Meriç'e göre çağdaş Ebu Bekir kim?

Meriç'e göre çağdaş Ebu Bekir kim?.10875
  • Giriş : 07.04.2008 / 16:30:00

Sosyolog Prof. Dr. Ümit Meriç, günümüzde Ebu Bekir’lerin Batıdan çıkacağını savunarak, dünyanın en zengin hayırsever işadamının Müslüman olması için dua ettiğini söyledi.

Facebook Twitter
Yazı Boyutu:


Ümit Meriç, aylık olarak yayınlanan genel kültür dergisi Moral Dünyası’nın nisan sayısında yer alan röportajında çeşitli açıklamalarda bulundu. Meriç, sosyolojinin beklentileri karşılamaktan uzak kaldığı günümüzde çağdaş Ebu Bekir’lerin Batı’dan çıkacağını söylüyor.
Meriç, dünyanın en zengin insanı olarak ilan edilen Amerikalı yatırımcı Warren Buffett’ın 65 milyar dolarlık servetinin 40 milyar dolarını dünyanın 3. en zengini olan Bill Gates’in Dünya AİDS’le Mücadele Derneği’ne bağışladığını belirterek bunları belirtti:

“Korkuyorum ki yeni Ebu Bekirler Hristiyanların arasından çıkacak. Hayır, korkmuyorum seviniyorum, çünkü onların şahsında müstakbel İslam’ı görüyorum. Vergisini kaçıran, “jipime de binerim zekâtımı da veririm” diyen Müslümanların yanında Buffett’ın tavrını çağdaş bir Hz. Ebu Bekir tavrı olarak görüyorum.”

Buffett için o günden itibaren İslam’la müşerref olması için dua etmeye başladığını ifade eden Meriç, “Buffett’ın tek kusuru Kelime-i Şahadet’i getirmemekten ibarettir. Böyle bir parayı beşeriyetin şu ya da bu şekilde bir hastalığı için cebinden çıkaran bir adamın yeryüzünde yaşamakta oluşu, beni aydınlatmakta olan güneşin altı saat sonra onu da aydınlatacak olduğundan büyük sevinç duyuyorum. Allah ondan razı olsun, Allah onu secdesine kabul etsin. Allah onu secdede cenneti bulanlardan eylesin. Ben dahil bütün Müslümanlara da böyle güzel Müslüman olmayı nasip eylesin.” diyor.

Röportajın tam metni

Sosyolog Ümit Meriç, secdenin Cenab-ı Hakk’a karşı Hz. Adem’den son torununa kadar bütün beşeriyet adına duyduğu hayranlığı, minneti, aşkı ifade etmek için, Cenab-ı Hakk’ın peygamberleri vasıtasıyla göstermiş olduğu bir şeref tahtı olduğunu söylüyor. Meriç, secdeyle huzur-u Hak’ta bütün beşeriyet adına Cenab-ı Hakk’a minnetini ifade ettiği için kendini cennette hissettiğini belirtiyor.

Moral Dünyası dergisinde Ekrem Altıntepe’nin Ümit Meriç ile yaptığı röportajın tam metni şöyle:

Sosyolog Cemil Meriç’in kızı Ümit Meriç, babasının yolundan giderek sosyoloji okudu. Başarılı bir öğrencilik döneminin ardından üniversitede kalarak profesör oldu. Ümit Meriç’in hayatı kendi ifadesiyle 1978’de namazı ve secdeyi keşfetmesiyle değişti. Meriç, 1999’da radikal bir karar alarak başını örttü ve üniversiteden ayrıldı. Ümit Meriç’in hayatı bundan sonra yeni bir mecraya girmiş oldu. Bu yeni mecrada Ümit Meriç’in hayatında namaz, oruç, hac gibi dinî kavramlar ön planda.

Ümit Meriç ile 2000-2007 yılları arasında çeşitli medya organları tarafından yapılmış röportajlar Etkileşim Yayınları tarafından “İçimdeki Cennete Yolculuk” adı altında kitaplaştırıldı. Ümit Meriç, bu röportajlarında sosyolojiden dine, üniversite hocalığından başını örtmesine, dinî yaşantısından babası Cemil Meriç’e ve İstanbul’a dair birçok soruya cevaplar veriyor. Meriç, röportajlarında yaptığı sentezler, tanımlamalar, anlatımlar ve betimlemeler ile okuyucunun bilgi dağarcığını genişletirken aynı zamanda onu manevî âlemlere taşıyarak ruh dünyasının önüne yepyeni kapılar açıyor.

