Kraliçe'den nostalji şarkıları

  • Giriş : 10.03.2007 / 00:00:00

Nedenini bilmeden sevdalandığımız her kişiye şöyle seslenilmeli aslında: Seni sevmek nostaljik bir şarkının yeni bir versiyonunu duymak gibi ey yar!

Facebook Twitter
Yazı Boyutu:


Türk Sanat Müziği’nin nostalji kraliçesi yeni albümü ile nasıl da tercüman oluyor bu hislerimize.

Türk sanat müziğinin Nostalji Kraliçesi Muzazzez Ersoy, ‘gönül dostları’na yeniden nostalji şarkılarıyla sesleniyor. ‘Kraliçeden Nostaljiler’ adını taşıyan albümün daha ilk parçası ‘Boş Çerçeve’, müzikseverleri yüreğinden yakalıyor. “Artık bülbül ötmüyor/Gül dolu pencerede/Yalnız hatıran kaldı/Boş kalan bu çerçevede” Gerçekten ne de çok özlemişiz bu sesi, bu şarkıları...

Nedenini bilmeden sevdalandığımız her kişiye şöyle seslenmeli aslında: Seni sevmek, nostaljik bir şarkının yeni bir versiyonunu duymak gibi ey yar! Esas sevdiğim şarkı mı yoksa şarkıcı mı anlayıncaya dek bir bakmışım, her ikisine de bayılıyorum!

Muazzez Ersoy’un son “nostalji”sini dinlediğimde aynen böyle oldu. İstiklal Caddesi’ndeki “nostaljik müzik konsolosluğu” Karakedi Plakçılık, bir “güleryüzlü satıcı” hamlesiyle “Kraliçe”nin albümünü CD-çalar’ıma transfer etmişti. İlkin objektif mesafemi koruyayım dedim; ama “Babuba” türküsünün dokuz-sekizlik ritmi ne mesafe bıraktı ne objektivite. Her bir elektro-bağlama rif’inde biraz daha dönüştüm: Muazzez Hanım’la sohbet edeceğimiz mekâna varıncaya kadar kafamdaki dönüşümüm tamamlanmıştı bile: Ben bu albümü sevdim. Sorularımı ise merakımdan soracağım: Repertuvarı nasıl oluşturdular acaba, bu “Kraliçe” unvanı nasıl ortaya çıktı ya da var mı Muazzez Ersoy’un bir çocukluk kahramanı, şöyle kakülünü sararmış plak kapaklarından hatırladığımız yapma isimli bir kadın şarkıcı mesela…

“Repertuvarı biz belirlemedik, halk belirledi.” diyor. Geçen yaz verdiği halk konserleriyle Türkiye’yi kelimenin tam anlamıyla “karış karış” gezen Ersoy, her gittiği yerde halkın, kendisinden albümünde söylemesini rica ettiği, minik kâğıt parçalarına yazıp, adını eline tutuşturduğu şarkıları derleyince ortaya böyle bir repertuvar çıkmış. Hemen aklıma yerleşen “Babuba”yı soruyorum, Makedon bir türküymüş, yine eline sıkıştırılan notlarda ismini görüp, türküyü duyunca çok sevmiş. Zaten annesi Selanik göçmeniymiş, kulağı doğuştan aşina 9-8’liklere, “Babuba”lara. “Ben Kalbini Bilmez miyim?” ise Türkan Şoray’lı eski bir Türk filminde bir kez duyup, 3-4 sene boyunca - ta ki bir gün prodüktör Murat Akman şarkıyı bulup getirinceye kadar- hep hatırladığı, aradığı ama bir türlü bulamadığı bir film müziği. Böyle hikâyelere bayılıyorum, yani bir şarkıyı unutamayacak kadar çok sevme hikâyelerine. Tabii kulak da şarkıyı bünyesinde barındıracak duyma ve tekrar etme yetisinde olmalı, rahmetli Cahit Ünyaylar’ın kendisine “Grundig teybim” deyişi boşuna değil demek ki.

