Kitaro'nun bilinmeyen iki yönü

Kitaro'nun bilinmeyen iki yönü.10327
  • Giriş : 16.04.2008 / 08:40:00
  • Güncelleme : 16.04.2008 / 08:39:37

Kitaro'yla 1999'da yapılan röportajı hayranlıkla okuyacak, onu anlayacaksınız.

Facebook Twitter
Yazı Boyutu:


Bütün dünya gibi Türk halkı da Kitaro’nun adını en belirgin şekilde ilk kez İpek Yolu belgeseli ile duydu.



Belgeselle birlikte bestesini Kitaro’nun yaptığı dizi müziği büyük beğeni topladı ve uzun süre Türkiye dahil çoğu ülkede yayınlandı. Kendi hayat çizgisinin uzandığı Asya’dan Amerika’ya, dünyanın her yerinde geniş hayran kitleleri olan Kitaro’nun albümleri, milyonu aşan satışıyla sınıfının “Topten” listelerinde her zaman en üstte. Televizyon ve radyolarda fon müziği olarak genellikle onun eserleri kullanılıyor.

“KİTARO KATEGORİSİ”

Kitaro’yu, müzik dünyasındaki son hareketlerden “New Age” müziğin seçkin isimlerinden biri ve belki de en ünlüsü olarak tanımlamak kolay bir yol olacaktı ama Kitaro bunu reddediyor. Sınıflandırmanın, bir kalıba sokmanın, müziğinin ufkunu daraltacağından çekiniyor. Ve ekliyor: “New Age ayrımı yaklaşık 20 yıl önce oluştu. Bense bu müziği yıllardır yapıyorum ve New Age olsun diye yapmıyorum. Müzik dünyasında da artık bazı şeyler değişmeli, tarzlar yeniden ele alınmalı. Bir isim takma, bir kategoriye ayırma mecburiyeti varsa başka bir isim versinler” diyor ve gülerek şu ismi koyuyor: “Kitaro kategorisi...”

Bazı müzik eleştirmenleri daha yakın benzetmelerle, Kitaro’nun müziğine “ses resimleri” ya da “zihin müziği” tanımını getiriyorlar. Kitaro ise şöyle diyor: “Bir ressam doğaya bakar, fırçasını renklere batırarak tablosunu yapar. Ben de doğaya bakıyor, fırçamı seslere batırıyor ve melodilerle bir kainat tablosu yapmaya çalışıyorum.”

“KİTARO’NUN SESİNE YALNIZKEN ULAŞABİLİYORUM”

Doğal ve orijinal müziğini herhangi bir grup içine almak, “şunlar gibi” diyebilmek, dolayısıyla izah etmek gerçekten de zor. İpek Yolu ve Dance of Sarasvati gibi her kesimden insanın hayranlıkla dinlediği eserleri olduğu gibi, ilk defa duyanların burun kıvıracağı türden parçaları da var Kitaro’nun. Bazen klasik, bazen rock ve hatta bazen metalik, bazen de tasavvuf müziğini andırıyor. Kuş, böcek, rüzgar, dalga efektleri, bebek ağlaması.. doğal ve mistik olan herşeyi eserlerinde bulmak mümkün.


     
Amerika’da, içinde orman ve bir de göl bulunan dev bir arazinin içinde, misafir kabul edilmeyen bir evde yaşıyor Kitaro. “Doğa ile içiçe olmaktan mutluluk duyuyorum. Sessizlik içinde, huzurlu ve yalnızım. Bestelerimi orada yapıyorum. ‘Kitaro’nun Sesi’ne yalnızken ulaşabiliyorum. Müziğimi doğa ile paylaşıyorum ve tabii doğa da kendi müziğini benimle paylaşıyor” diyor.

