Kuzey Irak'a müdahalenin muhasebesi (YORUM)

Kuzey Irak'a müdahalenin muhasebesi (YORUM).14149
  • Giriş : 17.06.2007 / 22:31:00

Kuzey Irak'a müdahale tekrar ve yoğun bir şekilde gündemi işgal etmeye başladı.

Facebook Twitter
Yazı Boyutu:


Türkiye'de Kuzey Irak'a müdahalenin konuşulduğu dönemde, müdahalenin ne kadar gerekli olduğunu herkese ilan edercesine PKK saldırılarının artması çok manidardır.
Sanki Türkiye'nin müdahale etmesi için hem içte hem de dışta şartlar hazır hale gelmekte ve müdahalenin önü açılmaktadır. O zaman Türkiye'nin de kendi muhasebesini yapması, artılarını, eksilerini hesaplaması gerekmektedir. Bu bağlamda, müdahalenin tartışıldığı dönemde PKK saldırılarının alevlenmesi, müdahalenin ne ölçüde, hangi derinlikte ve ne kadar sürdürülebileceği, bölgesel ve küresel güçlerin tepkisi, müdahalenin temel amacının ne olması gerektiği, müdahalenin PKK'ya ne kadar zarar verebileceği, kurulmakta olan Kürt devletine engel olup olamayacağı veya ne derece etkileyebileceği, Türkmenlerin durumuna katkı yapıp yapamayacağı, Türkiye-ABD, Türkiye-Irak ilişkilerine etkisi gibi konular daha detaylı ve gerçekçi bir şekilde masaya yatırılmalıdır. Aksi takdirde bunların hesabının yapılmadığı bir ortamda gerçekleşen ve amacına tam ulaşamamış bir müdahale kaynak israfının ötesinde, Türkiye'nin imaj ve caydırıcılığına zarar verebilecektir. Öncelikle Türkiye imkansızı başararak cumhurbaşkanlığı seçim sürecini siyasî bir krize dönüştürmüş, bu süreç muhtıra ile sonuçlanmış, içerideki sıkıntıların ötesinde, Türkiye'nin zaten yaralı olan uluslararası imajı bir darbe daha almıştır. Özellikle Avrupa kamuoyu "zaten bunlar (Türkler, Müslümanlar...) Rönesans, Reform, Fransız İhtilali tecrübesi yaşamamış, demokrasi ve hoşgörüden fersah fersah uzaktır" anlayışlarında muhtemelen ne kadar haklı olduklarını düşünmüşlerdir. Oysa bu millet, Avrupalıların kovduğu Yahudileri 1492'lerde kabul eden, beraber yaşayabilme ve yaşatabilme tecrübe ve yeteneğine sahip bir millettir.

'Müdahale' iç politikaya alet edilmemeli

İkinci olarak, siyasî krize ilave olarak gelişmeler şimdiki hükümetin manevra alanını daraltmış, bir taraftan artan PKK saldırıları ve beraberinde gelen şehit cenazeleri ve bu cenazeleri siyasî rant malzemesi olarak kullanma arayışları, diğer taraftan meselenin Bush'un 11 Eylül saldırıları sonrası "ya bizimlesin ya da karşımızdasın" anlayışının Türk versiyonu diyebileceğimiz "eğer vatanını seviyorsan, milliyetçi isen, PKK'dan nefret ediyorsan, Kuzey Irak'a müdahaleyi savunmalısın, yoksa vatanını sevmiyorsun" noktasına getirilmesi Türkiye'yi bir müdahalenin eşiğine getirmiştir. Zannederim bütüncül, ulusal çıkar merkezli, kucaklayıcı bir vizyondan ziyade, kurumsal, kişisel, örgütsel, marjinal çıkarları savunmaya dönük yaklaşımlar gelişmeleri şimdiki noktaya getirmiştir. Şehit cenazelerinde olduğu gibi K.Irak müdahalesi meselesi de kısır politik hesaplaşmalara kurban edilmek istenmektedir. Oysa hem iç politikada, hem dış politikada ulusal doğrularımız olması gerekir ve hangi parti, kişi, kurum olursa olsun, söz konusu ulusal doğrular konusunda dikkatli davranmalı ve ulusal çıkarlara zarar verecek davranışlardan kaçınılmalıdır. İşte milliyetçilik ve vatanperverlik bunu gerektirir.

