Meclis'e saygı lütfen!

Meclis'e saygı lütfen!.23999
  • Giriş : 18.02.2008 / 08:58:00
  • Güncelleme : 19.02.2008 / 09:12:59

Medyanın kimi zaman Meclisi hedef alan yayınları korkutucu düzeye ulaşıyor.

Facebook Twitter
Yazı Boyutu:


Ekrem Dumanlı yazdı..

Üzülerek kaydetmem gerekiyor ki Türk medyasının kimi zaman Millet Meclisi'ni hedef alan yayınları ürperti hâsıl edecek kadar vahimdir.

Oysa kuşaklar boyunca telkin edilen "iktidarın babadan oğula geçmesini engelleyen" sistemin özü parlamento. Aynı zamanda bu, ülkenin bir özel sınıf tarafından değil "halk tarafından yönetilmesi"nin de olmazsa olmaz şartıdır. Ancak öyle yayınlar yapılıyor ki sonuç şu cümleye dayanıyor: "Keşke parlamenter sistem olmasaydı. Keşke halk iradesi Meclis'e böyle direkt yansımasıydı. Keşke belli bir zümrenin keyfi yönetimi sonsuza kadar sürseydi..."

Geçen hafta piyasaya çıkan Cumhuriyetimize Dair adlı eserde -ki bu eser üzerinde münhasıran durmak isterim- Hilmi Yavuz şöyle bir tespitte bulunuyor: "Bizim Cumhuriyetimiz, resmen ve hukuken 1923'te kurulduysa da ben Cumhuriyetin kuruluşunu fiilen 23 Nisan 1920'den başlatıyorum." Hilmi Bey'in özellikle dikkat çektiği konu, 1920'de Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin açılmış olması ve onun atadığı "başkumandan" aracılığıyla Mustafa Kemal'in Kurtuluş Savaşı'nı yürüttüğü meselesidir. Bu açıdan bakıldığında Meclis, Türkiye Cumhuriyeti devletinden de eskidir...

Başörtüsüne serbestlik getirmeyi amaçlayan Anayasa Değişikliği için 400'ün üzerinde milletvekili evet oyu veriyor. Büyük bir çoğunluk bu. Ne var ki Meclis'teki bu denge, bazı meslektaşlarımızı çileden çıkarıyor. Oysa sokaktaki hava bundan farklı değil. Türk milleti, üniversitelerde uygulanan yasağı anlamsız buluyor. TESEV araştırması da Milliyet Gazetesi'nin yaptırdığı araştırma da aynı sonucu söylüyor ve gösteriyor ki halkın yüzde 70'ten fazlası başörtüsü yasağını tasvip etmiyor. Zaten bu yasak, nüfusunun neredeyse tamamı Müslüman bir ülkede uygulanıyor ve başka bir ülkede böyle manzaraya rastlanmıyor. Zaten bu ayıp yetiyor olmalı! Her neyse.

Aslında toplumla çatışıyorsunuz...

Mesele şudur: Parlamento'da oluşan irade ile milletin tercihi birbirine zıt olsa medyanın gayretkeşliğine bir anlam verilebilir. Çünkü medyanın bir görevi de halkın demokratik ve hukukî taleplerinin takipçisi olmaktır. Hele söz konusu temel hak ve hürriyetler ise medyanın cephesi "yasak" değil özgürlüktür. Bunun aksini düşünmek suyu bulandırmak olarak algılanır ve öyle bir durum söz konusu olmasa bile vatandaş "Bu işin içinde bir bit yeniği var" düşüncesine kapılır. Nitekim öyle olmuştur. Sosyal bir gerçeği demagojik argümanlarla delik deşik etmeye teşebbüs, kalem erbabına zekice ve kıvrakça yapılmış hamleler gibi gelebilir; ancak vatandaş meseleyi çok daha somut bir yere indirgemek ister ve gereksiz her telaşa kuşkuyla; hatta endişeyle bakar. Daha kötüsü, hadiseyi "çıkar çatışması"nın gölgelediği hissine kapılır ki bu durum, bütün medya mensuplarını rencide etmelidir. Çünkü bu tip şüphelerde hep 'şüyuu vukuundan beterdir' düsturu işlemektedir. Yani, sizin öyle bir çıkar hesabınız olmasa bile aşırı tepkiniz üzerine beliren soru işaretleri genel bir tecessüse dönüşür. Ve medyanın tamamı zan altında kalmış olur.

