Liberallik, demokratlık ve Türkiye

  • Giriş : 29.05.2006 / 00:00:00

Türkiye’de çok-partili parlamenter demokrasiye geçişten bugüne hem siyasal yaşam içinde, hem devlet-toplum/birey ilişkilerinin düzenlenmesinde, hem de günlük yaşam içinde ciddi bir ikilem yaşıyoruz.

Facebook Twitter
Yazı Boyutu:


Bir taraftan parlamenter demokrasinin son elli yıl içinde askeri darbelere ve rejim değişikliklerine rağmen sürdüğü bir siyasal yaşam var, diğer taraftan da yine bu zaman içinde ve bugün sürekli nitelediğimiz bireysel/kültürel hak ve özgürlüklerin korunması ve yaşama geçirilmesi sorunundan, siyasi, ekonomik, kültürel ve günlük yaşam alanlarında karşılaştığımız sorunlara kadar geniş bir alanda hissettiğimiz “demokrasi eksiği sorunu”, gerçek anlamda demokratikleşmeye duyduğumuz gereksinim var.

Türkiye’nin 1950’den bu yana geçen demokrasi deneyimi, “demokratları olmayan bir parlamenter demokrasi deneyimi” olarak da adlandırılabilir. İçerdiği ciddi sorunlara rağmen demokrasinin parlamenter ve siyasi kurumsal anlamda varlığını sürdürdüğü, ama sürekli olarak demokratikleşme taleplerinin haklı olarak dillendirildiği bir ülke Türkiye. O zaman, eğer bugün tartıştığımız bireysel haklar, sınıfsal haklar, kültürel haklar, dinsel haklar, etnik haklar, ama aynı zamanda bu hakların yaşama geçmesinde içselleştirilmesi gereken demokratik sorumluluklarla ilgi sorunların çözümü, aynı zamanda da parlamenter demokrasimizin içerdiği yasama-yürütme-yargı arasında ve atanmışlarla-seçilmişler arasındaki güçler ayrılığı temelinde yaşadığımız sorunların çözümü için demokrasi ve demokratikleşmeyi temel alıyorsak, bu temeli hangi felsefi, kuramsal ve siyasi ilkeler üzerine kuracağımız sorusu çok önem kazanıyor. Eğer yaşadığımız toplumsal sorunlara çözüm için “var olan demokrasi deneyimimizi demokratikleştirmek” ya da “demokrasiyi derinleştirmek ve toplumsal yaşama yerleşikleştirmek” girişiminde bulunacaksak, bu girişimi hangi temelde başlatacağız?

Türkiye için faydalı bir tartışma

Bu önemli soruya yanıt bağlamında, Zaman Gazetesi’nin son zamanlarda Atilla Yayla ile Etyen Mahçupyan arasında liberallik-demokratlık adı altında yapılan tartışmanın çok önemli, ufuk açıcı ve faydalı olduğunu düşünüyorum. Bu tartışma bize yukarıda sorduğumuz soruya yanıt bulmada önemli ama farklı felsefi ve siyasi başlangıç-noktaları olabileceğini sunuyor. Türkiye’de bugün yaşadığımız demokrasi eksiği sorununa yanıt aramada önemli açılımlar yapan bir tartışma bu. Altını çizmek gerekir ki, bu tartışmanın tarafları Türkiye’de bazı devlet-merkezci ve milliyetçi söylemler tarafından liberal olarak kodlandıkları için, yapılan tartışmadaki kuramsal ve siyasi zenginlik ve farklılaşma, bize insanları, görüşleri, siyasi duruşları ne dediklerine bakmadan kodlamanın ne kadar hatalı, ne kadar bilimsel/kuramsal tartışmayı reddeden ideolojik bir sapkınlık olduğunu gösteriyor.

Yayla-Mahçupyan tartışması önem verilmesi gereken bir tartışma. Aşağıda, tartışma içinde öne çıkan, üç kuramsal alandaki düşüncelerimi tartışmanın tarafları ve okuyucularıyla paylaşmak istiyorum. Bu noktalar, demokrasinin öznesini hangi temelde göreceğiz ve tanımlayacağız sorusu, dolayısıyla “birey” sorusuna; demokrasinin içinde hareket edeceği “toplum” kavramını nasıl göreceğiz sorusuna; ve bir toplum-devlet/birey ilişkilerinin “düzenlenmesi tarzı” olarak demokrasiye nasıl yaklaşmamız gerektiği sorusuna, tarafların verdiği yanıtlar üzerine yorumlarımı içeriyor.

