Medyanın yolu Ümraniye'den geçmedikçe... (YORUM)

Medyanın yolu Ümraniye'den geçmedikçe... (YORUM).11745
  • Giriş : 25.06.2007 / 22:30:00
  • Güncelleme : 25.06.2007 / 22:22:42

Seçimler, büyük bir imtihandır, tarih huzurunda kurulan tartıya sadece siyasî partiler çıkmaz.

Facebook Twitter
Yazı Boyutu:


Medyanın yolu Ümraniye'den geçmedikçe...

Seçimler, sanıldığından daha büyük bir imtihandır. Çünkü tarih huzurunda kurulan tartıya sadece siyasî partiler çıkmaz. seçim esnasında devlet de sınavdan geçer, devletin kurumları da. Ve tabii ki medya. Halk bir yandan partilerin duruşuna, programına, kadrosuna bakarken diğer yandan da göz ucuyla seçimi etkileyebilecek diğer unsurlara dikkat kesilir.
Türkiye'de seçmen, siyaset dışı unsurların siyasette etkin rol oynamasını istemiyor artık. Acı tecrübeleri var çünkü. O yüzden siyaset dışı etkilerin tespitini halk çoğu kez sezgisi ile yapar. Seçime etki edecek yüklenmeler, çoğu kez dolaylı yollardan ve örtülü taktiklerle yapılır bu ülkede. Gölgelerin gürültüsü yoktur; ancak şaibesi çoktur...

İlginç bir seçime gidiyoruz. Siyasî yelpazenin zenginliği farklı tonlarla kendini halka arz etmiyor maalesef. Adeta değişik amblemler altında tek bir blok oluşturuldu. AK Parti karşıtlığı öyle bir kuşatma duygusuyla örgülendi ki iktidar partisi ile muhalefet partisi arasındaki farklı renkler, farklı söylemler adeta gidiyor. Oysa aradaki pek çok partinin AK Parti'yle olan farkı kadar kendi aralarında da fark var ve bu fark, siyasetin aslî zenginliğini işaretliyor. İki keskin söyleme indirgenen, dolayısıyla kamplaşmaya çok müsait hale gelen bugünkü manzaraya başta yargı olmak üzere bazı kurumlar da eklemlenmiş durumda. En azından toplumdaki algı budur. Öyle bir görüntü verildi ki; ortada bir parti var, bir de onun karşısında topyekûn saf bağlamış büyük bir ittifak var. Yanlış! Siyasî yelpazenin renkleri bundan ibaret değil. Mesela MHP ile CHP arasındaki fark, MHP ile AKP arasındaki farktan az değil. Ya da, DP ile AK Parti arasındaki uçurum ne kadar derinse DP ile CHP arasındaki uçurum da o kadardır. Siyaset tarihi de böyle söyler, siyaset tabanı da. Hal böyleyken sandığın AK Parti ve diğerleri şekline indirgenmesi doğru ve sağlıklı bir durum değil. Bu manzara, antidemokratik eğilimlerle de anılınca seçmenin tavrı değişiyor ve işte o zaman "mağduriyet" önemli rol oynuyor.

Siyasete müdahale ediliyor

Mesela aşırı ulusalcı sloganlarla sürekli kışkırtıcılık yapan ve sosyal barışı tehdit edecek kadar keskin söylemlerde bulunan bir adam, her programında seyirciye "Oyunuzu ya CHP'ye verin ya MHP'ye" diyor. Adamın antidemokratik tavrı bilinince bu söylemin AK Parti'ye yaradığını görmek gerekiyor. MHP'liler bu durumdan rahatsız; çünkü bu söylem en çok onların kitlesini incitiyor, seçmenini kaçırıyor.

