Lübnan'dan demir alma günü

  • Giriş : 01.08.2006 / 00:00:00

Şimdiye kadar kurdukları hayatlar, İsrail’in saldırılarıyla altüst oldu.

Facebook Twitter
Yazı Boyutu:


Mersin sıradan sıcaklarına inat sıra dışı günlerinden birini yaşıyor. Liman yakınındaki ağaç gölgesinde, hasırdan bir kilim üzerinde buluşmuş ortak yaşanmışlıklar. Hemşerilikten öte onları bir araya getiren, Lübnan’daki savaştan kaçıp gelenleri taşıyan İskenderun gemisi… Gözü yolda olanlar için gelecek yolcular ne gazetelerdeki rakamlardan, ne de televizyondaki iki boyutlu görüntülerden ibaret. Yakın geçmişte birçoğu tanıdıkları gibi benzer tecrübelere şahit olmuş. Tek dilekleri, aşina oldukları bu trajedinin çocukları için de tekerrür etmemesi. Özetle akraba, eş ve dostunu bekleyenler, yavaş yavaş da olsa karaya yaklaşan gözleri dolu insanlar ve vapur camından sallanan Türk bayrakları...

LÜBNAN’DAKİ ERKEKLER UMUDUN BEKÇİSİ

İskenderun gemisinin gönlü yorgun yolcuları, Türkiye’ye gelebileceklerini bir gün önce öğrenmişler. Sadece birkaç eşya ve pasaportlarını alarak yola çıkmışlar. Çoğunun eşi, akrabası, dostları geride kalmış. Aslında buruk bir sevinç onlarınki. Kahle Sezer, Beyrut’ta eşini bırakarak üç çocuğunu yanına alıp Türkiye’ye gelenlerden biri. Çatışmalar başladıktan bir gün sonra kızı Laye dünyaya gelmiş. “Füzeler atılıyordu, sürekli korku içerisinde yaşıyorduk. Birçok hastane de bombalandı.” diyor, belki de bu baskı nedeniyle erken doğum yaptığını dile getirerek. Savaşla yaşıt olan kızına önce ‘Hüzün’ adını vermek istemiş fakat eşinin ‘Sürekli kötü günleri hatırlatır’ düşüncesiyle bundan vazgeçmiş. Beyrut’un merkezinde yaşayan Sezer, daha çok şehrin çevre bölgelerinin bombalandığını anlatıyor. Eşi fırıncı ve hâlâ işine gidebiliyor. Kocasının, Kahle ve çocuklarıyla birlikte Türkiye’ye gelmemesinin sebebi, geride bir işinin ve koruyacak eşyalarının olması.

Gemideki yolcuların büyük bir kısmı kadın ve çocuklardan ibaret. Çünkü onlara göre Lübnan’daki olayların durulma ihtimali var. Eşler bir nevi savaşın ortasında ümidin bekçiliğini yapıyor. Çatışmalar artar ve orası yaşanmaz olursa ancak Türkiye’ye dönmeyi planlıyorlar. Ortalık sakinleşirse de anneler çocuklarıyla Lübnan’a geri dönecek deniyor. Kahle Sezer kararlı, “Kocam ortalık sakinleşir diye bekliyor ama artık ben Lübnan’a dönmeyi düşünmüyorum, o da buraya gelmeye mecbur kalacak.” diyor. Adana’da evleri olduğu için çok sıkıntı çekmeyecekleri düşüncesinde.

Besime Öğüşlü, Lübnan’dan gelecek akrabalarını bekleyenlerden. O, bu soğuk savaş hikâyesine yıllar öncesinden aşina. Dokuz yaşındayken kaçak olarak ailesiyle Lübnan’a gitmiş ve 12 yıl yaşamış. 33 yıl önce Beyrut’ta yaşanan iç savaş sebebiyle Türkiye’ye dönmüş. Hıristiyan mahallesinde yaşayan Besime Hanım, akrabaları ve yakınlarının ölümüne şahit olmuş. Varımızı yoğumuzu geride bırakarak karadan otobüsle Türkiye’ye kaçtık diyor. Memleketlerine geldiklerinde hiçbir mal varlıkları olmayan Öğüşlü, dokuz çocuğuyla birlikte bir akrabasının yanına taşınmış. Zamanla durumumuzu düzelttik ama çok çektik diyen Besime Teyze, 65 yaşında kendi yaşadıklarına şimdi yeniden şahit oluyor, bir yandan hatıraları canlanıyor, diğer yandan da içindeki savaş ateşi biraz daha alevleniyor.