Moral Dünyası dergisi olarak “İçimdeki Cennete Yolculuk” kitabındaki röportajlarının satır aralarında kalan konuları Ümit Meriç ile görüştük.

Ümit Meriç’in hayatında namazın ayrı bir ehemmiyeti ve yeri var. Namaz içinde de secde sizin için çok önemli ve secdeyi bir okul olarak nitelendiriyorsunuz. Ümit Meriç bu okuldan ne öğrendi?

Bismillahirrahmanirrahim

Konuşmamızın hayırlara vesile olmasını Cenab-ı Hak’tan niyaz ediyorum. Çünkü alıp verdiğimiz her nefesin bize Allah’ın rızasına yaklaşmamız için verilen bir avans olduğu kanaatindeyim. Cenab-ı Hak, hepimize avans veriyor. İnşallah bizler, bütün ehl-i iman ve bütün beşeriyet kendisine verilmiş olan bu sayılı nefesleri bu idrake gelmek için bir vesile olarak kullanır. Bu şekilde hilkatin maksadına biraz daha yaklaşmış oluruz.

Secdenin bir okul olduğu ilhamını Hemedan’da metfun bulunan rahmetli İbn Sina’dan aldım. İbn Sina, “Ne öğrendimse secdede öğrendim” diyor. Burada tabi ne laboratuarları ne teleskopları ne de mikroskopları inkâr ediyorum. Ama bütün bu dış dünyadan almış olduğunuz algılar eğer bir tefekkür havuzunda toplanmıyorsa o zaman birbirinden kopuk olarak kalacaktır. Dolayısıyla zincirlenmeler bulunamayacaktır, determinizmi ortaya çıkartılamayacaktır. Cenab-ı Hak, kâinatın bir köşesinde dünyamızı halk etmiş. Bir vücutta göz bebeği ne kadar kıymetliyse kâinatta da dünyamız o kadar kıymetli. En küçük hücremizden en büyük galaksiye kadar her şeye bir düzen, bir ahenk, bir determinizm hâkim.

Ben bütün ilimleri, Cenab-ı Hakk’ın yaratmış olduğu büyük determinizmin içindeki küçük determinizmleri keşif çabası içinde olan derecikler gibi görüyorum. O dereler akıyor, bir ırmakta birleşiyor ve sonunda bir idrak ummanına doğru akıyor. Tabii ki beşeriyet olarak Cenab-ı Hakk’ın bizlere verdiği duyu organları ve beynimiz nispetinde bu maddî determinizmi yakalamak imkânına sahibiz. Bunda da beşeriyet olarak Allah’ın lütfuyla belli bir yol almış, belli bir idrake gelmiş bulunuyoruz.

Fakat benim burada söylemek istediğim şudur: Herkes kendi koridorunda koşuyor, herkes aynı yere koşuyor ama herkes kendi koridorunda koştuğunun -bütün ilim mensupları için söylüyorum- aynı yere doğru koştuğunun yeterince farkında olmadan koşuyor. Yani dere olduğunu bilmiyor ve bu derelerin bir ummana aktığını idrak etmeden kendi deresinde yüzüyor. İşte maddî ilimler söz konusu olduğu zaman bu ummana varış, bu nihaî havuzda toplanış, son okyanusta buluşma noktası bence bütün bu küçük determinizmlerin aktığı ummana doğru yaklaşmak oluyor. Bu bağlantıyı, bu sevk-i tabiiyi, sevk-i ilahiyi idrak edebilmek için tefekkür etmek lazım. Ben bu tefekkürün en üst seviyesinin ise huzur-u Hak’ta olan secdeyle mümkün olduğu kanaatindeyim.

Yani düşünürken koltukta oturabilirsiniz ya da yürüyebilirsiniz, bir mekân tayin etmek şart değil. Cenab-ı Hak’la irtibatımız O isterse her şekilde her yerde ve her zamanda olabilir. Fakat ben özellikle secdenin kulluk bilincinin en üst seviyesi olduğunu, dolayısıyla bu en üst seviyede kulluk bilincinin patladığını, bir anlamda damlanın denizde patlayarak yok olduğunu ve denizleştiğini düşünerek, insan tefekkürünün en üst merhalesi olarak gördüğüm için secdenin bir okul olduğunu ifade ettim.

