Kurumsal iletişimi öğrenmeliyiz

Kurumsal iletişimi öğrenmeliyiz.12714
  • Giriş : 12.03.2008 / 08:59:00

Kurumsal iletişim kapasitesindeki zafiyet, kurumlar arası krize yol açtı. Türkiye'nin Irak'ın kuzeyinde yuvalanan ve buradan Türkiye'yi bölmeye yönelik eylemlerini artırmayı hedefleyen PKK terör örgütüne yönelik kara harekâtı sonrası ülkemizde başlayan mu

Facebook Twitter
Yazı Boyutu:


Kurumsal iletişim kapasitesindeki zafiyet, kurumlar arası krize yol açtı. Türkiye'nin Irak'ın kuzeyinde yuvalanan ve buradan Türkiye'yi bölmeye yönelik eylemlerini artırmayı hedefleyen PKK terör örgütüne yönelik kara harekâtı sonrası ülkemizde başlayan muhalefet-ordu çatışması, göründüğü kadarıyla harekâtın kendisinden daha uzun süreceğe ve belki de hiç beklenmedik sonuçlara yol açacağa benzemektedir.

Taraflar kendilerini bir öz eleştiriye tabi tuttu ve bunun sonucunda tartışma tam bitti derken, bir medya mensubunun Genelkurmay Başkanımıza yönelttiği bir soru üzerine Genelkurmay Başkanımızın verdiği "sert" demeç üzerine muhalefet partilerinin aynı sertlikle gösterdikleri tepki sonrası tartışma yeniden alevlendi. Türk ordusu, zorlu doğa ve kış koşullarında oldukça başarılı ve dünyadaki birçok ülkeyi kıskandıracak düzeyde bir operasyon gerçekleştirdi. Bu eşi benzeri görülmemiş operasyon, Türk milletinin son yıllarda oldukça zedelenen onurunu tam onaracak ve zihinlerde yerleşen birçok soruyu tam giderecek derken, muhalefet partileri tarafından operasyonun bitiriliş şekline yönelik başlatılan ve giderek ordu-muhalefet arasında ciddi bir çatışmaya dönüşen tartışma, gelinen noktada "harekâtın kazanımlarından" ziyade, "Türkiye'nin bağımsız hareket edip edememe" sorusu üzerine odaklandı. Hatta harekâtın kendisi unutuldu, dikkatler tamamıyla olayın yerine geçen "kim ne dedi?" ve "kim kime nasıl cevap verdi?" vb. sorulara yöneldi.

Medyanın beklentileri yükseltmesi

Türk siyasî tarihinde hiç de alışık olmadığımız bir tarzda ilk kez Ordu ile muhalefet partilerini karşı karşıya getiren bu tartışma neden alevlendi ve çatışmaya dönüştü? Özellikle Ordu açısından her şeyin beklenenin tam aksi olarak gelişmesinin temel nedeni nedir? Bu tartışma nereye götürür? Bu sorular üzerinde öncelikle ve titizlikle durulması gerekir diye düşünüyoruz. Bunun da temel nedeni, toplumsal ve siyasal yapımızda ve buna bağlı olarak iletişim yapımızda yaşanan hızlı değişim ve dönüşüm süreçlerinin bu türden çatışmaların benzer şekilde aynı ya da farklı aktörler arasında tekrar yaşanma olasılığının ve riskinin bundan böyle yüksek oluşudur. Son yıllarda Türk toplumunun zihninde PKK saldırıları karşısında adeta bir şey yapılamazmış izlenimi oluşmuş ve böylece toplum acziyet duygusuna kapılmıştır. Bu tablo özellikle 22 Temmuz genel seçimleri öncesi iyice belirginleşmiş ve sorumlusu olarak da hükümet algılanmıştır. 2007'nin 12 Nisan'ında Genelkurmay Başkanı'nın açıklamaları bu algılamayı güçlendirmiş ve aynı zamanda toplum nezdinde Türk ordusuna karşı olağanüstü bir beklentinin oluşmasına yol açmıştır. Medyanın da bu doğrultudaki yayın stratejisi, müdahale durumunda adeta "PKK'nın biteceği gibi" pek gerçekçi olmayan bir beklentinin, kanaatin oluşmasını sağlamıştır. Kısaca, medya öyle bir atmosfer oluşturmuştur ki, Türkiye Irak'ın kuzeyine ya girecek ya girecek. Bu durum konu ile kanaatin bütünleşmesi anlamına gelir ki böyle durumda bu beklentiyi karşılamayan yok olur. İşte hükümet de bu noktada muhalefetin de desteğiyle tezkereyi Meclis'ten çıkarmış ve orduyu yetkilendirmiştir. Medyanın hem Irak Cumhurbaşkanı'nın hem de Irak'ın kuzeyindeki bölgesel Kürt hükümeti temsilcilerinin Türkiye'ye yönelik aşağılayıcı demeçlerini gündeme taşımaları, sürekli onların faaliyetlerini ekrana getirmeleri, Türk toplumunda bir duygu patlamasına sebebiyet vermiş ve dolayısıyla Irak'ın kuzeyine yapılacak her türlü harekâta "olağanüstü bir anlam" yüklenmesine zemin hazırlanmıştır.