BABAM VE KIZKARDEŞİMDEN HABER YOK!

Besime Öğüşlü’nün akrabası Fahriye Kortaz’ın savaş sebebiyle Türkiye’ye gelmesi ilk değil. 35 yıldır Lübnan’da yaşıyor ve daha önce yaşanan çatışmalarda da tek adresi Türkiye imiş. Eşinin kan davası sebebiyle öldürülmesi ve ardından yaşadıkları yoksulluk onu çocuklarını da alarak Lübnan’a gitmeye sevk etmiş. Kortaz, senelerdir yaşadığı Lübnan’dan çocuklarını bırakarak Türkiye’ye ‘son’ kaçışını gerçekleştirmiş. Yaşadıklarını ise “Üzerimize havadan, karadan, denizden füzeler yağıyordu. Sığınaklara kaçıyorduk.” cümleleriyle özetliyor. Lâkin gidiş gelişlerden yorulmuş Fahriye Hanım, bundan sonra Mardin’deki akrabalarının yanında kalmayı planlıyor. Sihem Duman on üç sene yaşadığı Lübnan’dan geleli dokuz ay olmuş. Kız kardeşi ise Suriyeli eşiyle birlikte hâlâ Lübnan’da. Babası da geçtiğimiz ay iş nedeniyle Beyrut’a gitmiş. Fakat şimdi ne babasından ne de kız kardeşinden haber alıyor. “Kardeşimin evi savaşta yıkılmış, sığınaklardan çıkamıyorlarmış.” diyor gözleri dolarak: “Babamdan da gitti gideli haber alamıyoruz, öldü mü kaldı mı bilmiyoruz.” Hayli üzüntülü gözüken Duman, çocuklarını gönderdikleri halde savaşın ortasında işinin, eşyasının nöbetini tutanlara kızıyor: “Hiçbir şey insan hayatından kıymetli değil.” diyerek Mersin Limanı’ndaki kalabalıklara karışıyor.

Gemiyle Lübnan’dan gelen 1029 Türk vatandaşının 800’den fazlası Mardinli. Mardinli yolcuların çoğunluğunu ise Midyat’ın Gelinkaya köyünden Lübnan’a yerleşmiş vatandaşlar oluşturuyor. Aslında köyden Lübnan’a ilk gidişler elli yıl önce başlamış. Turist vizesiyle gidenler bir daha geri dönmemeyi seçmiş. Gelinkaya Mardin’e 650 kilometre uzaklıkta 10 bin kişinin yaşadığı, sessiz, sakin bir belde. Gelinkaya’dan Lübnan’a şimdiye kadar 650 hane göç etmiş. Her evde de en az 6-8 kişi olduğu düşünüldüğünde epeyce kalabalık bir Türk grubunun orada yaşadığı ortaya çıkıyor. Hatta Gelinkaya köyünde yaşayanlar İskenderun gemisine ısrarla ‘Gelinkaya Gemisi’ diyor. Çünkü gemiden ineceklerin birçoğu kendi köylüleri, akrabaları.

Bu toplu geliş işi en çok da Gelinkayalılara yaramış. Çünkü yıllar önce turist olarak gidip oraya yerleşmiş kişilerin birçoğu savaş vesilesiyle hiçbir ceza ödemeden Türkiye’ye geri dönmüş. Lübnan’da Mardinli erkekler kapıcılık, hanımlar da temizlikçi ya da çocuk bakıcısı olarak çalışıyor. Tabii zamanla işini kurmuş, şirket sahibi olmuş olanlar da var. Her ne kadar uzun yıllar Lübnan’da kâh temizlik yaparak kâh çocuk bakarak bin bir zorlukla kazanıp aldıkları eşyalar, mal mülk şimdi bombaların altında yok olsa da onlar için önemli olan çocuklarının hâlâ sağlıklı olması ve Türkiye’ye dönmüş olmaları.

