Meltem Cumbul türban için ne dedi?

Meltem Cumbul türban için ne dedi?.8698
  • Giriş : 18.02.2008 / 23:03:00
  • Güncelleme : 18.02.2008 / 23:48:27

Ünlü oyuncu Meltem Cumbul, türban konusunda ne düşünüyor?

Facebook Twitter
Yazı Boyutu:


Meltem Cumbul, çok yönlü bir sanatçı olarak bilinegeldi. Yeni bir diziye başlıyor. Son dönemde kendi tabiriyle "fazla birşey yapmasa" da gündemde kaldı. Türban konusunda net konuşuyor:

Murat MENTEŞ'in ropörtajı

Sinema, dizi, reklam, tiyatro, albüm, modellik, sunuculuk, radyoculuk... Meltem Cumbul her alanda çalışıyor. Fakat nasıl? Bu enerji, bu özgüven nereden geliyor? Los Angeles’ta neden ona Taliban hakkında sorular soruluyor? Niçin türkücü olmuyor? Marquez’in başyapıtını kaç yaşında okudu? Seri katilleri olmayan toplumlarda oyunculuk geri mi kalıyor? Hepsi ve çok daha fazlası bu röportajda...

Önce oyunculuktan konuşalım.

Nasıl isterseniz. (Gülümsüyor.) Konservatuar mezunuyum; Müşfik Kenter, Zeliha Berksoy gibi çok iyi hocalardan ders aldım. Fakat yine de oyunculuk üzerine çok çalışıyorum.

Nasıl?

Stella Adler, Eric Morris gibi üstatlar, Konstantin Sergeyeviç Alekseyev Stanislavski’nin oyunculuk metodundan yola çıkarak yeni açılımlar getirmişlerdir. Actors Studio da metot oyunculuğunu yaygınlaştıran büyük bir merkezdir mesela... Oyunculuğumu daha ileri bir seviyeye çıkarmak için çalışmalar yaptım.

Oyunculuğun çok zor bir yanı var gibi konuşuyorsunuz?

Evet, çünkü var. İçinde bulunduğumuz sosyal yapı, ailemiz, bizim bazı duygulara açık olmamızı engelleyebilir. Metot, oyuncunun ‘yasak düşünceler’ yüzünden ulaşamadığı karakterleri, benimseyemediği, yansıtamadığı duyguları işleyebilmesine yarar...

Tam anlamadım?

Metot, mesela ‘Erkek adam ağlamaz’ denilerek büyüyen birinin aktör olduktan sonra sahnede, kamera karşısında ağlamasını mümkün kılar. Oyuncu, bu ve benzeri bütün yasakları, handikapları kırmak mecburiyetindedir. Batıda geliştirilen metotları Doğu’da uygulamanın da kritik zorlukları var.

Ne gibi?

Batı toplumunda birey, Doğu’da cemaat merkezdedir. Batı’da seri katiller vardır, Doğu’da çeteler mesela. Batı’da yazılan senaryoda karakter, Doğu’dakinde stereotip karşınıza çıkar. Senaryolar da bireyin tek başına verdiği kararlar değil, toplumun kabul ettiği veya dayattığı kararlar üzerinden yazılıyor. Sadece oyuncu değil, yazar da belli kalıpları kırmalı aslında. Doğu toplumunda üretilmiş bir metnin, Batı kaynaklı bir metotla yorumlanması da ayrı bir meseledir.

Peki siz tam olarak ne yaptınız?

Amerika’da iki yıl boyunca Eric Morris metodu üzerine çalıştım.

Sinema, dizi, reklam, tiyatro, albüm, modellik, sunuculuk, radyoculuk... hepsiyle iştigal ettiniz. Nedir bu?

Kader.

PİŞMANLIKLAR UNUTULUR

Gönül Yarası’nda söylediğiniz Etek Sarı türküsündeki gibi ‘Herkes kaderine boyun eğmeli’ mi diyorsunuz?

Tam olarak öyle demiyorum. Fakat bazı hedeflerin de ulaşılamaması, hedef olarak kalması normaldir.

Vay canına...

Yaptığım, tecrübe ettiğim şeyin hakkını vermeye çalışmak bana yetiyor. Vicdanım rahatsa ben de iyi oluyorum.

