Madımak'ın 2 gününü anlattı

Madımak'ın 2 gününü anlattı.22607
  • Giriş : 29.06.2009 / 09:31:00

Madımak’ta yaşanan katliamda kardeşi Serkan’ı kurban veren yazarı anlatıyor.

Facebook Twitter
Yazı Boyutu:


16 yıl önce Madımak'ta yaşanan katliamda kardeşi Serkan'ı 36 kişiyle birlikte kurban veren oyun yazarı Serdar Doğan anlatıyor...

22-25 Temmuz arası, 1993- GATA

Pansuman odasından gelen garip sesle irkilir Lütfiye Aydın. “Boğazlanan bir dana sesi gibi” der içinden... Aynısını kendi de yaşadığı için o odada neler olup bittiğini az çok tahmin ediyordur. Birden ağlamaya başlar. Ses telleri berbat olmuş, derdini çok zor anlatmaktadır, ama bir gayret kocasına sorar, “Kim bu?” Adam, öykü yazarı karısına döner, “Bu da bizim gibi gelen bir çocuk. Adı Serdar Doğan...”

29 Haziran 1993- DİKMEN

Birkaç gündür pencerenin önüne bir kuş dadanmıştır. Perize anne bakar; karga mı dese, güvercin mi, belli bile değildir. Çok hastalıklı, çok çirkin bir kuş... Garip garip sesler çıkarır. Öyle batıl inançları yoktur Perize'nin, ama yarın gece iki oğlu Sivas'a gidecek... Serkan'ı 19, Serdar'ı 21... Serkan çok güzel saz çalar, semah döner; Serdar ise tiyatrocu, ikisi de cıvıl cıvıl... Perize anne onları düşündükçe aklına kötü bir şey getirmeye dahi kıyamaz. Zaten kuş da en son 1 Temmuz günü görünür, sonra uçar gider.

30 Haziran Çarşamba, saat 23.30- PİR SULTAN ABDAL DERNEĞİ ÖNÜ

Kaç etkinlik için yine otobüslere atlayıp gitmişlerdir, ama o gece herkeste bir gariplik göze çarpar. İlk kez o gece gidenlerle kalanlar arasında derin vedalaşmalar olur. Otobüsten tekrar tekrar inip sarılmalar, ağlamalar... Hatta eve dönüp “Alacağım şu, borcum şu” diye not kâğıdı bırakanlar... Araca bindiklerinde dahi o hava dağılmaz. Halay çekerler, fıkra anlatırlar, döndüklerinde daha profesyonel bir tiyatro kurmayı konuşurlar, ama akılları hep o veda sahnesindedir.

1 Temmuz, saat 06.00 suları... SİVAS

Mahmur gözlerle otobüsten indiklerinde önce bir sert soğuk çarpar yüzlerine. Sonra kızlardan gelen talep doğrultusunda hemen bir tuvalet aramaya koyulurlar. Yakınlarda okul gibi bir bina vardır. Binanın dışında da işçiler; o saatte boya yapıyorlardır. Birden boyayı bırakırlar. Delikanlıların Pir Sultan armalı şapkalarını alıp yere atar biri. Öbürü çiğner. Bir başkası Pir Sultan t-shirtlerini tutup “Kim bu ya” diye küfür eder. Tabii hemen kızları toparlayıp oradan uzaklaşır delikanlılar. Çünkü istikamet baştan bellidir; 4. Pir Sultan Abdal Şenlikleri.

Saat 16.00 suları... BURUCİYE MEDRESESİ

Valilik önündeki saygı duruşu ve kültür merkezindeki konuşmalardan sonra bütün yazarlar medreseye geçip kitaplarını imzalamakta, okurlarıyla sohbet etmektedirler. Gençler de stantlarının başında... Ancak birden biri peyda olur. “Şerefsizin kasetini mi satıyorsunuz?” deyip Ruhi Su'yu yere atar. Tam onunla ilgilenirken öteki posteri yırtar. O yetmezmiş gibi özel bir haber ajansından gelme bir muhabirin Aziz Nesin'e tehditkâr soruları başlar, ki lafı takım elbiseli bir adamın havaya kalkan eli böler. O el dilediği gibi Nesin'in suratına inemez, ama uzaklaşırken havada sallanır. Üstelik tam da şöyle diyerek: “Beğenmediğin Allah seni yakacak!”

