Lübnan bir laboratuvar mı?

  • Giriş : 03.09.2006 / 00:00:00

Lübnan'da çatışmalar ta Osmanlı döneminden beri var.

Facebook Twitter
Yazı Boyutu:


Maruniler, Dürziler, Şiiler, Sünniler, Falanjistler.
Büyük devletler, bunları hep bir kışkırtma içinde oldu. Lübnan sorunu yalnızca jeostrateji ya da yalnızca dini cemaatlerle açıklanamaz.

İsrail ve ABD açısından, Büyük Ortadoğu planının asli laboratuvarının Lübnan olduğu bir gerçek. Lübnan'ın, dini cemaat temelli küçük devletlere bölünmesi amaçlanıyor

Geleneksel jeostrateji uzmanlarını dinlersek, Lübnan'da bir buçuk yüzyıldan beri devam eden çatışmaların ana ve belki yegâne kaynağı, Ortadoğu'yu nüfuz bölgeleri olarak paylaşmak isteyen emperyalist güçlerin oyunlarıdır. 1840-1860 arasında, Hıristiyan Marunilerle Dürziler arasında yaşanan kanlı çatışmalar, bu bakış açısına göre, Fransa ile İngiltere arasındaki paylaşım mücadelesinin bir sonucudur. Gerçekten de o dönemde Fransa ve Maruniler, Osmanlı Devletini ciddi biçimde tehdit eden Mehmet Ali Paşa'nın oğlu İbrahim Paşa ile ittifak yaparken, İngilizler, Lübnan Dağı'nın geleneksel feodal güçleri olan Dürziler ve Osmanlı Devleti yanında yer aldı.
1860'da oluşturulan, Dürzi ve Marunilerin birer kaymakama sahip oldukları "çifte kaymakamlık" rejimi, karma bölgelerde çok büyük karışıklıklar yarattı ve Lübnan Dağı ile Şam'da karşılıklı büyük kıyımlara yol açtı. Fransız ordusu Hıristiyanları koruma bahanesiyle Lübnan'a çıktı. Bunun yerini alan "mutassarrıflık rejimi", toprak temelinde olmayan, ama herkesin ait olduğu cemaat içinde yönetildiği, kurumlaşmış bir cemaatler mozaiği yarattı. Lübnan Dağında yaşayan altı cemaatin temsilcisinden oluşan İdari Şura, Osmanlı Devletinin atadığı yöneticiyle yönetim gücünü paylaşıyordu. Resmen toprak temelli olmayan cemaat yapıları anlayışı bugün hâlâ Lübnan'da yürürlükte.

İttihatçı yönetim

Beş Avrupa devletiyle Osmanlı devleti arasında imzalanan 1861 protokolü, İstanbul'un atayacağı yöneticinin Lübnanlı olmaması ama Hıristiyan kökenli olmasını öngörüyordu. Diğer taraftan, oluşturulan Şura'da da Hıristiyanlar çoğunluktaydı. Dört Maruni, iki Grek-Ortodoks, bir Grek-Katolik temsilciye karşı, o zaman bugünkünden çok daha az İslam'a yakın sayılan üç Dürzinin yanında, bir Sünni ve bir Şii temsilci yer alıyordu. İleride, özellikle yoksul Şiilerin Hıristiyan ve Dürzi aristokrasisine, hatta kentli Sünni eşrafa karşı ayaklanmalarının sınıfsal temelleri 19. yüzyıl ortasında atıldı.
Bu sisteme İttihat ve Terakki yönetimi l. Dünya Savaşı'nın başında son verdi. Atanan İttihatçı yöneticilerinden Ali Münif Bey, düşmanla ilişkide oldukları gerekçesiyle farklı cemaatlerden birçok Lübnanlıyı astı. O günden beri Lübnanlılar 6 Mayıs'ı Şehitler Günü olarak kutlarlar. Beyrut'un ünlü meydanı da bu olay anısına, Şehitler Meydanı adını taşır.
Jeostrateji açısından bakmaya devam edersek, 1943'te kabul edilen ve Lübnan'ın bugünkü cemaatlerin temsiline dayalı siyasal yapısının temellerini atan Ulusal Anlaşmayı da, 1958'de bu kez ABD ordusunun Lübnan'a çıkmasına yol açan, Dürzi ve Maruniler arasındaki karşılıklı kıyımları da hep uluslararası güçlerin marifetleri olarak açıklama eğilimi ağır basar. 1975 büyük iç savaşını da keza...
Bu bütünüyle yanlış bir çözümleme değildir elbette. Ama sadece dış etmenlere önem verip, Lübnan'ın iç dinamiklerini ya yok saydığı için ya da bunları bu güçlerin türevi olarak ele aldığı için kısmi kalmaya mahkumdur.
Lübnan'la ilgili ikinci bakış tarzı, bu kez tüm sorunları sadece Hıristiyan-Müslüman çatışması perspektifinden izah etmektir. 1948'den sonra bunu tamamlayan olgu, İsrail-Arap çatışmalarının tüm bölgede olduğu gibi, Lübnan'da da temel belirleyen olduğu iddiasıdır. Bu iddia da, bütünüyle yanlış değildir ama bir dizi olguyu izah etmekte zorlanır. Örneğin Dürzilere karşı zaman zaman oluşan Sünni-Maruni ittifakını gözardı eder. Cemaatleşmeyi aşma açısından, 1980 ortasına kadar Lübnan'ın en güçlü "modern" hareketinin Şiiler içinde gelişmesini, sosyalist tınılı bu radikal taban hareketinin önderi Musa Sadr'ın 1978'de Libya'da kaybolmasını açıklayamaz.