Bu bakımdan muhakkak ki bütün bu bulguları alacağız, ama onları kendi zihnimizde, kendi ruhumuzda taşıyarak en üst seviyede yoğunlaştığımız yani “konsantre” olduğumuz hâl olan secde hâlinde huzur-u Hak’ta Cenab-ı Hakk’ın inayetini talep ederek bütün bu küçük küçük zincirleri birbirine bağlayarak o en üst idrak seviyesine ulaşmaya gayret edeceğiz. Bu açıdan secde benim için bir okul olmuştur.

Secdeyi çok severim fakat secde sadece benim için böyle bir idrake yükselmenin talep edildiği, kendi dışında amacı olan bir yer de değildir. Talep etmesem de zaman zaman bu hâle getiriliyorum, secdede en üst seviyede düşündürüldüğümü hissediyorum.

Fakat secdenin bunun ötesinde benim için çok daha büyük bir anlamı var. Secde; kâinatı ve onun ortasında göz bebeği mesabesinde olan dünyamızı ve bizleri yaratmış olan, bütün bu iltimaslı şartları bizim için var etmiş olan Cenab-ı Hakk’a karşı Hz. Adem’den son torunuma kadar bütün beşeriyet adına duyduğum hayranlığı, minneti, aşkı ifade etmek için, Cenab-ı Hakk’ın bana peygamberleri vasıtasıyla işaret ettiği bir şeref tahtıdır. Orda insan olmanın zevkini en üst seviyede idrak ettiğim için secdeyi çok seviyorum.

Hocam, insan başını secdeye koymak suretiyle aslında bir bakıma şeref kürsüsüne çıkmış oluyor yani.

Evet, aynen öyle...

Kitabınızda ibadeti tarif ederken henüz ölüm tecrübesini tatmamış iken cenneti keşfetmek diyorsunuz. Cennet, gözün görmediği, beşerin bilmediği bir yer olarak tanımlandığına göre cennet namazda nasıl keşfedilir?

İbadet ölmeden cenneti keşfetmektir. Benim için cennet yukarıda bahsettiğim idrake ermektir. Bu idrake vardığım andan itibaren ben zaten cennetteyim. Yani benim için bunun ne öncesi ne de sonrası var. Ben huzur-u Hak’ta bütün beşeriyet adına Cenab-ı Hakk’a minnetimi ifade ettiğim için kendimi cennette hissediyorum. Var oluşumun esbab-ı mucibesi budur ve ben secdede bu idrake varıyorum. Dolayısıyla secde benim cennetimdir.

Kendinizle, kendimizle baş başa kalmayı lüks olarak görüyorsunuz. İnsan her zaman kalabalıklardan sıyrılıp baş başa kalabileceğine göre bu durumu niçin lüks olarak görüyorsunuz?

Kendimle baş başa kaldığım anlar secdedeki anlardır. En yüksek bir idrak şerefine erdirildiğim anlar olduğu için kendi kendimle baş başa kalmayı bu manada çok seviyorum. Aslında secdede kendi kendimle baş başa kalmıyorum, kendi kendimle kalmıyorum ki… Ben diye bir şey yok artık orada. Kendim kalmıyorum ki baş başa kalayım.

Siz kendinizle baş başa kalmayı aslında secde ânı olarak mı düşünüyorsunuz?

Tabi tabi. En yüksek buluşma ânı. Kendi kendimle buluştuğum dolayısıyla kendim olmamdan en rahat çıktığım an secde ânı. Yok olduğum an, damlamın ummanda kaybolduğu an… Ama tekrar damla haline geliyorum. Secdede iken ummanda yok oluyorum, ama kıyama kalktığımda damlam tekrar vücuduma girmiş oluyor. Secdeye gittiğim an yine ummana dalıyorum. Tabii kıyamı ve rükuyu da seviyorum ama açıkça itiraf etmek mecburiyetindeyim ki bu hâle, bu yok olma haline en çok secdede erdiğimi zannediyorum.

