'Kana'dan sonra şiir yazılamaz!

  • Giriş : 09.08.2006 / 00:00:00

Lübnan, çocukların, kadınların, kurşunla, bombayla, mayınla parçalanarak, bölünerek, hiçbir canlıya reva görülemeyecek muamelelerle öldürüldükleri yerin adı.

Facebook Twitter
Yazı Boyutu:


Uçaklar yerden yedi ila on bin metre yukardan giderler. Oradan aşağıya baktığınızda şehirler bir avuç, evler bir nokta görünür. İnsanlar mı? Onlar görünmez, sadece var olduklarını biliriz.

Aşağıdaki topraklar, göller, ırmaklar, şehirler hemen her yer insanoğlundan nasibini almıştır, insanoğlunun eli her yere dokunmuştur, ama aynı insanoğlu yerden sadece yedi bin metre yukarıdaki bir bakışa kendi varlığının dolayımsız bilgisi sunamaz. İnsanların var olduğunu düşünmekle gerçek insanların varlığına şahit olmak aynı değildir. Birincisi genelleştirilmiş bir fikir, ikincisi canlı olmanın her haline dokunan bir kavrayış biçimidir. Ne yazık ki insanın dünyaya karşı böyle bir dili, böyle baktığı bir konumlanma durumu var. Bunun en bariz örneklerini de savaşlar ortaya koyuyor.

Ama tuhaflık şurada ki, tüm bu “büyük açıklamalar, önemli tespitler, sözlerin ikna edici düzeni” savaşı meşrulaştırıyor, öldürülen insanlar karşısında sergilenen duyarlılıkları bir tür naiflik olarak görüyor, savaşı destekleyen paradigmayı doğallaştırmaya hizmet ediyor. En çıplak, en yalın ve acımasız gerçek, savaş söz konusu olduğunda adı, dini, ülkesi belirsizleşerek sadece kurban durumuna gelen insanın, tam da bu yüzden adı, dini, ülkesi ne olursa olsun tüm insanlar için kavranabilir bir bakış açısını kanıyla ortaya koymasıdır. Gerçek, çocukların, kadınların, kendilerini savunamayanların, kurşunla, bombayla, mayınla parçalanarak, bölünerek, hiçbir canlıya reva görülemeyecek muamelelerle öldürülmeleridir. O yüzden, savaşın ne olduğunu onun dehşetini saklayarak değil, aksine barizleştirerek, daha görünür kılarak, sözleri açık bir yaradan dökülen kana dönüştürerek ortaya koymak gerekir.

Savaştan enstantaneler

Ortadoğu’daki savaş demeye insanın dilinin varmadığı bu tek yanlı saldırı, bu dijital aletlerle insanları öldürme, evleri yıkma, santralleri uçurma kirli eylemleri, savaşa ilişkin üretilen tüm sözlerin ötesinde, lehte ve aleyhteki tüm tezlerin ötesinde, insanlığa karşı trajik bir ironi olarak sürüyor. İroni, çünkü İsrailoğulları bugün iki bin yıllık tarihi kurgularının dayandığı tüm mazlumluk temalarını ters yüz ediyorlar, kendi hikayelerinin zalimlerinden rol çalıyorlar. Öte yandan insanlık üzerine, özgürlük üzerine, hayatın kutsallığı üzerine bunca söz edildikten ve bunlar adeta Batı medeniyetinin bir omurgası gibi takdim edildikten sonra yaşanan trajedi karşısındaki bu suskunluk, eleştirilerde bile sunulan utangaç destek bu ironinin bir başka yönünü oluşturuyor.


Ortadoğu’da İsrail’in havadan ve karadan yürüttüğü saldırılarda ne kadar kişinin öldüğüne dair her gün tahmini rakamlar veriliyor. Mesela ölen sivil sayısı sekiz yüzü geçti, deniliyor. Sayılar, her bir sayısının bir insana karşılık geldiği bilgisini on bin metre ötenin belirsizliğine bırakıyor. Sayılar, insanların cansız bedenleri üzerine bir örtü çekip onları şekilsiz bir yığına dönüştürüyor. İsrailli yöneticilerin ise bu ifadeye dahi tahammülleri yok. Hiçbir risk olmaksızın, adeta tatbikat yapar gibi uçaklarla şehirleri bombalamanın adını savaş koyan bir akıl, bunun sonucu olan “sayıları” da zafer hanesine yazıyor olmalı. Kana’daki çocuk katliamı sonrasında dahi içine düştükleri sessizliğin ardında, “Savaşlarda olur böyle şeyler” tavrı var. Depremle yıkılmış gibi duran bina enkazının altından çıkartılan toza ve kana bulanmış cansız çocuk bedenleri belli ki İsrailli yöneticilerin kamusunda herhangi bir söze tekabül etmiyor.