Modern toplumlara birey temelinde bakarken unutmamamız gereken nokta, bireyin evrensel ya da tarih dışı olmadığı, aksine zamansal ve mekansal olarak tarihsel gelişmenin bir evresinde, belli bir mekanda ortaya çıktığıdır. Modern öncesi zamanlarda, köleci toplumlarda, ortaçağda ya da imparatorluklarda kimlik tartışması yaparken bireye gönderme de bulunmuyorduk. Kana, aileye ve geleneğe bağlı, örneğin kölelik, aristokratlık, köylülük gibi, bir kimlik referansı vardı. Ancak modern zamanlarda, ortaya çıkan tarihsel, kültürel, felsefi değişim ve dönüşümlerin sonucunda, birey, kandan, gelenekten ve aileden özgürleşmeyi niteleyen bir kimlik kodu olarak ortaya çıktı. O yüzden birey siyaset felsefesi içinde kullandığımız bir kavram değil, tarihsel ve söylemsel bir kurgudur. Sınıfsal, dinsel, etnik, cinsel kimlik gibi birey de bir kimlik kodudur, ama hareket tarzı olarak daha genel ve kapsayıcı bir kimlik kodudur. Daha da önemlisi, tarihsel ve söylemsel bir kimlik kurgusu olarak birey, genel ve kapsayıcı olduğu için, modern zamanlar da her zaman sınıfsal, dinsel, etnik, cinsel ve kültürel farklılıkları dışlayıcı bir kod olarak da eleştirilmiştir. Marksizm, dinsel muhafazakar ya da toplulukçu siyasi kuramlar, feminizm, birey kavramın taşıdığı dışlayıcı olma olasılığını vurgulamışlar ve eleştirmişlerdir.

Yayla’nın tespitlerine eleştiriler

Yayla’nın Mahçupyan’la yaptığı tartışmada kullandığı birey kavramı, kavramın tarihsel, mekansal, söylemsel ve diğer kimliklerle ilişkisel özelliğini göz ardı eden bir niteliktedir. Yayla’nın birey kavramı bu anlamda, hem siyasal kuram düzeyinde, hem tarihsel olarak, hem de demokrasi sorusu temelinde sorunludur. Buna karşın, Mahçupyan ise, kavramın taşıdığı bu niteliği bazen üstü kapalı, ama daha çok üstü açık olarak haklı olarak vurgulamaktadır. Mahçupyan’ın, bu anlamda, liberalizmin demokratlıkla ilişkisinde ortaya çıkan sorunun kaynaklarından birisi olarak da, birey kavramının taşıdığı bu niteliklerin liberaller tarafından göz ardı edilmesi olduğu tespiti de yerinde ve doğru bir tespittir. Mahçupyan, demokratlık zihniyetini birey ile diğer kimlik kurguları arasındaki ilişkinin düzenlenmesi sorusu temelinde düşünmesi, hem akademik hem de siyasi olarak, Yayla’nın gerisini giden, ve bence açık ve anlaşılır bir tarzda yapılmış bir çözümlemedir. Bu anlamda, Yayla’nın Mahçupyan’ın demokratlık referansını muğlak bulması pek anlaşılır değil, aksine kendisinin kullandığı birey kavramının taşıdığı yöntemsel sorunlar, kendi liberalliğini muğlak yapıyor.

Örneğin, Mahçupyan’ın demokratlık referansına karşı güçlü bir liberal duruş, Yayla’nın Hayekgil liberalizminden ziyade, bireyi siyasi, ekonomik, sivil ve sosyal haklar temelinde düşünen, dolayısıyla “hak dili içinde birey kavramsallaştırması yapan” ve birey ve diğer kimlikler arası ilişkiyi de hukuksal eşitlik ve sosyal adalet temelinde düşünen John Rawls ve siyasal liberalizm olabilirdi. Ama Yayla, kendi çalışmalarında ve Mahçupyan ile tartışmasında siyasal liberalizm geleneğini kullanmayan bir duruşta ve daha çok serbest pazar ve olumsuz özgürlük temelinde hareket eden bir liberal söylem kullanıyor. Bu nedenle de, her ne kadar Yayla toplumsal sorunlara çözümde özgürlüklerden konuşsa da, bu özgürlükleri hangi temelde doldurduğu, hangi temelde demokrasi işle eklemlediği açık bir biçimde ortaya çıkmıyor. Bence, Mahçupyan’ın da Yayla’nın liberalizmini eleştirirken açık ve yalın bir biçimde dile getirmek istediği de, tam da bu nokta: Yayla’nın liberal söylemi ve bu söylemin dayandığı birey anlayışı ile demokrasi arasındaki sorunlu ilişki. Yayla, kendi liberal söylemini, siyasal liberalizm ve haklar dili temelinde geliştirseydi, Mahçupyan’a karşı daha savunulabilir bir liberal demokrasi anlayışına sahip olabilirdi. Bu ayrı bir tartışma konusu ama, Yayla’nın birey ve demokrasi anlayışını liberal gelenek içinde haklı olarak eleştirecek güçlü bir siyasal liberalizm anlayışı var. Ve Türkiye’de liberalizmi savunanların yaptığı en büyük hatalardan birisi de, Yayla gibi, siyasal liberalizm yerine Hayekgil bir liberal söylemi baştan tartışmasız doğru olarak kabul etmeleri.