Üçüncü olarak, muhtemel bir operasyon neyi hedeflemektedir? Şurasını unutmamak gerekir ki; eğer sınır ötesi operasyon PKK'yı bitirecek olsaydı şimdiye kadar PKK'nın eseri kalmamalıydı. Çünkü daha önce onlarca sınır ötesi operasyon gerçekleştirilmesine rağmen PKK hâlâ vardır. Hoşumuza gitse de gitmese de, PKK maalesef sadece bir güvenlik sorunu değildir. PKK, ekonomik, siyasî, güvenlik, kimlik, sosyal, kültürel... kaynaklı ve yansımaları olan bir sorundur. Bu bağlamda sorunun tüm yönlerini içine alan, kapsayıcı, bütüncül bir proje paketi gereklidir. Günümüzde çok gelişmiş durumdaki iletişim ve ulaşım araçlarından yararlanarak bölge insanının, hatta sınırın öteki tarafındakilerin kalp ve kafalarının kazanılması en az Kuzey Irak'a müdahale kadar önem arz etmektedir. Bu bağlamda çözüm paketinin güvenlik ayağının bir gereği olarak diğer önlemlerle eşgüdüm içerisinde K.Irak'a müdahale tartışılmalıdır. Aksi takdirde tek başına müdahalenin daha öncekilerde olduğu gibi PKK'ya son vermede yeterli olmayacağını söylemek kehanet olmayacağı gibi, bunun ulusal sermaye ve enerjimizin israfı olacağını söylemek de bir kehanet olmayacaktır. Diğer taraftan Kürt devleti oluşumunu da yok edecek, Türkmenlerin durumunu etkileyecek kadar derin ve uzun soluklu bir operasyona da ne ABD ne de diğer güçler müsaade edecektir.

Dördüncü olarak, günümüzde Türkiye'nin karşılaştığı, K.Irak'ın da dahil olduğu sorunlar Kuveyt'in işgali sonrası devam eden gelişmelerin ürünüdür. PKK'nın geleceği söz konusuyken, Türkmenlerin hırpalanacağı öngörülebilirken, Kürt devletinin oluşumu zaten meydandayken, Türkiye'nin manevra alanının ve etkileme imkanlarının daralacağı açıkken, 1 Mart tezkeresinde olayın dışında kalmayı savunanların şimdi ABD'ye, yeni Irak yönetimine, Kuzey'deki yapılanmaya ve de sonucun ne olacağının belli olmamasına rağmen müdahaleyi savunması önceki tutumlarına taban tabana zıttır ve akılcı gözükmemektedir. Eğer Türkiye belirleyici olmak istiyorsa, bedellerini ödeyerek o dönemde aktif politika takip etmeliydi. Bu durum, hem 1 Mart tezkeresinin hem de günümüzdeki Kuzey Irak'a müdahalelerin akılcı, ulusal çıkar merkezli bir değerlendirmelerin ötesinde iç politik hesaplaşmalara kurban edildiğinin bir göstergesidir.

Beşinci olarak, terörle mücadele gerçekten zordur. Karşınızda hiçbir ahlakî, hukukî sınır tanımayan, hareket ve savaş kabiliyeti yüksek bir düşman bulunmaktadır.* Fare yakalamak için otomatik silah yerine kedi kullanmak ne kadar mantıklı ise terörle mücadelede istisnai durumlar dışında düzenli Ordu yerine özel, az sayıda; fakat savaş ve hareket kabiliyeti yüksek birlikleri kullanmak o kadar mantıklıdır. Bu bağlamda Sayın Başbakan'ın dikkatleri Kuzey Irak'tan ülke içine çekmesi, ülke içindeki mücadelenin henüz başarı ile tamamlanmadığının altını çizmesi, doğru ve haklı bir argümandır. Çünkü atılacak adımın amacı sorunu çözmek olmalıdır. Sorun ise çok yönlüdür ve sadece güvenlik bakımından bile sorun sadece Kuzey Irak değil, aynı zamanda Türkiye'nin içidir. Önce Türkiye'nin içi teröristler için yaşanamaz hale getirilmelidir.