Medyanın genel yaklaşım biçimindeki sol ağırlık, halkın "siyasete müdahale ediliyor" endişesini artıracak mahiyette. En ücra köşede, en saçma sapan bir hareketin bile AK Parti'yi yıpratacak bir mahiyete büründürülmesine rağmen, en tehlikeli gelişmelerin göz ardı edilmesi bu kuşkuyu güçlendiriyor. Bunun en çarpıcı misali son yıllarda rutin hale gelen çeteleşme haberleridir. İki senedir Türkiye'nin her yerinde mısır patlağını çağrıştıracak mahiyette çeteler çıkıyor ortaya. Sauna çetesinden Ümraniye çetesine kadar uzanan bu karanlık yolda neler yaşanmadı ki! Suikast planları, polis-asker-mafya üçgeninde kurulan suç örgütleri, büyük şehrin önemli yerlerine dair krokiler, silahlar, bombalar, fünyeler, TNT kalıpları, devletin gizli belgeleri... Susurluk olayında kıyameti koparanlar anlaşılmaz bir nedenle susmaya meylediyor. Susurluk haberlerinde mi yanlış yapılmıştı bugün mü yanlış yapılıyor?

Türk medyası özeleştiride bulunmuyor diyelim; başkasının gözüyle de kendine bakamaz mı. Aslî işi algı yönetimi sayılabilecek yöneticiler, sokaktaki insanın kendilerini nasıl algıladığını fark etmiyor. Fikir alışverişinde bulundukları dar bir zümrenin gözüyle olaylara bakmak; hatta daha ötesine giderek siyasete yön vermeye çalışmak, zincirleme bir iletişim kazasıdır.

Açık söylüyorum, vatandaş, son yıllardaki çeteleşmenin iktidar partisine karşı yapıldığını; illegal yapılanmanın psikolojik harp teknikleriyle icra edildiğini düşünüyor. Siyasî amaca yönelik bu tehlikeli gelişme karşısında derin bir sessizliğe bürünülmesi gizli bir ittifak olarak düşünülüyor. Durum böyle olunca, aslında AK Partili olmayan insanlar bile buraya kayıyor; çünkü başka türlü bir demokratik tepki imkânı bulamıyor. Bu da yanlış; çünkü doğal değil. Siyaset mühendislerinin pervasız tutumu seçmen psikolojisini bu duruma itmiştir; dolayısıyla sorumlu olan da onlardır.

Cengiz Çandar, Referans'taki yazılarında aktardı. Bir düşünce kuruluşunda öyle şeyler söyleniyor ki buna AK Parti'yle uzaktan yakından ilgisi olmayan, hatta bu partiye karşı olan ABD eski büyükelçisi Abramowitz isyan ediyor ve, "Beni de AK Partili yapacaksınız." diyor. Durum budur! Öteden beri solcu, hatta bir dönem militan olan bir Aydın aynı itirafta bulundu. "Hayatta bir gün sağdaki bir partiye destek vereceğim aklımın ucundan bile geçmezdi." diyen aydın, 27 Nisan bildirisine atıf yapıyor ve "Suç işlenmiştir, Anayasa çiğnenmiştir." diyor.

Çeteleşmeye karşı net tutum şart

Seçime giderken muhtırayı tartışıyoruz. Anamuhalefet, icraat eleştirisi üzerinden siyaset yapmaktan daha ziyade rejim krizi söylemiyle oy toplama telaşında. Anayasa Mahkemesi'nin 9'a 2 alınacak kararı aşikârken üç gün önce verilen bir muhtıra var ortada... Türkiye, normal bir güzergâhı takip ederek seçime gitmiyor. Üzücü bir durum. Başta medya olmak üzere takınılan genel tavrın makul bir izahı da yok. "Cumhuriyet Gazetesi'ne atılan bombalarla başlayan süreçte belirli kesimlerin aşırı suskunluğu veya başını başka yöne çevirmesi bu nedenle dikkat çekicidir." tespitinde bulunan Sabah Yayın Yönetmeni Ergun Babahan, "herkesin her türlü çeteleşmeye karşı tavrını net bir şekilde belirlemesi" üzerinde duruyor. Doğru bir yaklaşım. Çünkü şu an çetelere karşı sergilenen derin suskunluk, siyaset mühendislerinin baraj hesaplarıyla örtüşüyor. Daha düne kadar "istikrar için tek parti iktidarı iyidir" diyenler, bugün "nerede o koalisyon günleri" nevinden şeyler söyleyip o kaotik günleri yitik cennetmiş gibi anlatıyor.