İşte böyle bir ortamda hava operasyonları yapılmış ve ardından kelimenin tam anlamıyla "sürpriz" bir biçimde kara harekâtı başlamış ve yine aynı şekilde "sürpriz" bir biçimde sonuçlandırılmıştır. 1 Mart tezkeresinden bu yana, her vesileyle ABD'nin bizi cezalandırdığını pompalayan medya, bu harekât ile birlikte ABD'ye yine gerçekçi olmayan bir rol atfetmiş ve adeta Türk toplumunun bir travma yaşamasına davetiye çıkarmıştır. Gerçi bu süreçte hükümetin Irak'a gönderdiği heyetin başkanı, hükümet yetkilileri ve Genelkurmay Başkanı'nın rolünü de küçümsememek gerekir. Demeçler, Türkiye'nin hiç kimseden icazet almayacağının delilleri olarak kurgulanıp sunulmuştur. Esas sorun da buradadır. İçinde bulunduğumuz çağda ülkeler arası ilişkiler ve bağımlılıklar o kadar artmıştır ki bazı istisnalar hariç hiç kimse tek başına hareket edemez. Ancak her zaman olduğu gibi bu durumda da kendimize özgü bir ortam yaratıp bu ortamın kurbanı olduk. Demek ki gelinen noktada, özellikle medya aracılığıyla ve daha doğrusu medyatik uzmanlarca kurgulanan beklentiler ile kara harekâtının süreleri ve sonuçları arasında büyük bir uçurum söz konusudur. Bazı tesadüfler de bu ortaya çıkan uçurum ile ilişkilendirilince ya da uçurumun sebebi olarak algılanınca ordu-muhalefet çatışması kaçınılmaz olmuştur.

Ortaya çıkan krizin iyi yönetilmemesinin ve iletişimin medya üzerinden yürütülmesinin her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyduğumuz birlik ve beraberlik duygusunu zayıflatmaktan başka bir amaca hizmet etmediği ve toplumda bu seferde "ordudan yana-muhalefete karşı" ya da tam tersi "muhalefetten yana-ordu karşıtı" ayrışmasına zemin hazırladığı açıktır. İletişimin temel kurallarından biri, her şeyin her yerde söylenemeyeceği ve söylenen şeyler doğru olsa da dahi, eğer geçerli değilse, bir anlam ifade etmeyeceğidir. Bu bağlamda karşılıklı yöneltilen eleştirilerin kısmen doğruluk payı olsa dahi, ne yazık ki geçerlilikleri yoktur. Bu nedenle her iki taraf da iletişim yönetimlerini gözden geçirmek sorunu ile karşı karşıyadır. Çünkü bu çatışmadan herkes büyük yara alacaktır. Ordu-muhalefet çatışmasında mevcut siyasî otoritenin önemli bir katkısı olduğu ortadadır. Siyasi otorite, toplumun önemli bir bölümünü temsil eden muhalefet partilerini yok farz etmiş, anlaşılan hiç bilgilendirme ihtiyacı hissetmemiştir. Bu nedenle siyasî otoritenin "yangına körükle gitme yerine" bir uzlaşı yolu oluşturmaya çalışması gerekir. Ancak yine de Türk Silahlı Kuvvetleri'nin üst komuta kademesinin kendisini bu tartışmaların dışında tutması gerekirdi. Nitekim sorumluluk siyasî otoritenindir. Eğer geri çekilme ile ABD'nin isteği arasında nedensel bir bağ varsa, bunun da sorumluluğunu taşıyacak olan siyasî otoritedir. Muhalefetin bu soruyu sorma hakkı da vardır.

Modern ordular, iletişimin gücünü keşfetti

Kendisini tüm tartışmaların dışında tutması gereken ordunun kendisini böyle bir tartışma ortamının içine çekilmesine müsaade etmesi, aslında Türk Silahlı Kuvvetleri'nin kurumsal iletişim kapasitesinin zayıflığının bir göstergesi olarak değerlendirilebilir. Bu iletişim yönetimindeki eksiklik, uzun süredir hissedilmeye başlanmıştı aslında. Türk Silahlı Kuvvetleri'nin iletişim yönetimi determinist bir anlayış çerçevesinde oluşmuştur. Ancak bu yöndeki bir iletişim anlayışının günümüzde etkili ve verimli olması söz konusu değildir. Ayrıca bütün dünyada ordular geleneksel iletişim anlayışlarını terk ederek medya merkezli bir iletişim ortamına kendilerini uyarlamışlardır.