Tek çıkış yolu var: Bir yandan toplumun hassasiyetine kulak vereceksiniz; diğer yandan da muhalefet yaparken eleştirinin dozunu iyi ayarlayarak inandırıcılığınızı koruyacaksınız. Aksi takdirde hem toplumla sürekli çatışmak zorunda kalırsınız hem de "Acaba perdenin arkasında başka bir kavga mı yürütülüyor?" kuşkusuyla bertaraf edebilirsiniz. Sonuçta kim galip çıkarsa çıksın bu kavgadan; kaybedenler safında mutlaka medya olur; medyaya duyulan güven olur, medyanın pozitif rolü olur...

TBMM'yi baskı altında tutma gayreti sayılabilecek tuhaf bir yarış daha var: Türk medyası ne yapıp ediyor aba altından sopa gösterircesine partileri yargıya jurnalliyor ve adeta "kapat" mesajı gönderiyor. Bu düşüncede olan eski tüfekleri konuşturuyor kimi zaman. O yetmeyince sabıkasında cuntacılık olan birileri çağrılarda bulunuyor sürekli. Bu nasıl gazetecilik ki parti kapatılmasıyla oluşacak bir siyasi denklemi özleyebilsin! Bu nasıl demokratlık, bu nasıl cumhuriyetçilik?

Başörtüsü tartışması gündeme gelince atılan "Kaosa 411 el kalktı" manşeti nasıl Meclis'i rencide edici bir hava oluşturduysa, parti kapatma söylemi de o kadar utandırıcı bir atmosferin meydana gelmesine neden olmaktadır. Son yıllardaki en katılımcı ve en geniş temsil gücüne sahip TBMM çatısı altında kalan bütün partileri bir vesileyle kapattırma arzusu taşıyanlar var. Bu arzu, başörtüsünün medyatik tartışmalarla su yüzüne çıktığında çok net bir manzara olarak beliriverdi. Nasıl mı? Müsaadenizle özetleyeyim bu tuhaf mantığı.

"AK Parti kapatılsın" diye kükreyen eski tüfek hukukçularla medyadaki yandaşları özetle diyor ki: "Başörtüsü daha önce bir partinin kapatılma nedeniydi. Dolayısıyla bu konuda yasa yapan parti de kapatılmalı." Bunu söyleyenler bir kere son yıllarda yapılan yasa değişikliklerinden haberdar değil ve parti kapatmanın eskisi kadar kolay olmadığını göz ardı ediyor. İkincisi, bahsedilen partiler sadece başörtüsü bahanesiyle kapatılmadı, dosyayı kabartan bir sürü şey vardı ki bunlar bile kamuoyu nezdinde ikna edici bulunamadı. Üçüncüsü, kendileri ne derse desin, bütün kapatma davaları, hukuki değil siyasi karar olarak algılandı ve halk, yargının kararına inanmadı ve bu işin siyasi destekçilerine sandıkta hesap sordu.

Diyelim ki başörtüsü bir parti kapatma sebebidir ve AK Parti bu yüzden kapatılmalıdır; başörtüsü yasağının kalkmasında etkin rol oynayan MHP'yi de mi kapatmak gerekiyor? Sanırım kapatma lotosu oynayan zümrenin bu kördüğüm önerisi MHP'yi kapsıyor; çünkü yapılan konuşmaların tamamında görülüyor ki MHP de AK Parti gibi üniversitelerde uygulanan başörtüsü yasağını insan hakları kapsamında görüyor ve o yüzden bu yasağın bir an önce kalkmasını istiyor. Dolayısıyla başörtüsü hıncını alamayan ve yargıyı parlamento üzerinde keskin bir kılıç gibi kullanmaya kalkışanlar, 411 oy içinde yer alan bütün siyasi oluşumları tehdit ediyor.

