortaya attığı bilgi ve belgeler birer birer doğrulandıkça Türk basınının çeteler ve sivil görünümlü yapılanmalar hakkında suskunluğa bürünmesi kamuoyundaki şüpheleri artırıyor. Oysa bugün kayıtsız-şartsız demokrasi günüdür. İnsanları korkutarak, endişelendirerek, sindirerek bir yere varmak mümkün değil...

EKREM DUMANLI

Facebook Twitter Yahoo Google Linkedin Stumbleupon Delicious