Lübnan ve yine Lübnan (RÖPORTAJ)

  • Giriş : 03.11.2006 / 00:00:00

Silahlar bir biri ardına patladı. Yağmur gibi bomba yağdı Lübnan halkının başına...

Facebook Twitter
Yazı Boyutu:


Her zaman olduğu gibi yine ateş düştüğü yeri yaktı. Birleşmiş Milletler’in (BM) de devreye girmesiyle bölgede ateşkes sağlanmış durumda. Savaştan geriye yüzlerce ölü, yıkık binalar, acılı hayatlar, sakat kalan yüzlerce insan kaldı. BM çatısı altında bölgeye barış gücü askerleri gitmeye başladı. BM üye ülkelerin göndereceği barış gücü askerleri Güney Lübnan ile İsrail arasındaki bölgede barış için nöbet tutacak.

Savaşın başından beri yaklaşık 40 gün bölgede kalan Zaman Gazetesi Foto Muhabiri Kürşat Bayhan, savaşı bizzat yaşayanlardan. Bombaların ardı ardına düştüğü Lübnan topraklarında savaş boyunca görev yapan Kürşat Bayhan, sadece gazetecilik görevi yapmadı. Öyle zamanlar oldu fotoğraf makinesini bir kenara bırakıp yardıma muhtaç insanlara yardım elini uzattı. Öyle zamanlar oldu ki bir bardak su bulamayan halka su verdi, ekmeğini paylaştı. Yıllarca yapılan ’Önce haber mi insan mı’ sorusuna güzel bir örnek sunmuş oldu Kürşat Bayhan.

Savaş ortamında görev yapmanın maceralı olduğunu söyleyen Kürşat Bayhan, en büyük sıkıntının ve zorluğun savaş ekonomisiyle yaşamak olduğunu ifade ediyor. Öyle zamanlar olmuş ki su 20 dolara satılmış. "Lübnan’dan gönderdiğim fotoğrafla insanların harekete geçmesini istiyordum. Fotoğraflarla insanları acılara ortak olmayı davet ettim." diyen Kürşat Bayhan ile savaş sırasında yaşadığı sıkıntıları, Hizbullah’ın Lübnan’daki son durumunu konuştuk.

Savaş bölgesine gideceğinizi öğrendiğiniz zaman neler düşündünüz? İçinizde bir korku belirdi mi?

Savaş bölgesine gittiğim için bir korku yoktu. Zaten severek yapıyorum mesleğimi. Macerayı sevdiğim için korkudan çok biraz merak ve heyecan vardı. Bir korkum vardı. O da bölgeyi bilmemekti. Tek çekincem o oldu. Kısa bir sürede gitmem gerektiği için resmi işlemlerde biraz sorun yaşadık. Suriye üzerinden gitmemiz gerekiyordu. Suriye gazetecilere vize konusunda bazı sorunlar çıkartabiliyor. Lübnan vizesini hemen aldık ama Suriye bize vize vermedi. Biraz beklemek zorunda kaldık. Daha sonra vizeyi aldık ve Suriye üzerinden Lübnan’a giriş yaptık. Bizim Lübnan’a gittiğimizde insanların akın akın ülkeyi terk ettiğini gördük. Her milleten vatandaş kendi ülkesine bir an önce dönmek için yollara dökülmüş durumdaydı.

Gazeteci olarak bölgede ne tür sıkıntılarla karşılaştınız?

En büyük sıkıntımız savaş ekonomisi nedeniyle fiyatların çok yükselmiş olması. Mesela şöyle, bölgeyi bilmediğimiz için şoför bulmak zorundasınız. 50-100 dolar olan bir şoförün masrafı olmuş bin dolar. O ülke için bin dolar gerçekten büyük bir rakam. Bırakın Lübnan için Türkiye için bile büyük bir rakam. Savaşın en şiddetli yaşandığı Sur bölgesine gitmek istedik. Anlaştığımız şoförlerin bir kısmı bizi ya yarı yolda bıraktı ya da bizi götürmekten vazgeçtiler. Gerçi bu savaş ekonomisinden daha ziyade bölgenin tehlikeli olması. İnsanlar tehlikeyi ölümü göze alamadıkları için fiyatı yüksek tutuyor. Son olarak bir şoförle anlaşarak yola çıktı. Yolda giderken sağımızda solumuzda bombalanmış bir sürü araç gördük. Tabii bu yolcuğu tek başıma yapmadım. Türk bir gazeteci arkadaş daha vardı. Diğer Türk gazeteciler ise Lübnan’ın güneyine inmeyi reddettiler. Biz Sur şehrine hatta onun da güneyine kadar indik.

Kana’da yapılan bombalama sonucunda mavi emzikli bebek fotoğrafını çektiniz…

Kana’da katliamının yapıldığını duyunca tüm tehlikeleri göze alarak oraya gittik. Şoförümüz bölgeyi çok iyi bildiği için kısa bir sürede istediğimiz yerlere gidebiliyorduk. Bütün riskleri, tehlikeleri göze almasaydık, belki de savaşın sembolü haline gelen mavi emzikli bebeğin fotoğrafını çekemeyecektik.

