Mazeretim var, fanatiğim ben!

  • Giriş : 16.04.2007 / 00:00:00

İlker Yasin anlatıyor: Alex topu aldı, sürratle orta sahayı geçti, Tuncay’ın önüne nefffis bir pas!

Facebook Twitter
Yazı Boyutu:


Tuncay yakalarsa kaleciyle karşı karşıya kalacak, yakaladı! Kaleciyle karşı karşıya, ona da bir çalım, kale boş, şuuuut ve goooool!

Cümleyi okurken bile cümlenin ritmi kulaklarınızda yankılanıyor değil mi? Aralarda söylenen futbolcu isimleri değişse de kulaklarımızın çok aşina olduğu bu cümle ritmini; ne işe yaradığını artık vücut organlarımızdan daha iyi bildiğimiz “kaleci, pas, gol” kavramlarını on senelerdir tekrar be tekrar duyduk ve (muhtemelen) daha da duyacağız. Peki, sinemada girdiğimiz taptaze bir yeni sezon filmiyle daha önce seyrettiğimiz bir film arasında azıcık bir benzerlik gördüğümüz zaman bir anda hızla filmden soğuyup kendimizi dışarı atmak için arayı dört gözle beklememize karşın; değil benzer sahneler, tıpa tıp aynı sahnenin, çok bildik aktörlerle, çok bildik şekilde tekrar tekrar sahnelenmesi bize neden filmin aksine yerinde duramaz bir heyecan veriyor? Neden türev filmlerin gişeleri yerlerde sürünürken Fenerbahçe, Beşiktaş, Galatasaray maçlarının tribün biletleri karaborsada bile bulunamıyor?

Aslında sorunun cevabını da en veciz şekilde yine taraftar veriyor: “Siyahla beyaz akar kanımız!” Evet kanımız siyah-beyaz akarsa, biz kendimizi Beşiktaş’a ait olarak tanımlarsak, beynimizde oturmuş bekleyen ‘başarı’ ihtiyacını da çok pratik bir şekilde Beşiktaş’la çözebiliriz. İşte size başarıya giden kestirme yol, harika fikir! Sen başarıya gidemiyorsan başarıyı kendine getir! Damarlarına renkleri enjekte et ve SİYAH-BEYAZ diye bağır yeter! SİYAHHH-BEYAZZZ, SİYAHHH-BEY…

Araştırmalar Türkiye’deki taraftar sayısının FB 20 milyon, GS 18 milyon, BJK 17 milyon, TS 4 milyon, diğer takımlar içinse 7 milyon olduğunu söylüyor. Altını çizelim: Rakamların büyüklüğüne bakıp onların insanlar arası ideolojik bir ayrım olduğunu sanmayın. Bu rakamlar ve karşılarındaki kodlar ne AB’ye girelim-girmeyelim kavgasını temsil ediyor, ne de Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanı olsun-olmasın sayıltısını… FB, GS, BJK kodları bunların hiçbirine ait değil. Onlar başka şeye ait: 11 tane adama, formasına, yönetimine ait kodlar onlar. Ayrıca bu kodların arkasında istif olmuş milyonların sonlarındaki bir sürü sıfır liradaki gibi başlarına “yeni” getirince de düşecek gibi değil!

Bu kadar mı? Hayır. Araştırmalar der ki; Türkiye’de ulusal yayın yapan 12 TV kanalında her gün ortalama 25 farklı spor programı akıyor, üstelik tekrar yayınlar buna dahil değil! Hatta spesifik spor yayını yapan kanallarının sabahtan akşama süren spor programları dahi bu rakama dahil değil. Bitti mi? Hâlâ hayır.

Futbol maçlarını yayınlama hakkını elinde bulunduran spor kanalının Futbol maçları için düzenli ücret ödeyen toplam 550 bin üyesi var! Devam.

Araştırmalar, Türkiye’deki erkeklerin % 70’inin, kadınların ise % 40’ının her yıl en az bir Futbol maçını canlı olarak izlediğini göstermektedir.

Ne’sin sen?

Peki bütün bu akıl almaz hareket, zaman, ilgi ritminin aktörü kim dersiniz? Kimdir bu Brad Pitt’ten daha çok ilgi gören, Michael Jackson’dan daha çok alkış alan, Van Gogh’un fırçasından daha çok seyredilen sahnenin aktörleri? Nasıl “bir şey”dir ki bu siyasi partilerden daha çok gönüllü üyesi var, sonuçları borsadan daha fazla takip ediliyor?

Deri parçalarının dikişlerle bir araya getirilmesiyle meydana gelen 10 cm çapında içi hava dolu dairenin 11 kişi tarafından 3 direk arasından geçirilmeye çalışılmasına karşın diğer 11’inin de söz konusu daireyi başka bir 3 direk arasından geçirmeye çalışması esnasındaki hareket. Futbolun tanımı aslında sadece bu!