“KENDİMİ MÜZİĞİMLE İFADE EDİYORUM”

Asosyal ya da kibirli değil, aksine sıcak ve mütevazı. Anlaşılmama değil üretebilme endişesinden kaynaklanıyor yalnızlık isteği. “Bazı seneler hiç konser vermiyorum. Verdiğim yıllarda ise sayısı 5’i bulmuyor. Kendimi müziğimle ifade etmeye çalısıyorum ve konuşmaktan çok hoşlanmıyorum.” İnzivada geçen hayatına bir de sanatçı hassasiyeti eklenince bugüne kadar Kitaro ile röportaj yapabilen gazeteci sayısı bir elin parmaklarını geçmemiş.

Gece yarısı biten Washington’daki konseri sonrasında salonun arka çıkış kapısında karşıladık Kitaro’yu. Bize geleneksel Japon samimiyeti ile yaklaştı. Türk olduğumuzu ve bu konser için geldiğimizi öğrenince sevindiğini ifade ederek, Türk hükümetinin kendisini bir kaç kez davet ettiğini, gelmek için fırsat bulamadığını söyledi. Röportaj isteğimizi ilettik reddetmedi, fakat menajerine havale ederken çok istekli olmadığı anlaşılıyordu. Hemen o gece New York’a hareket ettiler.

Washington’da başlayan “New Millineium” konser serisi; New York, Chicago, Philadelphia, Atlantic City ile devam edecek ve Los Angeles’da noktalanacaktı. Menajeri Michael Nachtigal ile yoğun telefon trafiği yaşadık. Sürekli hatırlattığını ama müsait olmadığını söyleyerek kabul etmediğini söyledi. Bu arada New York, Chicago ve Philadelphia konserleri geçti. Atlantic City son şansımızdı zira Los Angeles Amerika’nın diğer ucundaydı ve Kitaro, Colorado’daki evine çekilince bir daha ne zaman çıkacağını kimse bilemezdi. Israrımız sonunda, Atlantic City için Kitaro’dan söz aldığı haberini menajerinden öğrendik.

BAŞARISI TESADÜF MÜ?

Kitaro, bizimle görüşeceği günden bir gün önce kendisine telefonla ulaşmak isteyen bir muhabirin anlamsız sorularına sinirlenerek telefonu kapatmış. Michael Nachtigal bu talihsiz hadiseyi bize anlatıp “Bundan sonra sizinle görüşeceğini hiç sanmıyorum” dediğinde bulunduğumuz yere 4 saat mesafedeki Atlantic City için yeni yola çıkmıştık. Hayal kırıklığına uğradık ama geri dönmedik. Ve gördük ki Kitaro da sözünden dönmemiş.

Amerika’nın Las Vegas’’tan sonraki ikinci büyük kumar merkezi olan Atlantic City, korku filmlerindeki hayaletler şehri kadar sessiz, loş ve hareketsizdi. Ancak dev binalarda dışarıdakinin aksine bir hayat yaşandığını konserin olacağı otelin içini görünce anladık. Konsere dört saat vardı. Salonu bulmak zor olmadı. İçine bakmak için girdiğimizde, hiç bir başarının tesadüf olmayacağı gerçeği bizi bekliyordu. Kitaro, tüm ekibi ile birlikte prova yapıyordu; ama her bir personeli, sesi, yankıyı, müzik aletlerini, ışığı, sahnede ne varsa herşeyi tek tek kontrol ederek. Önce Washington’da şimdi de burada karşılaştığımız 3 TIR eşya ve insan bu konser için buradaydı. Menajeri Nachtigal, salonda hareket etmeden, ilk eserde hiç fotoğraf çekmememizi, sonrasında ise flaş kullanmamak şartıyla çekmemizi rica etti. Kitaro’nun konsantrasyona girebilmesi için ilk eser bitene kadar deklanşör sesine bile tahammülü olmadığını söyledi.

MİRAS DEĞİL, ALIN TERİ!

Atlantic City’de, Trump Marina otelinin konser salonundaki bu muhteşem konseri sonrasında sorularımızı cevapladı Kitaro.