Öldürülen sivilleri er veya geç Hizbullah’ın saflarında yer alacak insanlar olarak gören, “her türlü ihtimale binaen” hiçbir sınır çizmeksizin bölgedeki tüm insanları hedefine yerleştiren bir akıldan çocuklara özel muamele beklenebilir mi? Oysa biz Nazi savaş makinesinin her şeyi yakıp yıkan ölümcül kudretiyle, Nazilerden saklanan küçük bir kızın duyarlılıkları arasındaki çelişkinin, tarihteki tüm saflaşmalara sınır çizen o en eski çelişkinin karşısında, geç kalmış, yetişememiş, o kızı kurtaramamış herkes adına utançla davranarak, bugün elimizden gelen yegane davranışla Anna Frank’ın hatıra defterini gözyaşlarıyla okumuştuk. Bana öyle geliyor ki, Anna Frank’ın defterini, Sophie’nin zorlandığı seçimi, Auschwitz’in dikenli tellerini, fırınlarını zihnine yazan, bunlar karşısında acı çeken bugünkü İsrailli yöneticiler dahil hiç kimse Filistin’i, Lübnan’ı kana bulayamaz. Ama tüm dünyanın şahit olduğu gibi her gün İsrail uçakları “hedeflerini buluyor”, “sivil görünümlü Hizbullah üyelerini etkisiz hale getiriyor”, hatta “gelecekteki Hizbullah güçlerini de cezalandırıyor”sa, bunlara karar verenlerin holocastla ilişkileri de asla insani bir boyutta olamaz. Onlar için geçmişin acı verici anıları, bugünkü siyasi hesapların, ulaşılacak hedeflerin sadece “teknik ve stratejik destekleri”dir. Onlar bugün ellerindeki çocuk kanlarıyla aynı zamanda Anna Frank’ın katili olmuşlar, Auschwitz fırınlarına odun taşımışlardır. 1942’de Batı medeniyetinin, insanlığın Nazi çizmeleri altında ezilmesine dayanamayarak intihar eden S. Zweig, eminim ki bugün Lübnan’da yaşanan dram karşısında da aynı umutsuzluğu yaşardı. Popper’ları, Wittgenstein’ları, Freud’ları, Mann’ları, Adorno’ları, Benjamin’leri yetiştirmiş bir ulusun içinden bugün böylesine bir vahşetin aktörü olan yöneticilerin çıkması nasıl anlaşılabilir?

Yanlış yaşam doğru yaşanmaz

Adorno’nun Minima Moralia kitabından en çok alıntılanan sözü “Yanlış yaşam doğru yaşanmaz”dır. Bu söz, bugünkü savaş bağlamında yeni anlamlara yol veriyor ve kendini yanlış kurgulayan bir devletin doğru işler yapamayacağı hususunun altını çiziyor. Elbette İsrail’in içinde de bu savaşa karşı çıkan, barış için çalışan insanlar var. Ancak bu yöneticiler ihtilalle değil seçimle geldiler, karar ve tercihlerinde bir çoğunluğu yansıtıyorlar. Açıkçası herkes için tarihî akrabalık bağı kan ve soy üzerinden gitmez, akrabalık bağını kuran, insanlık karşısında alınan tutumun niteliğidir. Bugünkü İsrailli yöneticiler Nazilerin mirasçısıdırlar ve tarihin akrabalık galerisinde onların hemen yanında yerlerini alacaklardır. Kana’daki çocuklar, Filistin’de Lübnan’da kana ve ateşe boğulanlar ise Nazi toplama kamplarındaki kurbanlarla kardeştirler, onların duyarlılıklarının izlerini sadece bugünkü haber ve görüntülerde değil, aynı zamanda tüm mazlumların anlatılarında buluruz.

Yine Adorno, “Auschwitz’ten sonra şiir olabilir mi?” demişti. Sakatlanmış insan soyunun bu korkunç vahşeti tarihin tek örneği değil. Adorno’nun mirasçısı olarak, Kana’daki katliamdan sonra hiçbir sanat üretiminin temsil yeteneği olamayacağını, tek tesellinin acıyı daha ağırlaştıran, daha yakıcı hale getiren ağıtlarda bulunabileceğini, çünkü sadece onların modernleşmenin karanlık yüzüne ait bu kana karşı geçmişin kolektif sığınaklarını bize sunacağını söylüyoruz. “İnsanlık” dediğimiz o “şey” her ne ise, ancak güçlü savunucuları olursa var olabilir. Hayatın somut yüzündeki günahlara karşı ancak zihni kurmacalar dünyasında hayat bulabilen bir kavram haline gelmiş bir “insanlık”ın karşılığı gerçekten de sadece “şey”dir.

Savaş sürüyor, insanlık daha soyut bir düzleme çekiliyor, vahşete karşı insanlığın değil yine gücün öne çıktığı bir dünyaya doğru sürükleniyoruz. Bu aklın ve bu ilişki biçiminin dünyayı yeni felaketlere sürüklemesine kimse şaşırmamalı.

Facebook Twitter Yahoo Google Linkedin Stumbleupon Delicious