Zira günümüzde sosyal yaşam medyatize edilmiş bir çevrede cereyan etmektedir. Başka bir deyişle politikalar, operasyonlar ya da savaşlar medya tarafından şekillendirilen bir çevrede yürütülmektedir. Dolayısıyla güvenlik politikalarının geliştirilmesi ve uygulanmasında iletişim yönetimi ve kamu diplomasisi ön plana çıkmış, buna karşılık klasik usuller ve yöntemler etkinliğini yitirmiştir. Dolayısıyla günümüzde iletişim, kamuoyu, halkla ilişkiler gibi disiplinler güvenlik politikalarında çok önemli araçlar haline gelmişlerdir. Bu nedenle hem Amerika hem de Batı Avrupa ülkelerinin birçoğu, güvenlik politikaları ile ilgili iletişim ve algı yönetimlerini bir yandan profesyonelleştirme çaba ve gayreti içerisine girmişler ve öte yandan savunma ve güvenlik politikaları açısından önem arz eden tüm iletişim yapılarını birbiriyle entegre etme amacıyla yeniden tanımlama yoluna gitmişlerdir. Başka bir deyişle, ordular, askerî iletişimin bütün alanlarını, başta güvenlik politikalarından sorumlu aktörler olmak üzere, kamuoyu çalışmalarını ve sivil-asker iletişimini koordineli bir biçimde yürütebilmek için yeni konseptler ve stratejiler geliştirmişlerdir. Medyanın etki altına alınması da bu hedefler arasındadır. Çünkü günümüzde medya öyle bir konuma gelmiştir ki savaşlar başlatıp savaşlar bitirebilmektedir. Ülkeler ve orduları medya aracılığıyla hem kendi kamuoyunda ve halkında hem müttefik ülkelerde hem de düşman kategorisinde sayılan ülkeler nezdinde "bilgi üstünlüğü"ne sahip olduğunu ve bununla ilintili caydırıcı güç olunduğunu gösterebilmektedirler. Zira bütün ülkeler birbirlerini istihbaratçıları ile izledikleri kadar medyaları üzerinden de izlemektedirler. Dolayısıyla her ülkenin medyası da sorumluluk bilinci içerisinde davranmak zorundadır. Bu noktada ordu-muhalefet arasındaki sürtüşme de gerçekten talihsizliktir. Ordumuz, bu harekât ile tüm dünyada bilinen "caydırıcı güç" olma özelliğini pekiştirmiş ve devletimize saygınlık kazandırmıştır. Medya üzerinden yürütülen tartışma temel alındığı için, bizlerin neyi tartıştığı pek kolay algılanmayacaktır.

Genelde "siyasetin bir tiyatro" gibi örgütlendiği ve işlediği dikkate alınırsa, uluslararası politikanın da tribüne oynanması güvenlik politikalarının ve askerî müdahalelerin meşruluğu açısından kaçınılmazdır. Bu bağlamda orduların ve güvenlik politikalarının medyanın işleyiş kurallarına göre iletişim yapılarını yeniden düzenlemeleri kaçınılmazdır. Çünkü güvenlik politikalarında, geçmiş yüzyılların yöntem ve usulleri anlamını kaybetmiştir. Güvenlik politikaları artık bölgedeki dengelerin ötesinde tüm dünya dengelerinin gözetildiği bir süreçte belirlenip yürütülmektedir. Bu açıdan ABD ile nedensellik bağlantısı kurma girişimi, doğru olsa da, geçerli olmadığı için bir nevi anlamsızlaşmaktadır. Ancak bu Türk Silahlı Kuvvetleri'nin iletişim yönetimindeki zafiyeti ortadan kaldırmaz. Şu bir gerçektir ki soğuk savaş sonrası tüm dünyada güvenlik politikaları ile ilgili iletişim yapıları ve politikaları yeniden yapılandırılmıştır. Birçok ülkede "Psikolojik Hareket Daireleri" İletişim Akademilerine dönüştürülmüş ve her yönüyle yeniden oluşturulmuş "Harp Akademileri" ve "Güvenlik Akademileri"nden daha öncelikli olarak konumlandırılmıştır. Bunun da temel nedeni, demokratik ve açık toplumlarda "halka rağmen" değil "halkla birlikte" güvenlik politikalarının başarıya daha kolay ulaşacağı anlayışıdır. Çoğu savaşların cephede değil, içeride kaybedilmesi bu anlayışı daha da geliştirmiştir. Bu paradigma değişiminin, ülkemiz güvenlik politikaları belirleyici ve uygulayıcıları tarafından henüz tam olarak algılandığını söylemek pek olanaklı değildir. Çünkü 2002 sonrası dönemde sivilleşme sürecinde, o zamana kadar Milli Güvenlik Kurulu'na bağlı olarak faaliyet gösteren "Psikolojik Hareket Dairesi" olduğu gibi lağv edilmiş ve yerine "İletişim Akademileri" ya da benzerleri ikame edilmemiştir.