Şu anda 46 yaşında bulunan Kitaro’nun müziğe ilgisi lise yıllarında gitarla başlamış. Çoğu müzisyenin aksine sanatı miras değil. Orta Japonya’nın Toyohashi bölgesinde, tarımla uğraşarak hayatını kazanan taşralı bir ailenin çocuğu. “Bestelerimde doğayı sıkça işlemem ve doğaya düşkünlüğüm ailemden geliyor ama müziğim değil” diyor.

Asıl adının Masanori Takahashi olduğunu öğreniyoruz. Herkesin tanıdığı Kitaro adının ilginç hikayesini şöyle anlatıyor. “Lise yıllarında sınıf arkadaşlarım ile kurduğum Albatros müzik grubunda bana bu ismi taktılar. O yıllarda Japonya’da çok popüler olan bir çizgi film kahramanının ismi idi Kitaro ve ‘mutlu adam’ anlamına geliyordu. Ben de zamanla benimsedim ve değiştirmeyi hiç düşünmedim.”

‘SETU’ YANİ ‘KÖPRÜ’

O yıllarda daha çok doğa ile ilgili yazdığı bazı şiirleri Albatros’ta bestelediğini anlatıyor. Girdiği nostaljiyi sürdürmek istiyoruz. Kendisine “köprü” anlamına gelen ‘setu’ lakabı ile hitap eden hocasını sorunca duygulanıyor Kitaro. “Evet bana hep ‘setu’ derdi. Hayatım boyunca onu yanıltmamaya çalıştım. İnsan ve doğa arasında, doğu ve batı, eski ve yeni arasında köprü olmaya çalıştım. Hatta diller, dinler ve ırklar arasında... Ne kadar başarabilirsem o kadar mutlu olacağım.”

Çoğu kişinin sandığının aksine Kitaro bekar değil. Başından iki kez evlilik geçmiş. İlk eşinden bir kızı var. Şimdiki eşi Keiko Takahashi orkestrasında görevli ve eserlerin ruhunu oluşturan keyboardlardan birisini çalıyor.

‘Kitaro’nun Sesi’ni ne zaman ve nasıl bulduğu sorumuzu önce kısaca cevaplıyor: “Müziğe başladığım yıllarda başkalarının bestelerini çalıyordum. Sonra kendi bestelerimi yapmaya başladım. Şimdi yaptığım ise kendimi bestelemek.” Ve sonra devam ediyor: Gençlik yıllarımda Avrupa’da tanıştığım Klaus Schulze ve ekibi Tangerine Dream’in büyüleyici müziği, özellikle Schulze’nin syntheseizer kullanarak ürettiği sesler müziğe bakışımı kökten değiştirecek kadar derinden etkiledi beni. Ülkeme döndüğümde herşeye yeniden başladım.”

“İLHAMIM DOĞADAN, İNSANDAN DAHA ÇOK”

Kitaro gece yarıları uyanıp beste yapıyor muydu? Önce kendisini ve sonra da onu dinleyenleri başka gezegenlere götüren ilhamlar nereden geliyordu? Bu klasik sorumuza “Doğa benim en büyük ilham kaynağım. Güneşin doğuşu, batışı... Zaten doğada yaşıyorum. Seyrediyor ve dinliyorum. Bazen bir kuş sesi ilham veriyor bana. Yaprakların hışırtısı bir beste oluveriyor. Gece, gökyüzü ve yıldızlar... Doğa, herşeyden daha fazla doğa. İnsanlardan çok ilham aldığımı söyleyemem” cevabını veriyor Kitaro.

Can alıcı sorumuzu ise tebessümle cevaplıyor: “Evet, beste yaparken ve eserlerimi çalarken gözlerimi sürekli kapıyorum. Ancak böylelikle kendimi hür ve başka bir dünyada hissediyorum. Bir de benim için kolaylık oluyor, hata yapmamak icin kapıyorum gözlerimi. Gözlerim açık olunca hata yapıyorum.”

