Mahkeme mahcup, medya mahcup, herkes mahcup... Neden?

Mahkeme mahcup, medya mahcup, herkes mahcup... Neden?.11745
  • Giriş : 02.07.2007 / 07:51:00

Anayasa Mahkemesi, Köşk seçimini kördüğüm haline getiren 367 kararının gerekçesini hafta içinde açıkladı.

Facebook Twitter
Yazı Boyutu:


58 gün sonra ancak açıklanabilen gerekçe hiç kimseyi tatmin etmedi. Hatta kafaları biraz daha karıştırdı.

Çünkü karar tam bir çelişkiler yumağı. Mesela Anayasa Mahkemesi Başkanı Tülay Tuğcu'nun da içinde bulunduğu dört üye, 367 başvurusunun görüşülmemesi gerektiğini; zira Meclis kararlarının Anayasa Mahkemesi'nin denetimi dışında olduğunu söylüyor. Görüşme, oyçokluğuyla başlayınca bazı üyeler toplantı yetersayısının 367 olması gerektiğini savunuyor. Zaten Cumhurbaşkanı Sezer 2002'de bir gazetecinin sorusu üzerine, "Ben anlatamıyorum, Meclis kararı Anayasa Mahkemesi'nin denetimi dışındadır." demişti (13 Eylül 2002, Hürriyet). Her neyse...

Gerekçeli karara en net ve en hukuki eleştiri eski adalet bakanlarından Hikmet Sami Türk'ten geldi. Prof. Türk, solcu kimliğine rağmen dürüstçe konuştu ve çok önemli bir tehlikeye dikkat çekti: "Yorum yoluyla Anayasa Değişikliği yapılmıştır. Bunu ancak yeni bir Anayasa Değişikliği düzeltebilir. BU BİZİ YARGIÇLAR DEVLETİNE GÖTÜRÜR."

Taha Akyol kuşku perdesini araladı

Hikmet Sami Bey yerinde bir tespit yapıyor; çünkü gerekçeli karar "nitelikli uzlaşma" diye bir tabir uyduruyor ve her şeyi bunun üzerine kuruyor. Oysa Anayasa'da böyle bir şart zikredilmiyor. CHP tezlerinin hukuki bazı tabirlerle kotarılmaya çalışılması, gerekçeyi daha zayıf bir noktaya çekiyor. Zaten kafalarda şöyle bir soru duruyordu: "Anayasa Mahkemesi'nin 367 kararı CHP paralelinde olacak. Hal böyleyken neden Genelkurmay beklemedi ve web sitesinde gece yarısı açıklaması yaptı? Ve niçin CHP lideri Baykal "toplumsal çatışmaya sürüklenme" tehdidinde bulundu?" Şimdi kulaktan kulağa yayılan dedikodu şudur: Anayasa Mahkemesi usulen bu davayı görüşmek istemiyor ve TBMM kararının kendi denetim alanı dışında kaldığını düşünüyordu. Ancak baskı(lar) gelince durum değişti.

Hukukun kararına şüphe gölgesi düşünce adalet mekanizması zarar görür. Maalesef gerekçeli karar, dedikoduları artırmış, soru işaretlerini çoğaltmıştır. Kuşkuları teyit eden pek çok ayrıntı var. Mesela usta gazeteci Taha Akyol (aynı zamanda iyi bir hukukçudur) CNN Türk'teki Liderler Zirvesi'nde şöyle bir açıklama yaptı: "Bazı Anayasa Mahkemesi üyeleriyle görüştüm. 367 şartını çok gereksiz bulduklarını söylediler. Ancak aynı üyeler 367'nin gerekliliğine dair oy kullandılar."

Yazık oluyor; gerçekten yazık oluyor bu ülkeye. Yargıya duyulan güven kökünden sarsılıyor. Adalet duygusu, hakkaniyet ölçüsü zemin kaybediyor. Buradaki sarsıntı sadece Adalet Bakanlığı'nı ilgilendirmiyor; birkaç yıldır dayanılmaz hale gelen algı, bütün toplumu derinden yaralıyor. 367 kararının gerekçesi mahcup bir dille yazılmış. Çünkü Anayasa'mız üç cumhurbaşkanını seçmiş ve hiçbirinde 367 şartı aramamış. Halen reis-i cumhurluk yapan Sayın Sezer bile o rakamla oturmuyor Köşk'te. Ayrıca mahkeme, kararını "baskı var" şaibesinin altında verebilmişti. "Baskı yoktur" dense bile algı budur. O yüzden karara itiraz eden mahkeme üyesi Haşim Kılıç bu duruma atıfta bulunuyor. Üstelik raportörün ortaya koyduğu hukuki tezin tam aksi yönde karar verilmiştir. Tamam; raportörün bağlayıcılığı yoktur; ancak onun sağlam bir dille yazılmış hukuki tezine, mahcup bir tezle karşı durulması da şaşırtıcıdır.