Cevdet Paşa’nın bir geline benzettiği medeniyet en son Avrupa’nın elbisesini giymişti. Bu gelin yeni bir evlilik yapacak mı acaba?

Benim düşünce dünyamı şekillendiren büyük mimarlardan birisi de Cevdet Paşa’dır. Cevdet Paşa, medeniyeti bir geline benzeterek “Hint’ten Çin’den kalkmıştır İslam’ın yeşil elbisesini giymiştir, şimdi ise Avrupalının elbisesini giymiştir. Bundan sonra nereye gideceğini ve ne renk elbiseler giyeceğini Allah bilir” diyor.

Medeniyet gelininin bundan sonra giyeceği elbise tekrar yeşil olacaktır. Öyle olmasından başka beşeriyetin önünde hiçbir yol yoktur. Onun dışında var oluşun, hilkatin esrarına ermesi mümkün değildir, bunun haricinde girilen her yol uçuruma açılacaktır. Beşeriyet için tek bir yol vardır, o da Allah’ın bize lutfetmiş olduğu İslamiyet’tir. Ben beşeriyet akıllandıkça İslamiyet’e yaklaşacağını ve sonunda da Müslüman olacağını tahmin ve temenni ediyorum. Geleceği ben bilemem, Allah bilir, ama hayatını ilimle geçirmiş olan -sahte bir ilim de olsa- ilmî bir disiplinle geçirmiş olan bir insan olarak beşeriyetin önünde başka hiç bir alternatif olmadığı kanaatindeyim. Dolayısıyla medeniyet gelini Avrupa’da da kalarak Amerika’da da yaşayarak İslam’ın yeşil elbisesini giyecektir.

Medeniyet gelinine bir mekan belirleme algılanmasının artık sonuna gelindiği kanaatindeyim. İslam gelininin buradan oraya gitmesine bile gerek yok. Oralardaki insanlar manevî olarak yeşil elbiseler giyecekler. Yani beşeriyet akıllandıkça din sahibi olacak. Din sahibi oldukça da dinlenecek.

Medeniyet gelini yine Batı’da kalacak ama elbise değiştirecek öyle mi hocam?

Herkes İslam’ın gelini olacak öyle söyleyeyim. Ama tabi bu konuda Müslümanlar olarak bize de düşen önemli görevler var. Tekrar ediyorum en önce kendi şahsımızı İslamiyet’e teslim etmeli sonra başkaları için dua etmeli ve başkaları için de gayret etmeli. Herkes bulunduğu alanda neyi yapabilirse onu yapmakla mükellef. Allah rızasını elde edebilmek için zaten bundan başka bir seçeneği de yok.

Kendinizi “dua delisi” olarak tanımlıyorsunuz. Nasıl dua delisi olunur? Nedir dua delisi?

Müslümanlar olarak belli bir idrake sahip olarak, belli bir niyazın sahipleri olmak durumundayız. Ben Müslüman’ım yani Cenab-ı Hakk’ın kâinatı kendisi için yaratmış olduğu Peygamber’in ümmetinin bir ferdiyim. Bir Müslüman olarak benim zaten neyin duası içinde olacağım bellidir. Biraz önce cenneti ölmeden önce bir idrake erdirilmiş olmanın zevki olarak tarif ettim. Böyle bir zevki tattıktan sonra artık sizin için ikinci hâlin imkânsızlığı ortaya çıkar. Yani siz, bütün kulların da sizin getirilmiş olduğunuz idrake ve zevke gelmesi için niyazkâr olursunuz. Bir Müslüman’ın başka bir şey için dua etmesi zaten mümkün değildir. Benim dualarım da bu yöndedir.

Dualarım artık delirmeye başladı. Daha önce yayınlanmış dualarım, çeşitli şekillerde insanlarla paylaştığım dualar kimseyi rahatsız etmeyen, beni de rahatsız etmeden dile getirebileceğim dualar idi. Fakat şimdi yeni gelen dualar gerçekten zır deli hatta zır zır deli kategorisine girebilecek olan dualar. Ben aklı başında olan normal bir insanım ama bu duaların deli duası olduğunu hissediyorum. Hatta zır zır deli duası diyorum. Sonra Rabbime diyorum ki “Madem ki bunları bana söyletiyorsun demek ki söylememi istiyorsun.” 22 Kasım 2007’de “Kelime-i Şahadet‘i söylemeden ahirete intikal eden her insan içimde derin bir hüzün, diyaframımda acıtan bir sıcaklık bırakıyor. Hüznümü neşeye kalbeyle ya Rab” diye dua etmiştim.