Yayla ile Mahçupyan arasındaki ikinci temel fark, birincinin birey-temelli toplum anlayışına karşı ikincinin ortaya sürdüğü ilişkisel, kimlik-fark ilişkisine dayalı toplum anlayışı. Yayla Mahçupyan’ı görecelilikle, felsefi temelleri olmayan, tam ne dediği belli olmayan (demokratlık gibi) kavramları kullanmakla eleştirirken ve kendisinin liberal söyleminin belli felsefi, epistemik ve kavramsal temellere dayandığını söylerken, bence tartışmada oluşan Yayla’nın bu iddialarının tam tersi oluyor. Belki Mahçupyan’ın demokratlık kavramını bugünün akademik dünyası içinde bulamayabiliriz, ama bir sürü düşünür tarafından yapılan “modernite eleştirisi”ne bağlı olarak bu kavramın ciddi bir felsefi ve kuramsal temele sahip olduğunu söyleyebiliriz. Bunu ben, 2001 yılında çıkan (Alfa, İstanbul) Türkiye ve Radikal Demokrasi kitabımda, farklı demokrasi kuramları içinde inceledim. Mahçupyan’ın toplum anlayışı ilişkisel, toplumsal düzen arayışları farklı kimliklerin ötekileştirilmesi sürecini içeriyor; bu anlamda da toplumsal ilişkiler özünde iktidar ilişkilerini ve farklı kimlikler arası ilişkilerin, belli bir devletçi ve milliyetçi zihniyet içinde, devlet-toplum ekseninde düzenlenmesini içeriyor.

Sorun ‘demokratlık’ta değil...

Bu anlamda, ilişkisel toplum anlayışı bize, toplumsal sorunlara çözüm arama sürecinde demokratik olacaksak, demokratlığımızı birey üzerinden değil, farklılıklar arası ilişkinin demokratik temelde düzenlenmesi girişiminden çıkarmamız gerektiğini söylüyor. Bugün türban sorunundan Müslüman-olmayan azınlıkların kültürel kimlik hakları sorununa kadar geniş bir yelpaze de işleyen toplumsal/kültürel kimlik taleplerine demokrat yanıt ne olmalı, sorusuna eğildiğimiz zaman görüyoruz ki, karşımızda birey-temelli değil kimlik-fark ilişkisi üzerine inşa edilmiş bir toplumsal yaşam var. Ve bu yaşamın demokratik örgütlenmesi de birey temelli değil, ilişkiselliği baştan kabul eden (radikal) demokrat zihniyet yoluyla olabilir. Yayla’nın liberal söylemi, yukarıda belirttiğim gibi haklar dili temelinde hareket eden bir siyasal liberalizmi içermeyen ve olumsuz özgürlük temelinde hareket eden bir birey anlayışına sahip olduğu için, demokratım derken, çok rahatlıkla farklı kimlikler taleplerini bireysel olmadıkları için dışlayıcı bir niteliğe dönüşebilir. Bu nedenle, Mahçupyan’ın demokratlılığı Yayla’nın bireyinden çok daha elle tutulur ve savunulabilir bir toplum ve demokrasi anlayışını bize veriyor.

Bireyi tarihsel ve söylemsel bir kurgu olarak gören ve bu anlamda genel ve kapsayıcı bir kimlik kurgusu olarak bireyin sınıfsal, dinsel, etnik ve cinsel olarak farklı olan kültürel kimlikleri dışlayıcı (olan değil ama) olabilme riskini ortaya koyan ve bu temelde de ilişkisel bir toplum vizyonuna sahip Mahçupyan’ın demokratlık söylemi, Yayla’nın eleştirilerinin aksine, anlaşılır, güçlü ve tutarlı bir söylem. Bana göre, hem akademik hem de siyasi temelde de, Yayla’nın birey ve toplum söyleminden çok daha fazla güçlü, savunulabilir ve yaşama geçirilebilir bir söylemi Mahçupyan dile getiriyor liberallik-demokratlık tartışmasında. Bu anlamda, Mahçupyan’ın Yayla’nın liberal söylemini ve liberalizm-demokrasi sorgulaması, bana göre Türkiye’de yaşadığımız “demokratları olmayan parlamenter demokrasi sorununu” ya da demokrasinin varlığı içinde yaşadığımız demokratikleşme gereksinimini çözmede başlangıç noktası olarak alınmalı.

KOÇ ÜNİVERSİTESİ ÖĞRETİM ÜYESİ

Facebook Twitter Yahoo Google Linkedin Stumbleupon Delicious