Büyük iç savaş

Bu açıdan daha anlamlı dönem, 1975-1990 arasında süren büyük iç savaş dönemidir. 1975'in Aralık ayında, Hıristiyan falanjist komandolarının, göğüslerinde kocaman tahta haçlarla Beyrut'un merkezine inip, bir gün önce öldürülen üç Hıristiyan'ın öcünü almak için, önlerine çıkan Müslümanları öldürmesiyle başlayan bu iç savaşı, dini cemaatler arası savaşa indirgemek de yanıltıcıdır. O zaman, 1976'da Suriye ile Ulusal Hareketin, 1985-87 arasında Şii Emel milisleriyle Filistinli milislerin, 1986-1990 arasında iki rakip Şii milisi, Emel ve Hizbullah'ın, 1978 ve 1990 arasında rakip Hıristiyan milislerin, 1983-1985 arasında Suriye ordusu ve FKÖ'nün neden savaştığını izah edemeyiz. İsrail'in 1978, 1982 ve 2006'da Güney Lübnan'ı işgal etmesini de... Antisemit geleneği güçlü olan faşizan Hıristiyan milislerin, 1982'de İsrail ordusuyla kolkola Filistin kamplarında yaptıkları katliamı da dinsel çatışma penceresinden izah etmek zordur. Şuf dağında yapılan Hıristiyan katliamını da...
Lübnanlı tanınmış bir iktisatçı ve tarihçi olan Georges Corm, Lübnan sorununu anlamanın jeostratejiye takılıp kalarak veya dini cemaatler olgusunu mutlaklaştırarak mümkün olmadığını belirtiyor.
1990 sonlarında birkaç yıl Maliye Bakanlığı da yapmış olan Corm, 2003'de Fransa'da yayımladığı 'Çağdaş Lübnan' başlıklı kitabında, Lübnan'ın 1943'ten beri yaşadığı büyük ikilemin dini cemaat aidiyetiyle Lübnanlılık arasındaki gerilimde yattığını belirtiyor.
1970-75 veya 2005'de olduğu gibi, Lübnanlılık olgusunun cemaat aidiyetinin önüne çıkmasına yol açacak gelişmelerin hemen sonrasında yeniden ve kanlı biçimde Lübnanlıların cemaat yapıları içine hapsedilmelerine kitapta özellikle dikkat çekiliyor. Bugün Lübnan'da hem siyasal olarak hem de özel hukuk açısından hakim olan cemaat olgusunun yanında, parlamentoda cemaatlere kontenjan uygulanmaması gibi bir pratik de söz konusu. Cumhurbaşkanlığı, başbakanlık ve meclis başkanlığı zımni bir anlaşma uyarınca belli cemaatlere tahsis edilirken, parlamentoda koltuklar cemaat temelinde paylaşılmıyor.
Lübnanlılar, iç savaş veya yabancı işgali dönemlerinde olduğu gibi, Lübnan devleti çöktüğünde cemaatlere sığınmak, yaşam normalleşince kısmen de olsa yeniden Lübnanlılığa ve Lübnan devleti kurumlarına dönmek arasında gidip geliyorlar.