Dahiye’de yaşayan Gelinkayalı Hasan Mutlu (43) ‘Benim zaten hiç şansım yok ki!’ diye hayıflanarak söze başlıyor: “7 yıldır Lübnan’da yaşıyorum. Temizlik şirketinde çalışıyordum. İş yerimizi yerle bir ettiler. Patronlarımız kaçtı. Bütün işler durdu. Şirketten alacağım var. Zorlukla aldığımız eşyalar şimdi bombaların altında. Vatanımıza yeni bir hayata başlamak için geldik. 4 çocuğum var. Tekrar hayata başlamak zor olacak. Karnımızı doyursak yeter. Hayatımız düzene girene kadar zaten ömrümüz tükenir.”

Gemiden inenler liman kapısında alkış, Türk bayrakları, zılgıtlarla karşılanırken hem tarifsiz bir mutluluk hem de hüzün vardı. Herkes birbirine dünya gözüyle bir daha bakıyor, sonra da sımsıkı sarılıyordu. Yolcular anne-babalarını, akrabalarını görmekten mutlu oldukları kadar yıllarca çalışıp didinerek kurdukları hayatı birkaç valize sıkıştırmak zorunda kaldıkları için de hayli buruktular. Hanımların bir kısmı Lübnan’a gelin gitmiş, kimi erkekler de Türkiye’ye sadece askerlik yapmak için gelmiş. Dikkat çekecek kadar çok ebeveyn Türkçeyi unutmaya yüz tutmuş, çocuklar da Türkçe eğitim veren okul olmadığı için Arapça öğrenip, eğitimlerini bu dil üzerinden almış. Hem ‘Çocuklarımız savaş ortamında büyümesin, zarar görmesin’ diye yollara dökülmüşler hem de onların gelecekleri adına şimdiden korkmaya başlamışlar.

SAVAŞ, HAYALLERİMİZİ DE ALT-ÜST ETTİ

17 yıldır Beyrut’ta yaşayan Ahmet Canöz (55), 4 çocuğunun da Türkçe bilmediğini, iki ay içinde Türkçe öğrenmeleri gerektiğini anlatıyor ve bir yandan da Lübnan’da kurduğu hayalleri belki de burada hiç kuramayacağını belirtiyor: “Büyük oğlum Ahmet Necip’in (15) dersleri çok iyiydi. Bana söz vermişti, doktor olacaktı. Onun için elimden ne gelirse yapacaktım. Ben kapıcı oldum, oğlum okusun istedim. Şimdi Türkçe öğrenmesi gerekiyor. Yoksa ne okula gidebilir ne de doktor olabilir. Hayallerimiz de savaşla birlikte alt-üst oldu.”

Derviş Akan, 11 yıldır Lübnan’da yaşıyor. Seyahat amacıyla gittiği yolculuk onu Güney Beyrut’un Marilyes semtine yerleştirmiş. Restoranda çalışan Derviş Bey, Lübnan’da yaşayan Türklerin genelde taksicilik yaptığını ya da özel işlerde çalıştıklarını anlatıyor. Kendisi savaştan kara yoluyla kaçmış. Sabahın erken saatlerinden öğlenin kızgın güneşine kadar liman kapısı önünde beklemesinin sebebi, 4 çocuğu ve eşinin İskenderun gemisinde olması. Akrabalarından da yaklaşık 30 kişinin geleceğini söylüyor. Çünkü o bir Gelinkayalı…

Derviş Bey, karayoluyla zorlu bir yolculuk geçirse de bir hafta sonra yeniden Lübnan’a dönecek. Geride bıraktığı eşyalardan ne kadarını Türkiye’ye getirebilirse onun için kâr. Yıllardır Lübnan’da yaşadığı için ‘Orası bizim vatanımız, ekmeğimiz oldu’ diyor. 70’li yıllarda savaş çıkınca Lübnan’dan kaçarak askerlik için Türkiye’ye gelmiş. Şimdilerde de durumun ciddileşmesi Derviş Bey’i endişelendiriyor. İki gün ekmek bulamadıklarını, bir tüpü 80 dolara alabildiklerini, savaş öncesinde 500 dolara ancak alınabilen çamaşır makinesi, televizyon gibi beyaz eşyaların 20-30 dolara satıldığını, her geçen gün ekmek bulmanın bile zorlaştığını ve sabahlara kadar bomba seslerinden uyuyamadıklarını anlatıyor. Ama yine de umudunu yitirmemiş. Ortalık durulduğu takdirde ailesini de alıp Lübnan’a dönmenin planlarını yapıyor. Şimdi Gelinkaya’daki evlerinde kalacaklar. Lübnan’daki evlerini kapatmışlar fakat mültecilerin kapılarını açıp yerleşeceklerinden şüphesi yok.