“YENİ VE FARKLI SESLER ARIYORUM”

Bir yandan teknolojinin son imkanlarını kullanırken diğer yandan çoğu müzisyenin bile ismini bilmediği eski müzik aletlerini hâlâ kullanmasının sebebini “Eski ve yeniyi birleştirerek bir stil gerçekleştirmeye çalışıyorum. Yeni ve farklı sesler arıyorum” şeklinde açıklıyor. Dünyada etnik müziğe artan ilginin de insanların farklılık arayışından kaynaklandığını, müzik yapımcılarının bu arayışa ilgisiz kalamadığını ifade ediyor.

Peki Kitaro’nun kendisi en çok ne tür müzik dinlemeyi seviyor? “Kesinlikle geleneksel müzik” diyor. “Ama müziğin her türlüsünü seviyorum. Klasik müziklerde huzur ve derinlik, rockda ise enerji var.”

“KOSOVA: İNSANLIK SUÇU”

Eserlerinde doğaya ve insanlığa çağrıda bulunmasından bahisle günümüzü nasıl değerlendirdiğini, bir sanatçı olarak nereye varmak istediğini, beklentilerini sorduk. “Hayat felsefem doğal ve sade olmak” diyor Kitaro. “Günümüz insanının sahte idealler peşinde koşarak doğal benliğinden ve gerçek huzurdan uzaklaşmasını kabul edemiyorum. Çatışmalar, ruhi hayattan ayrı kalınmasından kaynaklanıyor. His, ruh, yardımlaşma, paylaşma.. İnsanlar ne kadar ilgisiz bu yüksek değerlere! Kendi tatminlerinden başka bir şey düşünmüyorlar. İçi boş ve geçici mutluluklarla kendilerini aldatıyorlar. Ne yazık ki bütün dünya gibi kendi vatandaşlarım da bu fırtınaya kapılmış durumda. Hayatlarını rekabet yönlendiriyor. Fakat herşeye rağmen insanların sonunda doğruyu bulacakları ümidiyle yaşıyorum ve eserlerimde bunu seslendirmeye çalışıyorum.”

Sohbetimizin bu yerinde Kosova’yı soruyoruz Kitaro’ya. “İnsanlık suçu” diyor. “Kötü, çok kötü, ne istiyorlar anlayamıyorum. Bunu yapmak zorundalar mı? Söyleyebileceğim tek şey: Savaşı durdurun... Kosova halkına destek olmak için gidip orada bir konser vermeyi çok isterdim ama görebildiğim kadarı ile böyle bir ortam yok.”

“THINKING OF YOU”

New Age dalında Gaia Onbashira albümü ile Grammy müzik ödülüne aday gösterilmesinden bahsediyoruz. Bilindiği üzere ödülü Kitaro değil, Clannad almıştı. “Ödül almak ya da almamak benim için fazla bir şey ifade etmiyordu ama aday gösterildiğim için mutluyum” diyor.

Daha önce Jon Anderson ve Nawang Kechog gibi sanatçılarla bir kaç ortak yapımı olan Kitaro şu anda böyle bir çalışma içinde olmadığını fakat bunu istediğini ve ileride düşünebileceğini ifade ediyor. Son çalışmaları ile ilgili sorumuza hayranları için bir müjde ile cevap veriyor: “Büyük ihtimalle bu yılın eylül ayı içinde yeni bir albüm çıkarıyorum. Bugün konserde bir parçasını dinlediğiniz bu albümün adı ‘Thinking of you’ (Seni Düşünüyorum) olacak.”