Allah’ın varlığını ve birliğini, Hz. Peygamber’in O’nun kulu ve resulü olduğunu söylemeden ahirete intikal eden bir Çinli, bir Formozalı, bir Porto Rikolu ya da bir Türkiyeli her kim ise benim içimde çok büyük bir hüzün bırakıyor. Ben secdede böyle bir idrake eriştirildim, böyle bir zevkle bulutların ötesine taşınabildim. Ama o insan, o Formozalı, o Porto Rikolu ya da Türkiyeli böyle bir hâl yaşamadan çenesini kapattı. Vah ona, vah bana diyorum. Sadece ona değil bana da vah. Çünkü bu şuna benziyor: Benim mutfağım yemek dolu, ben o yemeği iştah ve zevkle yiyorum fakat sizi salonda aç bırakıyorum. Açlıktan kıvranıyorsunuz, mideniz burkuluyor, ağzınızdan acı sular geliyor ve ben size içerideki ziyafet sofrasındaki bıldırcın dolmalarından, pekin ördeklerinden, portakallı enginarlardan hiç getirmiyorum. Bu kadar büyük bir egoizm bir mümine asla yakışmaz.

Dolayısıyla ben içinde bulunduğum şartlar dâhilinde önce secdeden uzak yaşayanlar için mutlaka dua ediyorum sonra karşılaştığım her yerde antipatik olmamak kaydıyla ona kendi ulaşmış olduğum idraki nakletmeye, o idraki, o zevki onunla paylaşmaya, o zevkin onun tarafından yaşanması için elimden gelen her şeyi yapmaya kendimi mecbur addediyorum.

Dualarınızın globalleştiğinden, global dualar ettiğinizden bahsediyorsunuz. Dualarınız nasıl globalleşiyor?

Ben Müslümanların her dem yeniden tecdid-i iman etmeleri, idraklerini yeni boyutlara taşımaları ve her dem İslamiyet’e bir parça daha liyakat kesp etmeleri için, en başta kendim için sonra bütün ehl-i secde için, sonra anne babası Müslüman olmak hasebiyle İslam topraklarında doğmuş olan ama henüz İslamiyet’in lezzetini tadamamış olanlar için, sonra da İslamiyetin dışındaki topraklarda yaşayan, İslamiyet’i “ideolojiler”den bir ideoloji olarak gören bütün beşeriyet için dua ediyorum.

Benim duam, Müslümanların İslamiyet’e liyakat kesp etmeleri ve bütün beşeriyetin İslam’la müşerref olmasıdır. Modernizm denen şaibeli dönemin tarih sahnesinde dört nala bütün çiçek tarlalarını, bütün başakları yok ettiği andan itibaren kuruyan tarlamızın yeniden İslam tohumuyla beslenmesi, o tohumun kök salıp filiz vermesi ve boy atıp Cenab-ı Hakk’ın huzurunda “Ya Rabbe’l-Âlemin, biz beşeriyet olarak gaflet içinde bir dönem geçirdik ama elhamdülillah artık İslam’la müşerrefiz ve huzurunda secdeye başımızı koyuyoruz” diyeceği bir devrin gelmesi için dua ediyorum.

Globalleşen dualarınızdan bazılarını bizimle paylaşabilir misiniz acaba?

İtalya’yı bir baştan bir başa dolaşırken bütün katedrallerin tez zamanda cami-i kebir olması için dua ettim. Pisa’da dünyanın en büyük vaftizhanesinin içindeyken bu güzel kubbe İslam’ın ne işine yarar diye düşündüm, cevap hemen geldi: “Ya Rabbi bu kubbeyi İtalya’yı İslam’la müşerref kılacak olan zatın türbe-yi şerifi eyle!” (Âmin, Âmin, Âmin) Polonya katedralinde yengeç dönencesinin pirinç izinin üzerindeki tahta kürsüyü görmek bende burada bir cuma vaazında Hazret-i Mehdi’yi dinlemek arzusu uyandırdı ve bu yönde dua ettim.