Savaş ortamında yüzlerce insan evsiz kaldı. Birçok kişi yardım elinin uzatılmasını bekliyor. Sivil toplum kuruluşlarının yardımları bölgeye ulaşabiliyor muydu?

Gelen yardımların büyük çoğunluğu Beyrut’ta kalıyordu. Yardımların güneye ulaştırılmasına izin verilmiyordu. Çünkü yardım götürebilmek için ya kamyon olacak ya da tır. Güneye yardım ulaştırmak için ilk önce İsrail’den izin alınması gerekiyor. İsrail kendi güvenliğini korumak için insanlara yardım ulaşmasını engelliyordu. Aytarun isminde bir bölge var. Burada yaklaşık 200 kişinin olduğunu biliniyordu ve söyleniyordu. Daha sonra bu bölge ağır bombardımana tutuldu. Ateşkes sağlandıktan sonra Aytarun bölgesine gittik. İnsanlar ahırlara sığınmış durumdaydı. Tek tek ahırlardan çıkıyordu ve her taraf yıkılmış, harap olmuş durumdaydı. Günlerdir insanlar aç susuz kalmış. İnsanlar ağlıyor feryat ediyordu. Tek söyledikleri ’arabalar nerede, bizi hemen buradan alın’ oldu. Aktarun bölgesi Sur şehrine yaklaşık 45 kilometre ve çok yakın. Ama yardım edilmiyordu bu bölgelere.

Savaşın en şiddetleri anlarına tanık oldunuz. Çektiğiniz fotoğraflarla unutulmaz ve hafızalardan çıkmayacak kareleri kaydettiniz. Savaşı kısaca değerlendirir misiniz?

Aslında insanlar fotoğraf çekerken bir şey hissetmiyor. O anda bir şey düşünmüyor. Sadece kendi işinize odaklanıyorsunuz. Ama o resimleri çekip buraya geldikten sonra daha farklı duygular insanı kaplıyor. Müslüman bir ülke olması nedeniyle üzüntümüz daha farklı oluyor tabii. Bu savaş, halkı Müslüman olmayan bir ülkeye açılmış olsaydı acaba aynı tepki mi verilirdi? Bu soruyu kendime sordum sürekli.

Diğer gazetecilerle mutlaka arkadaşlık kurmuşsunuzdur. Dünyanın diğer ülkelerinden gelen özellikle Müslüman olmayan gazeteciler savaşı nasıl değerlendiriyorlardı? Onların savaşa bakışı neydi?

Zaten birçok zaman diğer gazeteci arkadaşlarla aynı evde kaldık. İspanyolu, İngilizi, Kanadalısı birçok ülkeden gelen gazetecilerle arkadaşlık kurduk. Her bomba atılışında yabancı gazeteciler ’Bu bomba atanların çocukları yok mu ?’ diye sorarlardı. Newyork Times’tan bir arkadaş vardı. O, Irak Savaş’ında da bulunmuş ama İsrail saldırılarını daha tehlikeli buluyordu. Çünkü İsrail’in bebekten yaşlısına herkese silah sıktığını söylüyor ve kendisi de korkuyordu.

Çekilen fotoğraflardan gördük. Öyle zamanlar olmuş ki fotoğraf makinesını bir kenara bırakıp insanlara yardım etmeye başlamışsınız. O anda neler hissettiniz?

Şunu söyleyeyim. Savaş ortamındasınız ve bir sürü denetimden geçiyorsunuz. Zaten herkes güvenliğini düşünüyor. Biz elimizden gelenin en iyisini yapmaya çalıştık. Oradaki mağdur ve yardıma muhtaç insanlara yardım etmeye çalıştık. Bazen elimizdeki ekmeği verdik. Bazen su verdik. Bazen ise yaralılar, arabamızla hastaneye götürdük. Burada tabii bir şey hissetmiyorsunuz. O anda mutlu olmuyorsunuz. Olayın üzerinden biraz zaman geçince insan vicdani olarak çok rahat oluyor ve ’iyi ki yardım etmişim’ diye düşünüyor. Yardım etmenin mutluluğu içersindeyim. Ben oradan gönderdiğim fotoğrafla insanların harekete geçmesini istiyordum. Fotoğraflarla insanları acılara ortak olmaya davet ediyordum.

’Önce haber mi insan mı’ tartışmasına güzel bir örnek sunmuş oldunuz.

Bir noktadan sonra biz fotoğraf çekmeyi bıraktık. Bina çökmüştü yolun üzerine. Böylece yol kapanmıştı. Yardıma muhtaç ve yaralılara yardım etmek durumundaydık. Çünkü yaralı insanların binanın diğer tarafına geçerek hastaneye gitmesi gerekiyordu. Hastaneye kaldırılan insanların en önemli sıkıntısı ise ilaç. Elektrik yoktu. Akaryakıt sıkıntısı yaşanmaya başladı Lübnan’da.

Savaş ortamındasınız sürekli tehlike içindesiniz. Hayati bir tehlike atlattınız mı?

Sur’un merkezinde kiraladığımız evi boşaltmamız bizi çok büyük bir tehlikeden kurtardı. Biz evi boşalttıktan bir hafta sonra bina bombalandı ve yerle bir oldu.

Facebook Twitter Yahoo Google Linkedin Stumbleupon Delicious