Hiç, ‘Şu işi yapmasaydım’ dediğiniz olmuyor mu?

Oluyor, oldu. Fakat insan pişmanlıklarını da unutuyor.

3 yıldır yeni bir şey yapmadığınız halde bir şekilde ününüz kaybolmuyor. Sırrınız nedir?

Bilmiyorum.

Bir insan, kıpırdamadan nasıl bu kadar ilgi çekebilir?

İllüzyonla. (Gülümsüyor.) Televizyonda hálá dizilerim yeniden gösteriliyor, sinema filmlerim de ekrana geliyor, ödül aldığımda haber oluyor...

Ünlü olduğunuzda kaç yaşındaydınız?

21... TRT’de Genç Çizgi programını sunuyordum; şimdi 37 yaşındayım. 2 yıl Los Angeles’ta yaşadım, orada beni kimse tanımıyordu. Hiç tanınmamak da ünlü olmak kadar güzel, inanın.

Hırslı mısınız?

Hayır.

Fazla mı özgüvenlisiniz?

Eh.

KADERİMLE İNATLAŞMAM

Amerika’da iki filmde oynadınız...

Doğru, The Alphabeth Killer ve A Beautiful Life filmlerinde küçük rollerde oynadım. Her ikisi de iyi yazılmış filmlerdi. O yüzden rolleri kabul ettim.

Hollywood’da yükselmeyi mi planlıyorsunuz?

İlle de Hollywood hevesim yok. İyi senaryo olduktan sonra, mesela Afrika filmlerinde de oynarım.

Her şey kendiliğinden mi oldu yani?

Oyunculuk eğitimi almayı ve oyuncu olmayı çocukluğumdan beri istedim. Yine de yapamayabilirdim, olmayabilirdi. Bir sürü plan yaparsın ve hayat seni bambaşka bir yere fırlatır. Kendi kaderiyle inatlaşan biri değilim yani.

Yeni bir dizi hazırlığındaymışsınız?

Evet. Dizinin senaryo ekibindeyim. Yapımcısı Şükrü Avşar. Bir drama. Başrolde de oynayacağım.

Ne zaman yayınlanacak, adı belli mi?

Eylül ayında ekrana gelecek, adı kesinleşmedi.

Sevdiğiniz yönetmenler?

David Lynch, Stanley Kubrick, Yavuz Turgul, Francis Ford Coppola, Paul Thomas Anderson, Zeki Demirkubuz ve son zamanlarda Joe Wright.

Sizi sarsan filmler?

8 yaşındayken Kuşadası’ndaki açık hava sinemasında Yılmaz Güney’in Sürü filmini seyretmiş ve çok sevmiştim. 25 yıl sonra yeniden seyrettiğimde filmi kare kare hatırlıyordum. Muhsin Bey beni çok etkilemişti. David Lynch’in Wild at Heart’ı (Vahşi Duygular) beni derinden sarsmıştı. David Lynch filmlerini beklerdim. Verdiği bir konferans sonrasında kendisiyle tanışma imkanı buldum. Stanley Kubrick’in Clockwork Orange’ı (Otomatik Portakal) çok iyidir. Ve bir de Being John Malkovic (John Malkovic Olmak) cidden afallatıcı bir filmdi.

Gönül Yarası’ndaki performansınız çok beğenildi...

Gönül Yarası’nın senaryosu çok güzel yazılmıştı. Benim yerime bir başkası oynasaydı yine çok iyi olurdu. Yavuz Turgul’un yönetimi de çok belirleyici tabii.

Gönül Yarası’nda üç türkü söylediniz, arkası gelmedi...

Çünkü şarkıcı değilim ben. 1998’de bir single çıkarmıştım, fakat hepsi bu. Gönül Yarası’ndan önce hiç türkü söylememiştim. Filmden sonra birkaç albüm teklifi de geldi, kabul edemedim.

Etseniz keşke...

Bilemiyorum... Geçen sabah oteldeki odamdan çıktım, görevli çocuk etrafı toparlıyordu, bir iki adım attım, arkamda bir ses, kendi sesim!? ‘Etek sarı sen etekten sarısan...’ Gönül Yarası’nda söylediğim türkü. Durdum. Ses odamdan geliyor. Geri gittim, kapıdan kafamı uzattım, odayı toplayan çocuğa dedim ‘Ne bu?’ Dedi ‘Telefonum çaldı?’ Sonra da şunu söyledi: ‘Film çok iyiydi. Ölmeniz iyi olmadı.’ Dedim ‘Yahu buradayım ya, her sabah konuşuyoruz?’ Dedi: ‘Bir daha ölmeyin.’