Şöyle ya da böyle; sonuçta yüksek yargı Anayasa'da yer almayan yeni bir terim geliştirdi ve cumhurbaşkanlığı seçimini buna bağladı. Bu bir kilitlenmedir. Mahkeme üyeleri de bunun farkında. O yüzden meclis başkanı seçiminde 367 şartı istemiyor, 184 yeterlidir diyor. Şaşırtıcı! Meclis başkanı, Cumhurbaşkanlığı'na vekâlet eden kişidir. Bir makam için gerekli olan, bir başka (eş değer ya da yakın) makam için lüzumsuz hale getiriliyor. Uzlaşma derken azınlığın tahakkümü gibi demokrasinin ruhuna tamamen ters bir durum ortaya çıkıyor.

30 Haziran'da Engin Ardıç "Uzlaşma safsatası" başlıklı bir yazı kaleme aldı ve "Cumhurbaşkanını ya bürokrasi seçer ya onu temsil eden parti ya da onun en azından onayı aranır" söylemini masaya yatırdı. Yazının tamamı "uzlaşma safsatası"nı anlatıyor. Hukuk adına kimin içi cız etmez? Yargının bağımsızlığı deyip onu müstesna bir yere koymaya çalışırken yükselen eleştirilere (ki bunların çok büyük bir kısmı haklı eleştirilerdir) bakar mısınız? Yargıyı bu kadar tartışılır hale getirmek kime, ne fayda sağlayacak? Aynı gün Sabah Gazetesi'nde Erdal Şafak "Siyaset ve yargı" başlıklı yazısında "367 kararını uzlaşma gerekçesine dayandıran yüksek yargıçlarımız iki yıl önceki seçimde nedense bu kriteri kendilerine uygulamadılar. 11 üyeden 5'inin başkanlık için yarıştığı seçim 59 tur sürdü. Hem ne kulisler, ne ince hesaplarla..." diyor. Gel de hak verme söylenenlere. Yüksek hâkimler bir araya gelsin, aylarca başkan seçemesin, uzlaşma, nitelikli uzlaşma gibi kriterlerin adı bile anılmasın; konu Cumhurbaşkanı seçimleri olunca terminoloji değişsin, teamül bozulsun... Olacak şey değil!

'367'de başını kuma gömen medya!

Doğruyu konuşmak lazım; uzun bir zamandan beri adalet kavramı ağır yaralar aldı. Van Cumhuriyet Savcısı Ferhat Sarıkaya, hazırladığı iddianame yüzünden meslekten ihraç edildi. Şemdinli davasına bakan hâkimin görev yeri değiştirildi. Şemdinli davasının mahkeme heyeti dağıtıldı, bir gecede 51 klasör okuyarak sanıkların lehine pozisyon alan savcı ödüllendirildi, batık bankalar davasının uzman hâkimi (Mustafa Akın) önemli bir dava öncesi başka bir mahkemeye kaydırıldı... Son beş yılda yaşanan ve adalete gölge düşüren hadiseleri tek satırla not etmeye kalksam sanırım bu sütun yetmez.

Anayasa Mahkemesi'nin gerekçeli kararı, kötü gidişatın dibe vurduğu bir nokta oldu. Herkes mahcup. Karar metni mahcup, karara itiraz eden bir zamanlar adalet mekanizmasında görev almış en üst düzey yetkili bile mahcup; çünkü adalet üzerine düşen gölge öyle bir günde oluşmadı. Kurbanlar verilircesine yapılan hatalar toplandı, birikti ve herkesi rencide edecek hale geldi.

En çok kim mahcup biliyor musunuz? Medya. İnanabiliyor musunuz; 367'nin gerekçesini gazetelerin çok büyük bir kısmı birinci sayfadan tek bir kelimeyle bile girmedi. Tabii ki haber değerlendirmesi herkesin kendi takdiridir ve ona saygı duymak gerekir. Ancak aylardır hararetle tartışılan ve defalarca manşet olan bir olayın gerekçesi iki satırlık da olsa haber değeri taşımıyor mu? Mahcubiyetler silsilesi gösteriyor ki Mahkeme'nin gerekçeli kararı, hiç kimsenin içine sinmedi. "Yargıçlar devleti" gibi bir tehlikenin sinyallerini de herkes görüyor. Böyle bir durumda en büyük zararı medyanın göreceği de aşikâr. O halde nedir bu sessizlik? Bir tecavüz davasına gelen yayın yasağına kükreyip çete davasına gelen yasağı görmezden gelmek nasıl anlaşılamıyorsa, 367 tartışmasını manşete taşıyıp; sonra cılız gerekçe karşısında sükût etmek de anlaşılamıyor. Köşe yazarlarının gördüğü gerçek, yazı işleri tarafından hiç mi görül(e)mez? Umarım yargı tarafından âkil heyeti, tartışmalardan ne kadar zarar gördüklerini fark eder ve bir an önce toplum nezdinde zedelenmiş adalet duygusunu yeniden diriltecek hamleler yapar. Onların bağımsızlığı medyanın da bağımsızlığı haline geldi zira. 28 Şubat döneminde brifing alarak başlayan süreç, hem yargıyı hem medyayı bir hayli hırpaladı; artık toparlanma zamanı geldi, belki de geçiyor. Daha ötesi Türkiye'mize zarardır...

EKREM DUMANLI

Facebook Twitter Yahoo Google Linkedin Stumbleupon Delicious