Malesef bu bir Türkiye gerçeği!

  • Giriş : 16.01.2007 / 00:00:00

Gardiyan Allah'a inanıp inanmadığını soruyor gence.

Facebook Twitter
Yazı Boyutu:


Gardiyan Allah'a inanıp inanmadığını soruyor gence. İnandığını söyleyince şaşırıyor 'Aziz Nesin Vakfı'ndan gelmiyor musun? Oradan gelip de nasıl Allah'a inandığını söylüyorsun?' diye bağırmaya başlıyor. Bir başka gardiyan, "Nesin'in sapık torunları" diye girişiyor gençlere.

Haberi okurken Soğuk Savaş yıllarına, 1950'lerin Türkiye'sine geri gitmiş gibi oldum. 51 Tevkifatı günlerindeyiz sanki... Sansaryan'ın en görkemli günleri... Tabutlukların, tırnak çekme hikayelerinin kulaktan kulağa fısıltıyla anlatılıp kanları dondurduğu zamanlar...

Hapishanelerde zaman donmuş. İki genç, demir kapılar üzerlerine kapanır kapanmaz anlıyorlar bir başka dünyaya adım attıklarını. Bu dünyanın efendileri gardiyanlar. Bu dünyada hak yok, hukuk yok, itiraz yok, savunma yok... Ne uyum yasaları sızabilmiş buraya, ne CMUK... Avrupa Birliği bir ışık yılı kadar uzakta. İnsan Halkları Örgütleri diye bir şeyi duyan gören olmamış şimdiye kadar. Önce askerler, sonra gardiyanlar girişiyor gençlere. Biri 17, diğeri 18 yaşında iki genci çırılçıplak soyup plastik borularla dövüyor, falakaya yatırıyor sonra da "sizin oraya tecavüzcü bir sapık yolluyoruz" diye Tecavüzcüler Koğuşu'na yolluyorlar. Koğuşa adım atar atmaz mahkûmlar üzerlerine çullanıyor, hepsi birden vurmaya başlıyor. Gençler tecavüz ve linç tehdidi altında üç gün iki gece gözlerini kırpmadan kalıyorlar o koğuşta.

İki gecenin sonunda tecavüzcü olmadıkları anlaşılınca, falakadan şişmiş ayakları, sırtlarında plastik boru izleri ve ağır yara almış ruhlarıyla, ölümden dönercesine "dünyaya" dönüyorlar.

Beni zaman tünelinde yarım yüzyıl geriye gitmişe çeviren bu olay üzerinde düşünürken daha iyi anladım ki, hak hukuk gibi kavramlar toplumun "kapalı kutu"larının içine sininceye kadar söyleyemeyeceğiz demokratikleşmeyi becerip beceremediğimizi...

Şu andaki demokrasimiz toplumun vitrinlerini aydınlatan dekoratif bir ışık gibi. İki ayrı Türkiye var; bir görünen, ulaşılabilen ve denetlenebilen Türkiye; bir de bütün gözlerden uzakta, zamanın dışında, kendi kuralları içinde yaşayan Türkiye... Demokrasinin aydınlattığı Birinci Türkiye reformları, AİHM kararlarını, Kopenhag Kriterleri'ni konuşurken; hapishaneler, karakollar, kışlalar, yatılı okul yatakhaneleri, çocuk yuvaları, tarikatlar, aşiretler, demokrasinin ışığının sızamadığı bütün o kapalı kutular "zamanın donduğu yerler" olarak öylece duruyor.

O Türkiye'nin efendileri, hâlâ Aziz Nesin'in komünistliğinin, ateistliğinin hesabını soruyor. Hapishanelerin nemli bodrumlarında, plastik borularla tutuklu dövmeye, suçsuz çocukları linç arzusuyla azmış mahkûmların önüne yem gibi atmaya devam ediyor. Jandarma ve polis karakollarda "Burada Allah yok" tabelaları yok belki ama hakkın hukukun pek uğradığı da yok... Kışlalarda asker dayağı, eziyet, angarya bir türlü son bulmuyor. Aşiret ilişkilerinin koyu karanlığında aile meclisleri toplanıp gencecik kız çocuklarını katlediyor.

Bizler, yani büyük çoğunluğumuz, o kapalı kutuların varlığından haberdar ama içlerinde neler yaşandığına pek de umursamadan yaşayıp gidiyoruz. Günün birinde kutulardan birinin kapağı kazaen biraz aralanıp da içerde olup bitenlerle yüzleşirsek şaşkınlıkla birbirimize bakıyoruz: Yoksa gerçek Türkiye bu mu?

Facebook Twitter Yahoo Google Linkedin Stumbleupon Delicious