AK Parti ve MHP böyle saçma gerekçelerle tehdit altında tutulunca geriye DTP ve CHP kalıyor. Zaten DTP kapansın diye kendini helak eden zümre(ler) var. Hatta bu partiyi içeriden sabote eden ve kapanması için can atanların varlığı biliniyor. Kapatma hevesi ve tahrikçisi medyanın söylemine göre geriye tek bir parti kalıyor CHP. Bazı medya mensuplarının tam istediği de budur belki: Yeniden tek parti dönemi. Belki bir de milli şef bulunur ve herkesin itaati talep edilir. Seçime beraber girdikleri için DSP'ye davet gider ve onların da demokratik yanları törpülenir ve böylece Meclis'e huzur (!) gelir diye mi düşünüyorlar acaba? Bilmem, ancak şunu söyleyebilirim: Durum bu sefer hiç de siyaset mühendislerinin tasarladığı gibi değil.

Meclis iradesine 'zorbalık' denemez

CHP Genel Başkanı Deniz Baykal'ın Parlamento'da yaptığı konuşma gerçekten şaşırtıcıydı. "Saçının tek bir telini göstermek istemeyen ve bunu Kur'an'daki ayetlerle izah eden hanımefendilere saygı duyarız." dedi. Baykal'ın bu yaklaşımını bir kenara kaydetmek gerekiyor. Cesurca söylenmiş bir söz. Bu temel bakışı bir kenara not ettiren Deniz Bey, bu noktadan sonra tesettür ayetlerinin değişik dinî yorumlara (tefsirlere) tabi tutulduğunu anlattı. İmam Ebu Yusuf başta olmak üzere İslam fıkhının ve tefsirinin yorumlarını sıraladı konuşmasında. İtiraf etmek lazım ki bu tür bir yaklaşımı CHP grubunda ilk defa duyanlar bulunuyordu. Sayın Baykal dinî kitaplardan bir de derleme yapmıştı; bu nedenle eskilerin günah-ı kebair dediği büyük günahları sıraladı ve bu günahlar arasında "başörtüsü takmamanın" yer almadığını söyledi... Demem o ki "bütün partiler kapansın, bir tek CHP kalsın" diye düşünenler bilsin ki başörtüsü tartışmasında sarf edilen sözler CHP'yi de zor durumda bırakır; çünkü keyfî bir yorumla CHP'ye de "kapansın" diyen çıkacaktır.

İşin şakası bir yana, meselenin özü şudur: Türkiye Büyük Millet Meclisi, hem cumhuriyetimizin hem demokrasimizin kalbinin attığı mekândır. Oradaki siyasi tablo bugün böyledir, yarın başka türlü olur; nitekim dün başka türlüydü. Bugünkü Meclis, uzun zamandır örneği az görünen bir temsil çoğulculuğuna sahip. Bugünkü çoğulcu ve katılımcı yapının aldığı kararlar bazılarının hoşuna gitmiyor olabilir; ancak meselelere daha temel bir yaklaşımla ve daha ilkeli bir perspektifle bakmak zorundayız. Meclis iradesi her türlü zümre dayatmasının üzerindedir. Atatürk'ün "Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir" sözü, Meclis hakikatinin veciz bir ifadesidir. Bunu içine sindiremeyen; daha ötesi milli irade karşısında çektiği hazımsızlığı Atatürkçülükmüş gibi gösteren kitle yanlış yapıyor. Meclis iradesine "çoğunluk zorbalığı" denemez. Bunda ısrar, "azınlık zorbalığı" anlamına gelir. Hiçbir zorbalık tasvip edilemez; neyin zorbalık olduğuna da demokratik nizam içindeki kurallar vasıtasıyla karar verilir. Aksi takdirde keyfi durumlar ortaya çıkar ve dileyen herkes, kurum ve kuralları boşluğa itme hakkını kendinde görür...

Siyasilerin laf cambazlığını belli bir oranda anlayışla karşılamak zorundayız. Dünyanın her yerinde bu böyledir. Polemikler, ağız dalaşları, karşı tarafı zor durumda bırakacak hamleler... Tuhaf olan, medyanın tavrı. Herkes yasakçı cephede yer alabilir, medya asla. Herkes kapatma sevdasına kapılabilir, medya asla. Herkes çatışma eğiliminde olabilir, medya asla... Hele söz konusu Meclis ve demokratik sistemse, doğası gereği medyanın yeri bellidir; yani demokrasi ve özgürlüğün kalesi Meclis...

Facebook Twitter Yahoo Google Linkedin Stumbleupon Delicious