“Kraliçe” unvanına gelince, bu da yine halkın yıllar içerisinde konserlerinde kendisini çağırdığı ad, dinleyicileriyle arasında böylesine organik bir bağ bulunan pek az şarkıcıdan biri olsa gerek Muazzez Ersoy, tıpkı Elvis’e “Kral” diyen dinleyicilerin, Elvis’le aralarında olduğunu hissettikleri gibi bir bağ, ülkemizde Ersoy çerçevesinde gelişmiş. Muazzez Ersoy’un Baki Duyarlar, Bahattin Duyarlar, sonraları İrfan Özbakır, Erol Sayan gibi hocaların tedrisatından geçtiğini bilmeyen var mı? Ankara’da yaşadığı yıllarda, Ankara Radyosu’ndaki 8-9 yıllık radyo sanatçılığı tecrübesi ise bugünkü Türk sanat müziği yorumunun şekillendiği, çok önemli bir okul vazifesi görmüş onun için. Ki Muazzez Ersoy’un asıl başarısı, kimi zaman Dede Efendi’nin eserlerine dahi yer verdiği “nostalji” albüm serisiyle, Türk Sanat Müziği’ni normalde duymadığımız yerlerde -bir büfede, oto tamirhanesinde, kır kahvesinde ya da şehirlerarası bir otobüste örneğin- dolaşıma sokması, kulağımıza çalınır hale getirmesi kendi sesi ve yorumuyla. Türk sanat müziğini şu ya da bu şekilde daha görünür, daha duyulur kılan sanatçılardan. Ancak, bir şarkıcının müziğe başlamasında, çocuklukta kulağa sinen şarkılar ve şarkıcıların hele bir de ayna önünde saç fırçası mikrofonlarla yapılan şarkı söyleme pratiklerinin etkisi yadsınamaz elbet. Şöyle anlatıyor o günleri: “Annemle babam çalışan insanlardı. Ben evde yalnızdım. Rahmetli dayımın Almanya’dan getirdiği küçük bir pikabımız vardı. Annemin de gençliğinde aldığı 45’lik plaklardan oluşan sevdiği sanatçılara ait bir koleksiyonu vardı. O plakları koyardım pikaba, bir masa örtüsünü vs. bir şalı sarardım belime, elime de bir bardak alır şarkıcının plakta söylediğini ben söylüyormuş gibi yapardım.”

“Kimlerin plaklarıydı onlar?” diye soruyorum. “Bir sürü plak vardı; ama Şükran Ay çok vardı.” diyor. Annesi de o da tutkunmuş Şükran Ay’a. “Nostaljilerimin çıkış noktası, tutkusu Şükran Ay şarkılarıdır.” diyor. Demek Şükran Ay… İşte bulduk yapma isimli, kakülleri sararmış plak kapaklarından günümüze uzanan, içli sesin sahibesini ya da onun izini! Hepimizin bugün yaptığımız işe hâlâ gölgesi vuran bir çocukluk kahramanı yok mu sanki? Şükran Ay, Zeki Müren, Behiye Aksoy, Leyla Nur, Handan Kara diye sayıyor bir taraftan Muazzez Ersoy kendininkileri, plak kapaklarını gözünün önüne tek tek getirerek.

Bir de Kraliçe’yle ilgili az bilinen gerçekler var tabii, onları da hatırlatmalı. Mülteciler Yüksek Komiserliği tarafından tüm dünya üzerinde Birleşmiş Milletler’e ve bu birime bağlı olarak seçilen dokuz “iyi niyet elçisi”nden biri kendisi. Sebebini tamamen “her insanın insani görevidir bu” diye tanımladığı ve hiç bahsetmek istemediği sayısız yardım faaliyeti, ona bu unvanı getirmiş. Bu iyi niyet elçilerinden biri de medyada bu unvanla sık sık karşımıza çıkan Angelina Jolie hatırlarsanız. İyi niyet elçilerinin amacı, toplumun dikkatini mültecilere çekmek. Liberal demokrasilerde dahi, “vatandaş” statüsüne sahip olmadıkları için, bedenleri “çengele asılı et”ten daha değerli olmayan, sınır dışı edilmeye, kamplarda kimliksiz birer hiç kimse muamelesi görmeye alışan mülteciler, çağdaş demokrasilerin kanayan yarası olmaya devam ettikçe, Muazzez Ersoy gibi “iyi niyet elçileri”ne olan ihtiyaç, her geçen gün artıyor…

Facebook Twitter Yahoo Google Linkedin Stumbleupon Delicious