Saat 23.00... DEVLET SU İŞLERİ MİSAFİRHANESİ

Akşam 4 Eylül Spor Salonu'nda yapılan şenlik çok güzel geçmiştir. Herkes gündüz yaşanan gerginlikleri geride bırakmış neşe içinde otellerinin yolunu tutar. Sanatçılar Madımak otelinde, gençler ise DSİ'nin misafirhanesinde konaklayacaktır. Aslında gençler yurtta kalmayı planlıyorlardır, ama hepsi doludur. Meğer o gün çevre illerden gelenler varmış. “Hicret koşusu” adı altında bir koşu için gelmişler. Gelenekselmiş o koşu. Ne tesadüfse sordukları hiçbir Sivaslı böyle bir koşuları olduğunu bilmiyormuş, ama sonuçta Pir Sultan'cıların geldiği aynı gün Hicret koşucuları da şehirdeymiş.

2 Temmuz Cuma, sabaha karşı...

SERKAN'LA SERDAR'IN UYKUSU

O gece DSİ'nin misafirhanesi bile yetmez gençlere. Mecbur herkes gibi Serdar'la kardeşi Serkan da koyun koyuna yatmak zorunda kalır. Gerçi hiç de şikâyetleri yoktur. Tam tersine tıpkı çocukluklarındaki gibi sarılarak uyumaktan mutludurlar. Sabah neler olacağını bilmeden ve birbirlerine 16 yıldır silinmeyen bir kardeş kokusu bırakarak uyurlar...

2 Temmuz Cuma, uyandınız; nedir durum?

Yine stantlarımızı açmaya medreseye gittik, fakat caddelerde kimse yok. Araba bile geçmiyor. Gecesi de öyleydi zaten. Sanki terk edilmiş bir kent... Ta ki öğleden sonra bir tekbir sesiyle yüzlerce cübbeli, sarıklı, şalvarlı ortaya çıkana kadar...

Ondan önce, sabah saatlerinde bir olay oldu mu?

Oldu; birkaç sivil polis gelip bize “İnsanlar camide toplanıyor ve namazdan çok sizi konuşuyorlar. Eşyanızı toplayın, onlar gelmeden hemen ayrılın, yoksa biz engel olamayabiliriz” dediler. Yani, siz bilirsiniz başınıza gelenlerden sorumlu olmayız gibi bir tavırları vardı.

Ne yaptınız?

Kasetleri, kitapları kaçarcasına topladık, arabalara koyduk, bize ayrılan lokantaya gittik. Oradan da kültür merkezindeki konsere geçeceğiz. Fakat daha biz lokantadayken 15-20 kişilik bir grup sloganlar atarak önümüzden geçti. Biz hemen çıkmaya yeltendik, fakat bizim yöneticilerden biri yolumuzu kesti. Saat 11.00'den itibaren kültür merkezinin taşlandığını, yolların tutulduğunu, otelin daha yakın olduğunu, hemen oraya geçmemiz gerektiğini söyledi.

Otele sağ salim gidebildiniz mi peki?

Gittik, ama biz hâlâ bundan fazlasının olabileceğini düşünmüyoruz. Hatta hayranı olduğumuz sanatçılarla sohbet etmeye dalmış, dışarıdan yaklaşan sloganları bile duymuyoruz. Ta ki saat 14.00 sularında şangır diye bir ses gelene kadar. Bir baktık koca bir taşla girişteki büyük cam yerle bir olmuş.

İşin ciddileştiği dönüm noktası o mudur?

Evet, o andan itibaren akşam 19.00'a kadar taşlamanın ardı arkası kesilmedi.

İyi de tarla mı orası, caddenin ortasında o kadar taşın işi ne?

O bizimkilerin de dikkatini çekmiş ve hatta sormuşlar, otelin tam karşısında ne bu taşlar diye. “Kaldırım yenilemesi” denmiş. Ama biz kentin başka hiçbir yerinde kaldırım yenilemesi falan görmedik. Bir tek Madımak'ın karşısına yığılmıştı o taşlar.

Çok enteresan tesadüfler değil mi?

Tabii, meğer bunların hepsi savaş alametiymiş, ama anlamadık. Hatta tam tersine “Üç beş çapulcunun işi, baksanıza duvardaki hiçbir afişimize dokunulmamış bile” diyorduk. Nasıl yanılmışız... Sonra görüntülerden izledik ki, tırnaklarıyla dişleriyle söküyorlar o afişleri, sonra da çığlıklarla yakıyorlar.

Peki cam yerde; taşlar geliyor; siz ne yapmaya karar verdiniz?