Bir Almanya ziyaretimde Münih’ten Frankfurt’a giderken Stuttgart yakınlarındaki bir ormanın karları üzerinde önce ikindiyi kıldım sonra da burnumun kemiği secdede sızlarken “Allah’ım Almanya’yı karla beyaza boyadığın gibi Almanya’da yaşayan kullarının gönlünü de İslam’ın nuru ile nurlandır” diye yalvardım.

Bu duaları ettikten sonra kendi kendime şunu söylüyorum: “Dualar zincirimin kabul edebilirliğinin olmadığını ben de biliyorum Rabbim, ama onları ısrarla bana istettiğine göre kabul edebilirlik ihtimali olabileceğini de hissediyorum.” Bu yüzden zaman zaman Kur’an-ı Kerim’e bir dost gibi sarılıyor ve gözlerimden yaşlar akarken “Sen olmazsan biz ne yapardık ey Allah’ın kelamı. İyi ki varsın ve iyi ki hep var olacaksın” diye mırıldanıyorum...

Her mümin bir evliya olmak mecburiyetindedir diyorsunuz. Herkes nasıl evliya olacak veya evliya olmak bu kadar kolay mı?

Bir Müslüman’ın beş vakit namaz kılması, bir ay oruç tutması, hacca gitmesi, zekat vermesi bunlar zaten olmazsa olmazlar. Müslüman, bunları yerine getirdikçe artık bunlar ona az gelmeye başlayacak. “Din halkın afyonudur” diyen Marks bir manada haklı. Biliyorsunuz uyuşturucu kullananlar hep aynı dozda almazlar zehri. Aynı zevki elde edebilmek için doz hep artar. Müminlikte de öyledir. Ne kadar mümin olursanız o kadar farzlarınız nafilelere dönüşmeye başlar. Artık bir anlamda alıp verdiğiniz her nefes bir ibadet haline gelir. İbadet etmediğiniz zaman bile ibadet eden biri olursunuz.

Zaten kul nafilelerle Cenabı Hakk’a yaklaşır. Cenab-ı Hak bir hadis-i kudsi’de “Kulun gören gözü, söyleyen dili, işiten kulağı, yürüyen ayağı tutan eli olurum” buyuruyor. Bu hâl yaşandığı zaman zaten artık mesel, mesel olmaktan çıkmış ve nihai çözüm gelmiş demektir. Bu manada her müminin evliya olması lazım. Müminler evliya değilse zaten mümin bile değildir. Müminler evliya olmak mecburiyetindedirler. Bu, seçeneği olmayan bir hâl.

Ümit Meriç ile her gün yeniden tanışıyorum diyorsunuz. Her gün yeni birisi olmayı nasıl başarıyorsunuz?

Ben çok fazla ibadet eden bir insan değilim ama çok ciddi ibadet ettiğini zanneden bir insanım. İbadetin lezzetini eğer o an yakalamışsam dünya ve ahiretle ilgili her şey benim için sona erer ve ben secdede kalırım. Geçenlerde Amiral Otel’e davet edilmiştim. Cankurtaran’da Sultanahmet’in denize bakan yamacında. Öğlen namazı vakti girmişti. Bir odada namaza durduk fakat öyle bir zevk aldım ki secdeden, aşağıda yemek yenilecekmiş, sonra benim konuşmam varmış umurumda değil. Ben o pek sevmediğim moda tabirle “koptum!” Zaten ibadet “kopmak” demektir, herkes “kopmak” mecburiyetindedir. Koptum ve secdeden kalkamadım. Çok uzun bir namaz kıldım. Öğlen namazı 10 dakikada biter belki ama inanın 45 dakika sürmüştür namazım.

Bu mekanda namaz kılmaktan niye bu kadar zevk aldığımın sebebi ne olabilir dedim ve buldum. Orası tam Ayasofya ile Sultanahmet’in kıble tarafına geliyor. Tabiatta hiçbir şey kaybolmaz ve hiçbir şey yeniden var olmaz. Ayasofya’da 6. yüzyıldan beri insanlar ibadet ediyor. Evet muharref bir Hıristiyanlık olmuş olabilir zaman içinde ama yine de Allah’a en azından “ibadet ettiklerini zannediyorlar.” Sultanahmet Camii, 1600’lü yıllardan beri şehrimizin gerçekten firuze yüzük taşıdır. Sadece Ramazanlar’daki hâli bile oranın ne kadar feyz dolu bir yer olduğunu anlamamız için yeterlidir. Bu otelin bulunduğu yer her ikisinin kıble cephesinde bulunuyor. Yani Kâbe ile ve Kudüs’le müminlerin arasında kalan bir yamaç. Yüzyıllardan beri, bin yıllardan beri insanlar oradan Cenab-ı Hakk’a hürmet ve muhabbetlerini yolluyorlar.