Bu ülkenin bir an önce normalleşmesi şart. Kirlenmiş bilgiler ve illegal örgütlenmelerle memleketi tımarhaneye çevirmek isteyenlerin oluşturduğu hava ile seçimlere giriyoruz. Normalleşme seçim sonrasına kaldı. Korkmadan, ürkmeden, etki altında kalmadan (ve dahi çevrilen dolapları görerek) sandığa yansıyacak millî irade, falan partinin ya da filan siyasî anlayışın zaferi ya da hezimeti değil, halkın ferasetini yansıtacaktır. O yansıma sadece bu milletin siyasî tercihlerini göstermeyecek; aynı zamanda Türk demokrasisinin ne kadar kökleştiğini ortaya koyacak. Bu açıdan bakıldığında siyasete müdahil herkesin (en başta partiler, medya, yargı olmak üzere) daha soğukkanlı, daha makul, daha tahammülkâr olması gerekiyor...

Atatürk, "Git o gazeteciyi alnından vur" dedi mi?

Hatırlayacaksınız; bir süre önce emekli bir albayın (Fikri Karadağ) görüntüleri yayınlanmıştı televizyonlarda. Bayrak ve silah üzerine yemin töreni yaptıran Kuvvacı emekli "ölmek-öldürmek" üzerine and içtiriyordu. Görüntüler yayınlandı; ama bazı medya kuruluşları bu törene çok da kulak asmadı. Ücra bir köşede "irtica faaliyeti" buldu mu kıyameti koparanlar da sessiz kaldı. Savcılıklar harekete geçmedi, dava açılmadı, soruşturma yapılmadı; bütün bunlar olduysa da kamuoyuna yansımadı...

Akşam Gazetesi'nde yer alan bir habere göre malum Kuvvacı "basına gözdağı" vermiş. Karadağ'ın anlattığına göre Atatürk'ün Selanik'te görev yaptığı sırada bir yüzbaşı kendisine gelir ve Yunanlı bir gazetecinin Türklerin aleyhine yazılar yazdığını nakleder. Atatürk de yüzbaşıya "Eğer kahramansan gider o gazeteciyi alnından vurur, sonra da gidip Yunan polisine teslim olursun" demiş. Akşam, buna "Meçhul hikâye" diyor ve "basına gözdağı" yakıştırması yapıyor. Doğrudur. Çeteler karşısında bu kadar sessiz kalan, Yasemin Çongar gibi pek çok gazetecisi azarlanırken suspus olmayı maharet sayan Türk basınına, herkes gözdağı verebilir. Maalesef, yargı da bu işlerle pek uğraşmıyor; en azından öyle görünüyor. Vaziyet böyle olunca geriye tek şey kalıyor; yemin törenine tepki yükselince "Aslında o bir mantar tabancasıydı" diyen emekliye, "Hakikaten Atatürk öyle bir emir verdi mi?" demek. Onu da meslektaşlarımız sormuş. Karadağ, hık mık ettikten sonra "Şevket Süreyya'nın Tek Adam kitabında olabilir." diyerek "vur emri"ni yuvarlamış. Konu tarihçilere kalmış anlaşılan. Bir de şu sorunun sorulması gerekmiyor mu: "Ne alakası var kardeşim; Yunan gazeteciyle, çete haberleri yaptığı için kızdığın bu ülkenin gazetecilerini nasıl kıyaslıyorsun?" İşte o zaman duyacaklarımız, ulusalcılık denen azgın görüşün milletle, ülkeyle, vatanla ne kadar ters düştüğünü ortaya koyacaktır. Bunların cesareti medyanın sükûtundan kaynaklanıyor; bunu Türk medyası fark etmediği sürece daha çok tehditler savrulacak. Yazık!

Facebook Twitter Yahoo Google Linkedin Stumbleupon Delicious