Peki aslının bu olmasına karşın, ötesine geçen ne? Bu mekanik ve biraz da komik tanıma karşı 50 bin kişiyi tribünde, en az 10 katını da beyaz cam karşısında istif eden ne? Aklı başında, kerli felli adamları ofsayttı değildi, penaltıydı-omuz omuza mücadeleydi diye tartıştıran ne? UEFA bünyesinde milyar dolarlık para hareketlerinin mimarı bu anlamsız deri parçası ve direkler değildir elbet; de nedir?

Benim “özüm” sende…

Cevap hem çok basit hem de çok karmaşık. “Özde(ği)şim kurmak” dediğimiz gizli ama çok yetenekli duygu tatmin aracıdır bütün bu kıyametin sebeb-i mücbiri. Özdeşim kurmak bireyin “duygu”sunun kendi fiziksel bünyesinin sınırlarından çıkarak başka bir nesneye transfer olmasının adıdır. Ve bu aşamadan sonra söz konusu nesneye bizzat kendini temsil etme gücü yükleyen birey, onun başarılarıyla kendi başarı ihtiyacı arasında kestirme bir köprü kurar. Ona yatırdığı duygu ölçüsünde onun başarısına ortak olduğunu bilinç dışına inandırır ve onunla birlikte hop oturur hop kalkar! Tıpkı sahneye müdahalesi olamayan seyircinin sahneden kendine yakın bir karakter bulup onun şahsında kendi ruh dünyasını görmeye çalışması gibi. Yine bu yüzden Aliye, Polat Alemdar, Ezo Gelin sadece “kendisi” değildir, sizden bir şeyler taşır ve siz aslında onların şahsında kendinizi seyredersiniz.

Bu sayede kişi 1 tek cesede mahkum, 1 hayat sınırları içinde, belirli mesai saatleri içinde sıkışmış yaşamasına karşın bu statik yaşam formundan bir kaçış yolu bulmuş olur kendine. Kendi başarı ihtiyacının tatmini için başka nesnelerin gücünden yararlanmış olur. Birken bir anda binlerce cesette var olur. Böylece kişinin “başarı ihtiyacı” kendine has bir kolaylık içinde tatmin olmuş olur.

Eğerinin üstünde ABD’yi taşıyan at!

“Seabiscuit” bir attı. Üstelik sadece bir attı! Onu New York Times’ta gelmiş geçmiş hakkında en fazla haber yapılan 10 konu arasına sokan özelliği hızlı koşması, kaslarının yapısı, rengi, vs. gibi pek doğal ve at özellikleri değildi elbet. Peki neydi?

O insanlardan bir şeyi ödünç almıştı: Onları temsil etmeye soyunmuştu. Ve bir anda milyonlarca insan basit bir atın, toplumun hiç de basit olmayan “var olma” duygusunu temsil etmesi sonucunu keşfetmiş ve var gücüyle onu alkışlamıştı. Seabiscuit, bacaklarının çarpıklığı, en iddialı yarışında sakatlanması, jokeyinin tek gözünün körlüğü gibi şanssızlıklarla dünya savaşından çıkan ABD’deki alt sınıf halkın “şanssızlık” duygusunu eğerinin üstüne almış ve koşmuştu. Onun amacı sadece yarışı kazanmaktı belki. Ve muhtemelen eğerinin üstünde taşıdıklarından da pek haberi yoktu. Ama milyonlar ekranın karşısında şuursuz atın kendini aşan manasına kilitlenmişti. Kod bu sefer Seabiscuit’tü. Üst sınıf halkın da tam tersi bir anlam içinde ancak yine kendine ait “bir şey” bulduğu pahalı marka “War Admiral”a karşı “Seabiscuit” ezilmiş halktı. Ve dünya bu iki atın mücadelesine kilitlenmişti.

Var olmak zor zanaattır!

Kendinizi var etmek için, ben varım demek için kendi hayatınızın yeteri kadar esneyemediği noktada ithal varlık temsilleri sizin yerinize bunu yerine getirecektir. Tek beklediği ise tribündeki yerinizi alıp, var gücünüzle “Seabiscuit, Beşiktaş, Ezo Gelin” diye bağırmanızdır. Marka kültürü, hatta ırkçılık bile bu psikolojik kaynaktan beslenmektedir.

Ne muhteşem illüzyon! Bast-ı mekanın yeni versiyonu! Bir kişiyken bir anda onlarca kulvarda var olabilmenin sihirli değneği! Varlığımızın ifade edilme sorumluluğunu başka şeylere devretmek ve onların şahsında kendimizi ifade etmeye çalışmak psikolojik bir terapi değilse nedir? İradenizi akışa, duygunuzu ise üzerinde iradeniz olmayan olaylara emanet etmeniz ve onlarla sevinmeniz-üzülmeniz sonucu ne kadar sağlıklı bir alışveriştir düşünmek gerekir.

Ve şunu da hatırlamak gerekir. Çağ; bütün özdeşim illüzyonlarını birer birer devirerek “sen nesin, bana ondan haber ver!” demeye doğru hızla ilerlemektedir.

Facebook Twitter Yahoo Google Linkedin Stumbleupon Delicious