Mikro devletler

Elbette bölgedeki iç gelişmeler de bu gidişatı belirliyor. Örneğin Corm, 1950'lerin ikinci yarısında Ortadoğu'daki iki önemli gelişmenin Lübnanlılık dinamiğinin kurulmasına sekte vurduğunu belirtiyor. Birincisi, 1958'de Irak'ta Haşimi hanedanının devrilip, cumhuriyetin ilan edilmesi, diğeri ise Mısır ve Suriye arasında, ömrü pek kısa sürecek olan Birleşik Arap Devletinin kurulması. Baas partisi içinde iki düşman kardeş yaratacak olan bu gelişme, İran'ın Irak'a karşı uzun süreli "doğal müttefiki"nin Suriye olmasına yol açtı. Bundan daha önemlisi, Lübnanlı Müslümanlar, farklı mezheplerden olmakla beraber, yüzlerini daha fazla pan-Arap idealine çevirdiler. Buna karşılık, 1958'de ABD ordusunu bir kurtarıcı olarak karşılayan Hıristiyanlar ise, yüzlerini zaman içinde daha fazla Batı'ya döndüler.

Bu cemaatçi-ulusçu ve Batıcı-Ortadoğucu gerginliklerinin İsrail açısından stratejik bir önemi olduğunu Corm belirtiyor. 1982'de Lübnan'ı işgal etmesinin ardından iyice belirginleşen İsrail'in uzun vadeli stratejik planlarından birinin, bölgedeki tüm Arap devletlerini, cemaat temelli mikro-devletlere dönüştürmek olduğunu belirtiyor. 1980 başlarından itibaren, Irak'ın üç ayrı devlete bölünmesi, Suriye'de Dürzi, Sünni ve Nusayri olmak üzere üç veya dört devlet kurulması, Lübnan'ın dört veya beş devletçik arasında bölüşülmesi, Ürdün'ün Bedevi ve Filistin devletleri olarak ayrılmasının öngörüldüğü bir stratejik plan bu. Bu vesileyle Batı Şeria'nın İsrail tarafından ilhakı, Suudi Arabistan'ın da Birleşik Arap Emirlikleri türünden birçok emirliğe bölünmesi ve böylece petrol zenginliğine dayalı "ikiyüzlü" bu gücün parçalanması da senaryonun bir parçası. Hayal gücü yüksek bir beyin isterse buna, Mısır'ın Kıpti ve Sünni olarak bölünmesini de ilave edebilir.
Bütün bunları hayata geçirmek pek kolay değil. Üstelik bu girişimleri etkisiz kılacak karşı eğilimler de güçlü olarak varlar. Dolayısıyla bu tür bir stratejiye büyük bir önem atfetmek mümkün değil. Ne var ki, İsrail ve ABD açısından, Büyük Ortadoğu planının asli laboratuvarının Lübnan olduğu da bir gerçek. Lübnan'ın dini cemaat temelli küçük devletlere bölünmesinin, İsrail açısından hem daha güvenli bir kuzey sınırı oluşturmak hem de bölgede dini olarak homojen olmayan, demokratik bir ülke örneğine son verme anlamına geleceğini Corm iddia ediyor.
Her cemaatin milisine sahip olduğu, Lübnan Devletinin kağıt üzerinde kaldığı, dini ve siyasal kurumların birbirine karıştığı ve cemaatler arası ittifakların her dönem değiştiği bir "laboratuvar" Lübnan. Bu laboratuvarda, içinde İsrail'in bölgenin en büyük devleti olarak rahatlıkla yüzeceği bir mikro-devletler havuzu mu hazırlanıyor? Din merkezli aidiyet ve cemaatleşme olgusuna bölge daha fazla battıkça, gidişatın bu yönde olması kuvvetli bir ihtimal. Lübnan örneğinden hareketle, dinsel aidiyetlerin siyasal aidiyetlere baskın çıkması eğilimini ve etnik-dinsel cemaatçiliği bir kez daha bu açıdan değerlendirmek acil bir ihtiyaç değil mi?
Lübnan'ın yaşadığı acılar karşısında, dinsel-etnik cemaatlerin, bundan beslenen milliyetçiliklerin ve dini aidiyetin siyasal alanda baskın olmasının önüne geçecek evrensel bir hümanizmaya herkesin yeniden ihtiyacı var. Yeni Ortaçağ'dan insani varoluşun evrensel boyutlarını, dini ve etnik kimlikler ötesinde yeniden tanımlayarak çıkabileceğiz.

Facebook Twitter Yahoo Google Linkedin Stumbleupon Delicious