Mahalle baskısı mahalle maçı oldu

Mahalle baskısı mahalle maçı oldu.9161
  • Giriş : 01.10.2007 / 20:10:00

Zaman'ın yönetmeni Ekrem Dumanlı 'mahalle baskısını' yorumladı.

Facebook Twitter
Yazı Boyutu:


Mahalle baskısı diye başlayan tartışma, sonunda mahalle maçına döndü. Sosyolojik bir kavramdan çocuksu bir düelloya erişmek Türk Aydın dehasının (!) çarpıcı bir örneği sayılabilir. Çocuksu diyorum; zira artık bu saatten sonra ne konuşulanların bir kıymeti harbiyesi kalmıştır ne de konuşanların güvenilirliği. Kaleler kurulmuş, takımlar eşleşmiş, mızıkçı ruhlar depreşmiş...

İşin zıvanadan çıktığı, "Türkiye İran olur mu?" sorusundan "Türkiye Malezya olur mu?" vehmine kadar uzanmasından belli. İkinci Cumhuriyetçilerden bir takım kuranı mı ararsın; o takıma karşılık bir başka ilk on biri sahaya süreni mi. Bu komik kamplaşma güdüsünden barika-i hakikat tezahür eder mi diye sormaya gerek yok. O yüzden ta baştan karikatürize edilmiş içi boş sembol kavgasının mahalle maçına dönüşmesini, mahalle maçlarındaki özel literatürle anlatmak isterim. Son bir ayımızı işgal ve işkâl eden kavganın mahalle kodlarına beraber bakalım.

Top benim değil mi, alır giderim valla

Topa sahip olduğunu düşünen, oyuna da sahip olduğunu düşünür. Maç onun istediği gibi gitmezse vaveylayı koparır. Bu tipler mahallede gıcık olduğu adamları oyuna da dâhil etmez. Mahalle baskısı tartışmasında da durum bundan farklı değil. Yukarı mahallenin çocuklarını toplayıp aşağı mahallenin çocuklarını ezmeye niyetlenmiş birileri oyunun kurallarını sık sık değiştirip, "Bana ne, bana ne; top benim değil mi?" deyip duruyor. Güler misin, ağlar mısın?

Abi siz çok güçlü oldunuz ya!

Mahallede herkes herkesi bilir. Adam seçilir takımlar için. Takımlar oluşurken homurdanmalar başlar. Sonucun kendi lehlerine olmayacağını düşünen ya da yenilgiye ta baştan kılıf bulmaya karar veren ilk itirazı yükseltir. "Abi siz çok güçlü oldunuz" demek "gelin dengeleri değiştirelim, bize destek verin" demektir. 22 Temmuz seçimlerinden sonra birleşik sol yüzde 20'ye demir attı. Bu, tarihî bir hezimettir. Sağdaki partilerin yüzde 47 ile AK Parti'ye, yüzde 15 ile MHP'ye kayması benzer bir psikolojiye neden oldu. Bu duruma bir de cumhurbaşkanlığı süreci eklenince; ardından yeni anayasa taslağı ortaya çıkınca, mahalle maçı bir anda elektriklendi. Hal böyle olunca "ne dendiği" unutuluyor; "kimin dediği" kavga sebebi oluyor. Erdoğan Teziç'in radikal anayasa teklifi masum, bilim adamlarının taslak mahiyetindeki çalışması maznun duruma geliveriyor...

3 korner 1 penaltı

Mahalle maçlarının kendine göre bir felsefesi vardır. Mesela oyunu çirkinleştirip ikide bir topu dışarı attırmamak için üç korner bir penaltıya denk tutulur. Bu, bir çeşit cezalandırma metodudur. Son günlerdeki bazı lokal ve münferit olayların iri puntolu manşetlere dönüşmesinin anlamı da budur. Bilmem hangi otobüs namaz için cami önünde mola vermiş; iyi de bütün dinlenme tesislerinde küçük bir mescit var; buna ne gerek var ki! Bilmem hangi meyhane Ramazan'da kapalıymış; iyi de açık olanların haddi hesabı yok, adamın biri kalkıp böyle bir şey yapmışsa bunu genellemenin ne anlamı var?.. Maksat üç kornerden bir penaltı kazanmak. Mahalle maçı değil mi; karar budur...

Adamın gol diyor

Koca koca adamlar bitmiş bir maçı TV ekranından defalarca seyredip Konfiçyus edasıyla mutantan laflar eder de mahalle maçının iknaya yönelik tartışmaları olmaz mı? Özellikle gol pozisyonları kavga sebebidir. Gol müydü değil miydi derken uyanık birileri gider, karşı tarafın oyuncusundan bir itiraf kotarır. Ve feryadı basar, "Adamın gol diyor abi, ne diye itiraz ediyorsunuz!" Şimdi aynen bu psikolojide bizim medya. "İslamcı gazete" diye uydurulan bir tabir altında bir gazetenin yazarı "bana küfredildi" diye yazınca "bak neler oldu" nevinden sözler sarf ediliyor. Karşı takım da liberal görüşleriyle tanınan insanları örnek vererek, yaygın medyanın çelişkisini yüzüne vuruyor. Her ikisinin sığındığı gerekçe aynı: "Adamın gol diyor abi, ne diye ısrar ediyorsun?.."