Erdal Ayrancı; ilk kendine gelen oydu. 12 Eylül'de yatmış, çok işkence görmüş biri. O olmasaydı daha ilk anda gitmiştik. Erdal Abi hemen “Bütün sanatçılar, yaşlılar, çoluk çocuk, kadın kız yukarı çıkın; kalanlar bir yere ayrılmıyorsunuz, barikat kuracağız” dedi.

Otel beş katlı, biz girişteki lobideyiz. Hemen masaları ters çevirdik, sandalyeleri yığdık. Ayaklı küllüklerin çubuklarını çıkardık, güya kendimize savunma silahı yaptık, bekliyoruz.

Birazdan biri girmeye kalktı. Erdal Abi “Özellikle yüklenin, başkalarının gelmemesi için öyle yapmamız gerekiyor” dedi. İçimizde bir insana ilk kez vuranlar vardı, ama gerçekten de saldırganlar bir daha barikata doğrudan saldırmaya fazla cesaret edemediler.

Dışarıdakileri görüyor musunuz?

Yok, ama köşelerde durmuş taş atıyorlardı. Polis tarafından uzaklaştırılıyor, ama sonra gelip yine atıyorlardı. O manzarayı görünce Erdal Abi bizimle şöyle bir konuşma yaptı: “Dışarıda ciddi bir durum var ve belli ki buradan çıkamayacağız, ama her ne olacaksa barikatta olup bitecek. Çünkü bizden bir iki kişi ölürse yukarıdakilere dokunmaz, iki kişiyi öldürdük, artık gidelim derler. O yüzden barikatı terk etmeyeceksiniz. Durmak istemeyen varsa anlayışla karşılarım, ama kalanlar bir daha yukarı çıkamaz.”

Bu hayati konuşmayı dinlerken Serkan da yanınızda mı?

Tabii, zaten hemen ben ona döndüm, “Haydi ağabeycim, sen yukarı çıkıyorsun” dedim. Direndi falan ama itiraz ettirmedim. Biz orada vedalaştık Serkan'la. Sarıldık, öpüştük. Ben dedim ki “İnmeyeceksin aşağıya. Burada ne olursa olsun, yukarıdan beni ne halde görürsen gör inmeyeceksin.”

İndi mi hiç?

Defalarca... İşi gücü beni kontrol etmek tabii, ama en sonunda “Yok artık” dedim, “Bir daha asla inmeyeceksin.” Zaten o son görüşüm oldu. (Burada bir süre teybi kapatıyoruz.)

Sonra, barikatta neler oldu?

Bir iki kere daha denediler, ama uzaklaştırdık. O sırada Erdal Abi bir şey fark etti, “Serdar bir yukarı çıkın bakın, bu taşlar en üst kata kadar geliyor, bunlar içeri molotofkokteyli falan da atabilirler. Bir de bakın nereden atıyorlar yukarıya...” Hemen çıktık.

Yukarıdaki hava nasılmış; mesela Aziz Nesin nerede?

Görmedim, ama herhalde dördüncü kattaki odasındaydı. Diğerleri koridorlarda. Çünkü odalarda durmak imkânsız, felaket taş yağıyor. Baktık camdan, karşıki binaya çıkmışlar. Bir bankanın binasıydı galiba. Çığlık çığlığa bağırıyorlar... Volumleri o kadar yüksek ki...

Neler söylüyorlar?

Resmen çığlık atıyorlar. Bir de “Cumhuriyet burada kuruldu burada yıkılacak”, “Şeytan Aziz, şerefsiz vali”, “Vali istifa”, “Aziz Sivas sana mezar olacak”... 

Sonra biz tekrar aşağı indik. Baktık Aziz hocanın koruması Komiser Mehmet'in telsizinden anonslar geliyor, “Camların önüne çıkmayın, tahrik oluyorlar” diye.

Komiser Mehmet barikatta mı?

Tabii, çok iyi bir adamdı, bizi hiç yalnız bırakmadı. Erdal Abi gibi günün bir başka hayat kurtaran kahramanıydı. (Bu arada o Erdal Abi kurtarılamadı.)
Kimseyi aramıyor musunuz otelden, SHP'yi, Ankara'yı falan...

SHP'de çaycısından Erdal İnönü'ye kadar herkesi aradık. Arif Sağ'ın elinde pek çok milletvekilinin numarası vardı. Hepsini arayıp, telefonu yukarı bağlıyorduk.

Sonuç?