KİTARO’NUN BİLİNMEYEN İKİ YÖNÜ

Çok bilinmeyen iki yönünü de soruyoruz Kitaro’ya. Bunlardan birincisi bu sanatçı ruhlu insanın bize göre kişiliği ile pek örtüşmeyen bir başka işi ve becerisi. Kitaro lisanslı bir havai fişek yapımcısı. Japonya’da geleneksel gösterilerde bir uzman olarak yapıyor bu işi. Gülerek anlatıyor: “Japonya’da 50 kişilik bir ekibim var. Çocukluğumdan kalma bir merak bu. Bambu kamışlarının içi barutla doldurularak yapılıyor bu fişekler. Çok yükseklere kadar uçarak kıvılcımlar saçıyor. Tabii bilmeyenler için tehlikeli.”

Diğeri de şu: Kitaro, her yıl Fuji dağının eteklerinde geleneksel Japon davulu olan ‘Wadaika’yı bütün bir dolunay gecesinde sabaha kadar çalıyor. Sesi kilometrelerce uzağa ulaşan bu dev davulları fasılasız çalarken eli kanıyor, kimi zaman bayılıyor ve ayılınca devam ediyor. “Bu yıl eylül ayında olacak dolunay gecesi” diyor. “Bu benim tabiata olan teşekkürüm olarak anlaşılmalı. Ne politik, ne ekonomik, ne de başka hiç bir anlamı yok.”

Türk halkı dahil Müslümanların müziğini severek dinlemesini müziğinin evrensel olmasına bağlıyor Kitaro. “Aralarındaki farklılıklar beni ilgilendirmiyor, bütün insanları bir millet olarak görüyorum ve müziğimi bu tek millet için yapıyorum. Özellikle köklü geçmişi ve derin kültürü ile Türk halkının eserlerimi beğenmesi benim için başka bir sevinç kaynağı. Turkiye’ye ilk fırsatta gelmeyi, İstanbul’da bir konser vermeyi çok istiyorum. Tabii bu öncelikle imkan ve koordine gerektiriyor. Türklerden ricam, beni ve müziğimi dinlemeye devam etmeleri.”

BARIŞ: TÜRKİYE’NİN KİTARO’SU

Türk müziği hakkında fazla bilgisi yok. Geçtiğimiz aylarda kaybettiğimiz Barış Manço’dan bahsedince ve Japonya’da çok tanındığını duyunca yakından ilgilendi. “Bu yaşında vefat etmesine üzüldüm. Uzun saçları ve yaşıtım olarak meğerse o da Türkiye’nin Kitaro’su imiş” diyerek bir derginin Barış Manço kapağını başı hizasında tuttu ve resmini çekmemizi istedi. Derginin kendisinde kalmasını rica etti.

Konserde büyük efor sarfeden Kitaro bütün yorgunluğuna rağmen bize vakit ayırmıştı. Biraz sonra diğer konser için Atlantic City’den ayrılacaklardı. Ekibinin sabırsız bakışları röportajın artık bitmesi gerektiğini gösteriyordu. “Konuşmaktan çok hoşlanmayan, kendini müzikle ifade eden” bir insan için bu kadar söz bile belki çoktu. Teşekkür ederek ayrılırken Türk tasavvuf ve özgün müziğinden iki seçkin CD albümünü kendisine hediye ettik.

Kendisi ufak tefek ama müziği dev olan bu mütevazı insanın, hiç de mütevazı olmayan müziği kulağımızda, ne yazacağımız düşüncesi aklımızda otelden ayrıldık.

Arkamıza dönüp baktığımızda o da menajeri ile birlikte ayrılmak üzere danışmada bulunuyordu. Elindeki dergimizle bize uzaktan el salladı.

“Güle güle Kitaro.” Hangi gezegene gidiyorsan...

NOT: Baştan sona vefalı beraberliği ve mükemmel İngilizcesi ile bu röportajda büyük emeği bulunan Talha Saraç’a, Kitaro’ya soru teklifleri için Barış Özcan, Yalçın Çetinkaya, M. Nedim Hazar ve Niyazi Çetin’e teşekkürler.

Facebook Twitter Yahoo Google Linkedin Stumbleupon Delicious