Aynısını siz de yaptınız

Maç kızışınca çamura yatan çok olur. Ayıplanan bir davranış zuhur edince, meseleyi bertaraf etmenin klasik bir yolu, "Aynısını siz yapmadınız mı?" şeklinde efelenmektir. Sağdan soldan bir fırsatını bulup mübarek Ramazan ayının ilhamlarına gölge düşürmek istenirken, dinî sayfalar yapılır, kitaplar verilir, programlar yapılır. Benzer şeyi birileri yapınca "mahalle baskısı" olur; diğerleri yapınca kültür hizmeti.

Valla gol değil, direğin üzerinden geçti

Mahalle maçlarında direkler taşlarla kurulur; yani top ağlarla buluşamaz bir türlü. Gol kararı göz ucuyla varılan bir kanaattir. Bugünkü tartışmaların bir kısmı mahalle kavgasının mızıkçı çocuklarını hatırlatıyor. Mahalle maçında kavga çıkarmak isteyen, "Abi gol değil, tam direğin üstünden geçti" der. Bir parti yüzde 47 oy almış; adamın sevincini kursağında düğümlüyorlar. "Sakın sevinmeyin, şımarmayın, rövanşist duygulara kapılmayın" diye bir yandan bir araba dayak atılıyor, diğer yandan da mağlubiyetin hırçınlığı ile yaylım ateşi açılıyor. Aslında çok da üzülmemek lazım; sonuçta maç psikolojisi bu; üstelik mahalle maçının çocuksu ruh halleriyle yapılıyor pek çok şey...

Sizin kale daha küçük

Maç başlamıştır, rekabet kızışmıştır artık. Bir taraf coşup golleri peşi peşine sıralamaya başlayınca ya da rakibin kalbine böyle bir korku yayılınca, derhal bir savunma psikolojisi oluşturur. "Sizin kale daha küçük" demeye başlar birileri. Kemal-i hassasiyetle iki taş arasına sıkıştırılmış kaleler ayak ölçümüyle bir daha sayılır. O kadar ki buçuklu adımlar yetmez; parmaklar yan yana getirilir ve "yedi buçuk adım, dört parmak" ölçüsü belirlenir, kaleler bir daha eşitlenir. Ancak ne yapsan nafile! Maç bu. Birileri galip gelir, öbürleri mağlup. Sonra mağluplar galip gelir, galipler mağlup duruma düşer. Ne var ki mızıkçılık her halükârda kendine bir bahane bulur ve tatsızlık çıkarır. İnanmayan, siyasi arenadaki boş kavgalara baksın; eminim aynı manzaraya rastlayacak...

Keserim topunuzu ha!

Mahalle maçının en tehlikeli raconu budur. Maç kızışınca top, istenmeyen yerlere de gider; bazen cam kırar, bazen kiremit. Komşu bahçeye kaçtığı da vakidir. Çoğu kez topun sahibi olan çocuğun bir amcası vardır ve işler kötü gittiğinde, "Valla amcama söylerim ha!" nevinden tehditler savurur. İşi yokuşa sürmek, maçın normal seyrini bozmak isteyen mızıkçı oyuncuların gözü hep bu dışarıdan gelecek tehdittedir. O yüzden cam kırıldığında içten içe sevinir bu hınzır çocuklar. Çünkü biraz sonra arka bahçeden gür bir sada gelecek ve, "Keseyim mi lan topunuzu!" diye kükreyecek. Bu muhayyel ses, oyuncuların kalbini cız diye yakacak, dizlerini titretecektir. Bugünkü tartışmaların özünde böyle bir psikoloji de gözüküyor. "Ah keşke saha dışı güçler gelse, bir iki Tokat aşketse" diye bekleşenler, birilerine önce kötü davranma rolü biçer; ardından da mağduriyet psikolojisini iyi değerlendirerek tekrar mahallenin iyi giyimli, iyi eğitimli çocuğu haline gelmek için imaj yeniler.

Mahalle maçı mantığıyla olmaz

Aslında bütün bunlar yaşanırken mahallede hayat devam etmektedir. Mahalle arasındaki maçların yaramaz çocuklarına göz ucuyla bakan vatandaş, aş peşindedir, iş peşindedir. Mızıkçılığın elli çeşidini bilir, görür, tebessümle karşılar. Aileleri birbirine düşürmek ister kimi zaman yaramaz çocuklar. Araya bilge insanlar girer, "Ayıptır yahu, çocukla çocuk olunur mu?" denir, dava kapanır. Zira apartmanlar arasında yapılan maç, oyuncuların bütün dünyasını işgal etse de gerçeklik hudutları dar bir alanı işaretler.

Bu toplumda örtülü-örtüsüz beraber yaşıyor, dileyen meyhaneye gidiyor dileyen camiye; hatta ikisine birden gidip temel tercih için istimdat bekleyenler de var. Allah'tan ki mahalle sakinleri bu hırçın ve bıçkın jargona boyun eğmiyor; huzur istiyor, esenlik istiyor, barış istiyor... Tabii ki farklı düşünceler, farklı yorumlar olacak; ama bu farklılık çatışmaya dönüşmeyecek, mahalleyi birbirine düşürmeyecek. Bunu başarabilmek için çocuksu kamplaşmanın amansız tehlikesini erkenden görmek gerekiyor...

Facebook Twitter Yahoo Google Linkedin Stumbleupon Delicious