Sonuç sıfır. Erdal İnönü galiba Tekirdağ'da bir atom santralı açıyormuş, nasılsa yardım gelecekmiş, korkmaya gerek yokmuş falan. Aziz Hoca ahizeyi pencereden dışarı uzatmış, “Bak bu sesleri dinle” diye. Acaba o sesleri duyduktan sonra hiç başını yastığa rahat koyabildi mi, bilmiyorum. Bir başbakan yardımcısı nasıl sözünü geçiremez, Genelkurmayı bile kulağından tutup oraya getirme hakkı var, nasıl yapmaz anlamak mümkün değil.

Gün boyunca askeri görmediniz mi peki?

Türkiye'nin en büyük üçüncü ordusu Sivas'ta, ama o gün ne hikmetse bir çatışmaya gönderilmişler. Öyle bir çatışmanın izine bugüne kadar hiç rastlayamadık. Kaldı ki hepsi mi gitti?

Haydi bizi geçtim, gerçekten geçtim, ama orası cumhuriyetin kurulduğu yer, Sivas Valisi'ne bir sürü hakaret ediliyor, Atatürk büstü kırılıyor ve bunların hemen karşısında garnizon var. Peki bu ülkenin bölünmez bütünlüğünün, laikliğinin olmazsa olmaz bekçisi illa ki orduysa, o gün neredeydi diye sormak gerekiyor.

Polis?

3-5 sivil polis aynı göstericiler gibi yüzlerini otele dönerek duruyorlardı. Sonra zaten onlar da gitti ve saat 19.00'dan itibaren artık saldırganlar tamamen otelin önüne geldiler. Burun burunayız, nefeslerini duyuyoruz. Yangının başlamasına bir saat falan var. Birden bir rütbeli subay, yanında iki çevik kuvvetle otele girdi. Elektrikler kesik. Subay elinde çakmak, çakmağı çaka çaka lobide yürüyor.

“Komiser Mehmet kim?” dedi. Komiser kendini tanıttı. Subay, “Komiserim çıkalım” dedi. “Nasıl yani” dedi bizim Mehmet Komiser. “Çıkalım komiserim, ortalık fena karıştı, daha fena karışabilir” yanıtını verdi subay. Mehmet Komiser “Beraber girdik beraber çıkarız” dedi. “Hayır komiserim ben sizi almaya geldim.” Komiser, “Ben çıkabiliyorsam buradaki herkes çıkabilir tek başıma çıkmayı reddediyorum” dedi.

Sonra bizim Ertan vardı, o “Peki biz nasıl çıkacağız” diye sordu. Subay döndü, sizden özür diliyorum, ama aynen şu ifadeyi kullandı “Nasıl girdiyseniz öyle çıkın o... çocukları.” Sonra komisere çok sert bir biçimde “Çıkalım diyorum size” dedi. Bir daha ret yanıtını alınca da “Ne halin varsa gör” deyip gitti. Biz o andan sonra dedik ki “Bitti bu iş, birazdan ölüyoruz.” Zaten biz bunu derken 10 binin üzerinde saldırgan otelin etrafını sarmıştı bile.

10 bin miydi?

Telsizden geçen anonslarda öyleydi. 10 binin üzerinde adam var, engelleyemiyoruz, diyorlardı. Hepsini biz göremiyorduk, ama önce Arif Sağ'la Ali Çağan'ın arabalarını ters çevirdiler. Küçük çocuklar ellerinde bidonla benzin getirdi, ağabeyleri alıp onları arabanın üstüne döktüler ve iki arabayı ateşe verdiler. Duman otele çok direkt gelmeye başladı. Hemen komiser Mehmet itfaiye çağırdı telsizden. Ama itfaiyenin önüne yatmışlar, gelemiyormuş araç. Artık komiserin anonslarına da yanıt gelmiyordu.

Tam o esnada birkaç saldırganın asma kattaki kahvaltı salonuna girmiş olduğunu fark ettik. Lobinin bir üstü. Girmişler, bir yandan ellerine ne geçerse kırıp döküyor bir yandan da hayvanca uluyorlar. Erdal Abi, “Bunlar burada yangın da çıkarırlar” demeye kalmadan bir baktık kahvaltı salonunun perdeleri tutuştu.

İlk ne yaptınız?

Çarşafları ıslatıp maske yapsak 5-6 saat daha dayanabilirmişiz, ama kimse düşünemedi. Koşarak üst katlara çıkmaya başladık. Yerler halı kaplama, her yer yatak yorgan, yangın anında bir alev topu olup yukarı sıçradı. O kadar ısındı ki otel, duvara değemiyorsunuz bile.

Serkan nerede o sırada?