Muhtemel bir operasyon ne kazandırır?

İyi hesaplanmış, hedefi belli, sürpriz, görevi tamamlandıktan sonra derhal geri çekilen bir saldırı dışındaki bir operasyonun Türkiye'ye ciddi maliyeti olacaktır. Muhtemel bir operasyonla öncelikle "yaparız dedik, yaptık" anlayışıyla popülist mesajlar verilecek ve vatanperverlik ve milliyetçilik ispat edilecektir. Fakat gelişmeleri titizlikle takip eden PKK, bir saldırı için hazırlığını yapmış olacak, Türk askeri boş mekanları bombalayacak ve belki de moral bozucu dış destekli bazı tuzaklarla karşılaşacaktır. Çünkü böylesi bir operasyon Pearl Harbor baskını benzeri sürpriz bir saldırı ile başarılı olabilir. Diğer taraftan, zaten 1920'lerden itibaren yok sayarak ötekileştirdiğimiz Kuzey Irak'taki halkı ön propaganda çalışmaları yapılmamış, kendilerine karşı yapıldığı izlenimine kapılacakları bir operasyonla ötekileştirmenin ötesinde "düşman" haline getirme riski de vardır. ABD bir gün Irak'tan çekilebilir. Fakat Türkiye'nin, coğrafyasını değiştirme, buralardan çekip gitme lüksü yoktur. Türkiye'nin burnunun dibinde, ona kinle bakan bir halk Türkiye'nin çıkarına olmayacaktır. Üstelik, Türkiye'nin kendi halkı arasında bölge halkı ile etnik, kültürel bağı olan insanlar da Kuzey Irak'taki insanların ötekileşmenin ötesinde düşmanlık seviyesine sivrilmesi durumunda rencide olabilecek, bölge halkına yönelik iç ve dış olumsuz propagandalar bu durumla birleştiğinde, gelişmeler Türkiye'nin ulusal bütünlüğü ve istikrarına hizmet etmeyecektir.

Türkiye ile arası daha da açılmaya başlayan Kuzey Irak, Türkiye'nin yumuşak karınlarına bir yenisini ekleyecek ve Türkiye'ye karşı hesabı olan çevre ve ülkeler bu kartı da Türkiye'ye karşı kullanacaklardır. Günümüzde Yunanistan'ın bölgeye yakınlık duyması, kilise ve okul açma planları bunun somut göstergeleridir. Muhtemel müdahalenin Kuzey Irak iç politikası ve Talabani, Barzani ve PKK grupları arasındaki ilişkilere de etkisi olacaktır. Muhtemelen bölgeye yönelik bir saldırı Kürt milliyetçiliğini kamçılayacak, birbiriyle sıkıntıları olan grupları ortak paydada toparlayarak yakınlaştıracak, böylece bölgedeki Kürt devlet yapılanmasına istemeden katkı sağlayabilecektir. Ayrıca muhtemel bir müdahale esnasında, PKK'nın bölge halkını da mümkün olduğunca Türk askerine karşı kışkırtarak, oluşacak kargaşa ortamını bahane ederek BM'den barış gücü talebinde bulanacağı iddiaları vardır. Bunların ötesinde iyi hesap edilmemiş bir müdahalenin, Türk ordusunun çok büyük ölçüde teknik malzeme bağlamında bağımlı olduğu ABD ile ilişkilerde yeni pürüzler oluşturacağı, yeni oluşan Irak hükümeti ile soğuk diyaloglara yol açacağı da öngörülebilir gelişmelerden olacaktır.