Her dem yeni doğuyorum çünkü her dem yeni bir idrake uyanıyorum. Bunun için pek tabii ki hayatımızın her bir demi de uyarıcı olabilir. Okumak, sohbet etmek velhasıl dikkat etmek, hayatı gerçekten yaşamak lazım.

Sosyoloji beklentileri karşılamaktan uzak kaldı

Sosyoloji ve sosyalizm aynı zamanda tarih sahnesine çıktı. Bir ideoloji olduğunu ve Batı’nın hakikatlerinden kaynaklandığı biliyoruz. Ben de babamla olan çalışmalarım dolayısıyla sosyolojiye girmiş oldum. Başarılı bir öğrencilik dönemim oldu, profesör oldum. Sosyoloji ile geçen yıllarıma üzülmüyorum. Sosyoloji kuru bir çiçek de olsa ben ona aşkımın suyunu döktüm. Dolayısıyla o benim gönlümde çiçeklendi. Hakk’a giden dere olduğu idrakine erişmemiş ilimler gibi 19. yüzyıldaki yüksek beklentileri yerine getirmekten aciz kaldı sosyoloji. Yani sosyalizm ve sosyoloji aynı zamanda aynı sorunlardan doğdular. Birinin çözüm öbürünün tesbit babındaki teklifleri bütünü kucaklamaktan uzaktır; sahtedir, dünyevidir, kalıcı değildir. İnsanın kendisiyle tanışması, Yaratıcı’yı bilmesi, ibadetler vasıtasıyla bu idraki her dem arttırması var oluşun asıl sebebidir. Bunu da ancak İslamiyet sağlayabilir, iman sağlayabilir. O halde sosyoloji ve sosyalizmi ortaya çıkaran şartlar, İslamiyet fert çapında ve beşeriyet çapında yaşandığı anda ortadan kalkacaktır.

Yeni Ebu Bekir’ler Batı’dan çıkacak

Amerikalı yatırımcı Warren Buffett, dünyanın en zengin insanı olarak ilan edildi. Dünyanın en zengin adamının 65 milyar doları var. 100’er banknotluk dolarlarla 65 milyar doları bu salonun içine silme doldursanız yine sığmaz. Bu kadar para ne işe yarar? Bu para ancak Neron gibi yakmaya yarar. Buffett ne yapmış biliyor musunuz? Borsadan kazandığı bu servetinin 40 milyar dolarını dünyanın 3. en zengini olan Bill Gates’in Dünya AİDS’le Mücadele Derneği’ne bağışlamış. Korkuyorum ki yeni Ebu Bekirler Hristiyanların arasından çıkacak. Hayır, korkmuyorum seviniyorum, çünkü onların şahsında müstakbel İslam’ı görüyorum. Vergisini kaçıran, “jipime de binerim zekâtımı da veririm” diyen Müslümanların yanında Buffett’ın tavrını çağdaş bir Hz. Ebu Bekir tavrı olarak görüyorum. Buffett için o günden itibaren İslam’la müşerref olması için dua etmeye başladım. Tek kusuru Kelime-i Şahadet’i getirmemekten ibarettir. Böyle bir parayı beşeriyetin şu ya da bu şekilde bir hastalığı için cebinden çıkaran bir adamın yeryüzünde yaşamakta oluşu, beni aydınlatmakta olan güneşin altı saat sonra onu da aydınlatacak olduğundan duyduğum sevinci, iftiharı dile getirmeye vesile olduğunuz için sizlere teşekkür ediyorum. Allah ondan razı olsun, Allah onu secdesine kabul etsin. Allah onu secdede cenneti bulanlardan eylesin. Ben dahil bütün Müslümanlara da böyle güzel Müslüman olmayı nasip eylesin. (Âmin)

Facebook Twitter Yahoo Google Linkedin Stumbleupon Delicious