Toplumsal bölünmüşlüğü artıran şüphecilik

Bugün tüm dünyada, Amerika'nın Vietnam, Somali, Afganistan ve Irak deneyimleri temel alınarak, askerî güvenlik politikaları iletişim ve halkla ilişkiler yönetimi departmanları oluşturulmuş ve bu departmanlarda Harp Akademileri ve Güvenlik Akademileri mezunları arasından seçilerek asgari 2-3 yıl iletişim akademilerinde eğitilen personelden oluşan yaklaşık 100-150 kişilik bir ekip yer almaktadır. Bunların görevi, askerî iletişimi kurgulamak ve yönetmektir. Artık günümüzde güvenlik politikaları iletişim yönetimi ile asker-medya-sivil (siyasiler, sivil toplum örgütleri vb.) ilişkisi tek yönlü olmamak zorundadır. İçinde bulunduğumuz iletişim dünyası karşılıklı bağımlılıkların belirleyici olduğu bir ortamdır. Bu nedenle güvenilir ve gerçekçi bilgi akışı bu ilişkilerin gelişmesi ve yürütülmesi için olmazsa olmaz koşuludur. Hele hele bu kriz ya da operasyon durumlarında açık ve gerçekçi bilgi akışı daha da belirleyicidir. Kuşkusuz, hangi bilginin "sır", hangisinin açıklanabileceği iletişim yöneticilerinin karar vereceği bir durumdur. Bazen kamuoyu için belirlenmemiş bilgiler de sızabilir. Ancak bu kurumlar arası ve özellikle de ordu-medya arasında tek yönlü ve isteğe bağlı bir iletişim yapısı ve akışını gerektirmez.

İşte son günlerde yaşanan krizin kaynağı da Ordu nezdinde günün koşullarına uygun ve yeterli bir iletişim ve halkla ilişkiler yönetiminin olmayışıdır. Kamuoyu yapımcıları adeta süreçlerde iğne ile kuyu kazar gibi bilgi toplamaya çalışmakta ya da kaynağı belli olmayan bilgiler ile kamuoyunu bilgilendirmeye çalışmaktadırlar. Bunun sonucunda birçok senaryo üretilmekte ve çoğu zamanda bunlar manipülatif nitelikte olmaktadır. Ancak bilgiler her ne türden olursa olsun, toplumun zihninde belirli resimler ve beklentiler oluşmasına yol açmaktadır. Bu oluşan ve uzaktan yakından "gerçek" ile ilişkisiz beklentilerin iletişimi yönlendirdiği, değerlendirmelere temel teşkil ettiği bir gerçektir. Hal böyle olunca, yaşanan hayal kırıklığı da bir o kadar büyük olmakta ve bunun sonucunda kurumlar arasında arzu edilemeyen gelişmeler yaşanabilmektedir.

Siyasî otorite, siyasî kurumlar, ordu, medya birbirine şüpheyle yaklaşırsa toplumdaki bölünmüşlük ve güvensizlik hızla artar. Ayrıca bu durum devletin hem içeride hem de dışarıda güçsüzlüğünün işareti olarak değerlendirilir. Zaten son yıllarda iç kamuoyunda "devletin içinin boşaltıldığı" yönünde oluşan izlenim ve endişe, kurumların birbiriyle çatışmaları durumunda daha pekişecek ve artacaktır. Bu coğrafyada var olmanın koşulu güçlü bir devlete, güçlü bir orduya, güçlü bir siyasî yapıya (hükümete ve muhalefete), güçlü-sağduyulu-eleştirel bir medyaya ve güçlü bir topluma sahip olmaktan geçer. Unutulmamalıdır ki aşırı siyasallaşan ve birbiriyle çatışan kurumlar ve gruplar sosyal görüntümüzü oluşturan devletin güçsüzleşmesi ve hatta çökmesinden başka bir amaca hizmet etmez. Üzerine çok fazla gidilen ordunun da ne zaman nasıl bir tepki vereceği de pek öngörülemez. Bu açıdan tüm sorumluların sağduyulu davranması gerekir.

Facebook Twitter Yahoo Google Linkedin Stumbleupon Delicious