O zaman ne yapmak lazım? İlk olarak olaya küçük hesapların ötesinde bütüncül bakmak lazım. Türkiye'nin başarısı veya başarısızlığı, tüm partilerimizin, kurumlarımızın, ülkemizin başarısı veya başarısızlığı olacaktır. Türkiye'nin imajının zarar görmesi, caydırıcılığının erozyona uğraması tüm partilerimizin, kurumlarımızın ve ülkemizin zarar görmesi, kaybetmesi anlamına gelecektir. Bu bakımdan ulusal konularda daha tutarlı, sorumlu ve olgun davranmak gerekmektedir. Ülke içi hassasiyet ve dengeler, bölgesel ve küresel dengeler gerçekçi bir şekilde değerlendirilmelidir. Türkiye, bir alıp beş ödeyeceği bir maceraya sürüklenmemelidir. Türkiye'nin etrafında büyük bir etkileme sahası, yakın çevresi bulunmaktadır. Bu yakın çevreyi küstürmek, ötekileştirmek yerine Türkiye, Türk okulları gibi somut eğitim, kültür, teknik, ekonomik... kalıcı projelerle çevresiyle barışmalı, yakın çevre ile işbirliği halinde küresel rol oynamalıdır. Marifet, popülist bir mantıkla Kuzey Irak'a müdahale değil, uzun vadede küresel rol oynayabilmektir.

Politikalar hedefe dönük olmalıdır. Hedef istikrarlı, bölünmemiş bir Irak'tır. Eğer illa ki bölünecekse de Kuzey'de dost bir yönetim olmalıdır. Bu bağlamda tarihsel, etnik, kültürel, ekonomik her tür araç kullanılarak bölge halkı ve yönetimi Türkiye'nin dost olduğuna, düşmanlıktan iki tarafın da, Kuzey Irak'ın daha çok olmak üzere zarar göreceğine, işbirliğinin ise iki tarafa da fayda sağlayacağına inandırılmalıdır. Farklılıklarımızı zaaf değil, zenginlik olarak görüp, bu farklılıklarımızı üstünlük haline getirmeli, Kürtçe bilen, bölge halkının hassasiyetlerden haberdar, onlarla rahat iletişime geçebilecek vatandaşlarımıza önemli roller vererek bölge halkı ekonomik, kültürel, sosyal... açılardan Türkiye'ye sıkı sıkıya bağlanmalıdır. Her alanda karşılıklı bağımlılıklar oluşturulmalı ve özellikle Kuzey Irak'ın Türkiye'ye düşmanlığının maliyeti Kuzey Iraklılar için tahammül edilemez boyutlara yükseltilmelidir. Karşılıklı bağımlılıktan dolayı öyle bir duruma gelinmeli ki; Türkiye'ye yönelik saldırgan bir tavır Türkiye'den önce bölge insanınca dışlanmalı ve iç dinamiklerle yok edilmelidir. Yani burnumuzun dibinde illa ki olacaksa bir Ermenistan değil, bir Azerbaycan, mümkünse bir Hatay olmalıdır...

"Zararın neresinden dönülürse kârdır" mantığı ile ortak paydalara vurgu yapılmalı, bölge halkı ve liderler kazanılmak için eldeki tüm araçlar kullanılmalı ve bölgedeki liderler tekrar etkileme sahasına çekilmelidir. Daha fazla bu liderler başkalarının kucağına itelenmemeli, daha fazla Türkiye'ye düşman haline getirilmemelidirler. Türkiye, küçük hesaplaşmaları aşarak çevresine bakabilirse görecektir ki, kullanabileceği, kendisini küresel bir güç haline getirebilecek birçok argüman vardır. İsrail, Barzani ailesinin kökünde bulunan Yahudiliği kullanmayı akıl ederken, acaba Türkiye, tüm Kuzey Irak'ın İslam kökenini, Osmanlı geçmişini kullanmayı neden akıl edememektedir?

DOÇ. DR. İDRİS BAL - GLOBAL ARAŞTIRMALAR MERKEZİ BAŞKANI

Facebook Twitter Yahoo Google Linkedin Stumbleupon Delicious