Çatışmalar başladıktan sonra füze seslerine, binaların yıkılmasına dayanamayan Derviş Akan, Türkiye’ye gelirken de çok zorluk yaşamış. Beş ailenin eşyalarını Lübnan, Suriye, Türkiye ve Adana hattında 4 farklı kamyona aktararak getirmesi hem onu çok yormuş hem de gümrükte bir dizi problem yaşamasına sebep olmuş. Bu meşakkatli yolculuk ona tam bin 500 dolara mal olmuş. Pazar günü Türkiye’ye varan Derviş Bey, henüz ailesini bile ziyaret edememiş. Akan’ın Gelinkaya’da yaşayan anne-babası onlar için kurban adamış. “Köye girer girmez ‘şükür kanı’ akıtılacak, asıl şenlik burada değil, Gelinkaya’da.” diyen Derviş Bey, bir yandan gözlerini gelen yolcu kapısından ayırmıyor, köylüleriyle sarılıp selamlaşıyor, biz de her seferinde eşi ve çocuklarının geldiğini zannediyoruz.

KIZIMA SAVAŞ SAYESİNDE KAVUŞTUM

‘Savaş’ adı gibi yaşattıklarıyla da insanların gönlünü, duygularını ‘buz gibi’ yapıyor. Her nesnenin insan zihninde farklı bir çağrışımı olduğu gibi yaşanan bu vahşetin de zihinlerde farklı çağrışımları var. Hüznün, endişenin, çaresizliğin, umut ve umutsuzluk arasında geçen 13 günün tarifinin ne kadar farklı olabileceğini görmek içinse İskenderun gemisinin madden manen hırpalanmış yolcularını ve onları dört gözle bekleyen ev sahiplerini görmek yeterli. Her ne kadar dillendirilmese de kimileri için savaş, yıllardır göremediği kızına, hiç tanımadığı torununa, Türkiye’ye gelmesi için bir türlü ikna edemediği anne-babasına ve çok istemesine rağmen kaçak olduğu için ülkesine dönemeyenlerin Mersin Limanı’na yanaşan ‘umut gemisi’ idi aslında.

Savaş hayır getirir mi deseniz de Mardin Savur’da yaşayan Türkan Evrensel (40) 4 yıldır göremediği kızı ve hiç tanımadığı iki torununu görecek olmanın heyecanını saklayamayarak: “Damadım kapıcı, kızım hizmetçi olarak çalışıyor. 12 yıldır Lübnan’da yaşıyorlar. Gönderdikleri parayla Adana’da bir ev yaptık. ‘Artık dönün’ diye çok ısrar etsek de gelmeyeceklerini söylüyorlardı. Savaş çıkmasaydı niyetleri de yoktu. 12 yıldır gurbetlik çekerek biriktirdikleri her şeyi bırakıp gelecekler şimdi. Emekler boşa gitti sanki. Savaşa, yaşanan ölümlere çok üzülüyorum ama kızıma savaş sayesinde kavuştum. Bunu da saklayamam.”

Tüm yaşanmışlıklar, biriktirilen paralar, yapılan mal mülkler bir yana hayata iki valizle yeniden başlamak gemi yolcularını zorlayacağa benziyor. Hasılı; hayat küçük bir oyun. Kazanılan ya da kaybedilen. Yaşamak içinse iki valiz yeter. Biri umutları biri de birkaç parça eşyayı taşımak için. Hayat iki valizden ibaret. Ateş altında ağzı kapanan, yepyeni bir hayatta da açılan…

MERSİN LİMANI’NA TÜRK GEMİSİNDEN ÖNCE GELEN YABANCI UYRUKLU YOLCU SAYISI

Avustralya 1649
Kanada 1531
ABD 1295
Lübnan 642
İsveç 499
Brezilya 72
Gabon 14
Almanya 10
Ürdün 3
Rusya 3
Venezüella 2
Yeni Zelanda 2
Filipinler 2
Suriye 1
Yunanistan 1
İspanya 1
Irak 1

Facebook Twitter Yahoo Google Linkedin Stumbleupon Delicious