Serkan'ın sesini duyuyorum, sürekli benim adımı sesleniyor, fakat hem elektrikler kesik hem de dumandan göz gözü görmüyor. Bir yandan alevler saçlarınızı yalayıp geçiyor. Ben koşuyorum, ama bir an beynimin ciğerlerimin falan burnumdan, ağzımdan aktığını hissettim. Baktım ağzım köpük köpük. Ve her tarafım korkunç sızlıyor.

Kaçıncı kattasınız artık?

Onu kestiremiyorum, ama ben hep Serkan'ı bulmaya çalışıyorum. “Serkan” diye bağırıyorum, o da bana “Ağabey” diyor. Çok yakından geliyor sesi. Hiç değilse elini tutayım, yan yana olalım, yani tek düşüncem o artık, tamam öleceğiz belli bir şey ama, bizi hiç olmazsa o halde bulsunlar diyorum.

Bir aşağı bir yukarı bütün odalara girip çıkıyorum. Bu hafta 16'ncı yılı olacak, ama hâlâ aklımdan gitmiyor o çığlıklar. “Kurtarın, yanıyoruz” diye bağıranlar, annesini çağıranlar, “Baba” diye ağlayanlar, herkes birbirine çarparak kaçmaya çalışıyor. Ben ise hâlâ Serkan'ı arıyorum, ama bulamıyorum.

Kaçıncı kattaymış?

Onu hiçbir zaman öğrenemedim. Fakat bana hep yukarıda gibi geliyordu. Hep onun sesine doğru koşuyordum. Sonra zaten birden sesi kesildi. “Serkan” dedim, “Ağabey” demedi. Nefesimin beni taşıdığı son yere kadar “Serkan” dedim, ama ses gelmedi ya da ben duyamadım, bilmiyorum, ama “Abi”yi duymuyordum artık.

Tam o sırada bir şeyin yukarıdan üzerime düşüyor olduğunu gördüm. Bir cam eriyiği geldi bacağıma yapıştı. Bir anlık çok büyük bir acı verdi, ama hemen bitti. Artık hiçbir şey hissetmiyor, hiçbir şey duymuyordum. Ben artık orada değildim.

37 kişi gericilerin kurbanı olmuştu

Tarihe “Sivas katliamı” olarak geçen olaylar zinciri, 2 Temmuz 1993'teki Pir Sultan Abdal Anma Etkinlikleri'ne katılan 37 kişinin hayatına mal olmuştu. Etkinlikleri provoke etmek isteyen binlerce kişi, aydınların kaldığı Madımak Oteli'ni kuşatmış, bina tekbir sesleri eşliğinde ateşe verilmişti.

Otelde bulunan Asım Bezirci, Nesimi Çimen, Muhlis Akarsu, Metin Altıok ve Hasret Gültekin'in de aralarında bulunduğu 37 kişi yanarak veya dumandan boğularak can verdi. Aziz Nesin ve 50 kişi de kendi olanaklarıyla, ağır yaralarla olaydan kurtuldu. Dönemin Refah Partili Belediye Meclis Üyesi olan Cafer Erçakmak, olayların provokatörü olarak gösteriliyordu.

Madımak Oteli'ne itfaiyenin müdahalesi sırasında merdivenlere çıkarak halkı galeyana getiren Erçakmak, Yazar Aziz Nesin'e de saldırmıştı. Uzun süre dönemin Sivas Belediye Başkanı Temel Karamollaoğlu ile karıştırılan Erçakmak daha sonra ortadan kaybolmuştu. Olayların ardından açılan davada 34 kişi ağırlaştırılmış müebbet hapis, 4 kişi müebbet, 4 sanık 20'şer yıl, 1 sanık 15 yıl, 9 sanık 7.5'ar yıl, 1 sanık da 5 yıl hapse mahkûm edildi, 14 kişi beraat etti.

Ana dava sürerken, 7 sanık hakkında “terör örgütü kurmak ve yönetmek” suçundan açılan dava ise, sanıkların uzun süre bulunamaması gerekçesiyle ayrıldı. Aralarında katliamın sorumlusu Cafer Erçakmak'ın da bulunduğu 7 sanığın yargılandığı davanın Kasım 2008'de zaman aşımından düşürülmesi istendi. Ancak Aralık 2008'de görülen duruşmada davanın zaman aşımından düşmesini isteyen savcı, bu kez Cafer Erçakmak hakkında, “anayasal düzeni zorla değiştirmeye teşebbüs” maddesinin uygulanması ihtimali ortaya çıkınca dosyanın ayrılmasını istedi.

Facebook Twitter Yahoo Google Linkedin Stumbleupon Delicious

*

*


*