Siz ne dediniz?

Tamam dedim, neden olmasın?

Bush’a hiçbir şey demiyorum

ABD’de 2 yıl kaldınız... ABD hakkında ne düşünüyorsunuz?

ABD yönetimi ile halkı arasında ayrım yapmak gerek. Orada 250 milyon Bush yaşamıyor. Amerika’daki arkadaşlarım son derece entelektüel kişiler ve yönetime de fena halde karşılar.

Bush?

Bush’a hiçbir şey demiyorum. Hiçbir şey anlamıyor çünkü.

Los Angeles’ta politik konuları konuşuyor muydunuz?

Ziyadesiyle. İslamiyet ve Müslüman toplumlar hakkında bana birçok soru soruyorlardı.

Neyi merak ediyorlar?

‘Canlı bombaların, intihar saldırısı yapanların, İslam inancına göre cennete gidecekleri doğru mu?’ diye soruyorlardı.

Siz ne diyordunuz?

İnsanı çıkmaza sokarsan, kaybedeceği ve kazanacağı hiçbir şey kalmazsa, bombaları bağlayıp hücuma geçebilir. Bu insanlar da Batı’daki seri katiller kadar anlaşılmayı hak ediyorlar. Toplumlara uygulanan şiddete verilmiş dehşetli bir karşılık var ortada. Cennete gitmekten ziyade, cehenneme dönmüş dünyalarından kaçıyorlar belki?

Los Angeles’ta Filistin direnişini konuşuyordunuz demek...

Ben Türk’üm, Müslüman’ım ve de modern bir kadınım. Dolayısıyla bu meseleleri sormak için ideal biriyim. Özellikle de Eric Morris’in sınıfında hep bu konuları konuşuyorduk.

Ve?

Bence meselenin can damarı özgürlükten geçiyor. Özgürlük olmazsa demokrasinin zerresi olmaz zaten. Özgürlüğün önemini kavramış kişilerin, dünyadaki yoksulluğu ve şiddeti doğru yorumlayabileceği kanaatindeyim; Müslüman olmaları da şart değil.

Özgürlük demişken, Türban serbestisi hakkında ne düşünüyorsunuz?

Modern bir kadın olarak, türbanın yasaklanmasına kesinlikle karşıyım. Üniversitelere başörtülü gidilebilmeli.

Bazen, okuduğum kitapların hepsini unutmak isterim...

Kitaplarla aranız nasıl?

Orhan Pamuk ve Reha Çamuroğlu gibi yazarları okuyorum.

Ve...

J.D. Salinger’ın Çavdar Tarlasında Çocuklar (Catcher in The Rye) romanını bilirsiniz.

Holden Caulfield...

Onun bir de kızkardeşi vardı...

Phoebe?

Evet. Ağabeyimle ben, Holden ile Phoebe gibiydik. 4 kardeştik. Küçükten büyüğe; ben, Yonca ablam, ağabeyim Acar ve en büyüğümüz Funda ablam. Ağabeyim benden tam 11 yaş büyüktü. Entelektüeldi. Sorbonne’da sosyoloji okumuştu. Küçüklüğümde bana kitaplar ve rock albümleri verirdi. 11 yaşındaydım ve bana Marquez’in Yüzyıllık Yalnızlık kitabını vermiş, kitapla ilgili sorular soracağını söylemişti. Ben de romandaki Buendia Ailesi’ni, diğer kişileri ezberlemiştim. Ağabeyimin verdiği kitapları art arda okuyordum. Dostoyevski ve Çehov’u çok severim. Sonra, ağabeyim akciğer kanseri oldu ve 33 yaşında öldü. 

Hay Allah...

O öldüğü zaman, rahmetli annem bütün bu kitapları yakmak istemişti. Bilginin ve adanmışlığın oğlunu yapayalnız bıraktığını düşünmüştü. Ben de kitapları çok sevmeme rağmen, bazen hepsini unutmak isterim.

STAR

Facebook Twitter Yahoo Google Linkedin Stumbleupon Delicious