Militarist egemenlik hala sürüyor!

Militarist egemenlik hala sürüyor!.10614
  • Giriş : 01.10.2008 / 12:37:00

'Memleketimizde militarizmin egemenliği maalesef hâlâ sürüyor...'

Facebook Twitter
Yazı Boyutu:


1967'den sonra sosyalist haftalık dergi Ant'ı ve Ant Yayınları'nı kurarak 1971'de sıkıyönetim tarafından kapatılıncaya kadar yönettiler. Yazdıkları ve yayınladıkları yazılardan dolayı haklarında 50'den fazla dava açıldı. 300 yılı aşkın hapis cezası talebiyle yargılandılar. Ömür boyu hapislik tehditi nedeniyle 1971 faşist askeri darbesinden sonra Türkiye'den ayrıldılar... Belçika'da Info-Türk'ün kurucuları Doğan Özgüden ve İnci Tuğsavul 40 yılı aşkın bir süredir birlikte çalışıyor ve mücadele ediyorlar. Librenews'den Eylem Aydemir'in 12 Mart'ın siyasal 'sürgün'leri Doğan Özgüden ve İnci Tuğsavul ile yaptığı röportajı sizlerle paylaşıyoruz...

Niçin gazeteci oldunuz? Hangi amaçla? İlginizi çeken neydi?

Doğan Özgüden - Çok gençken gazetecilik benim seçmeyi düşündüğüm mesleklerden değildi. Fen dalında çalışan bir bilimadamı olmayı isterdim, ama ailemin maddi koşulları bu isteğimi gerçekleştirmeme elvermedi. Sırf iktisadi ve ticari ilimler yüksek okulunda öğrenimimi finanse edebilmek için 1952'de İzmir'de bir günlük gazetede çalışmaya başladım. Bir kez başlayınca da kendimi mücadeleci gazeteciliğe angaje olmuş buldum. Bu mücadele 55 yıldır sürüyor. Gazeteciliğin yanısıra, daha gazeteciliğin başlangıç yıllarından itibaren sol ve sendikal mücadelede de yerimi aldım.

İnci Tuğsavul - Ankara Üniversitesi'nde hukuk eğitimi görürken baskıcı Menderes rejimine karşı öğrenci mücadelesinde son derece aktiftim. 1960'da medya sansür altında olduğundan siyasal haberleri ancak o sırada muhalif gazetelerde çalışan arkadaşlar aracılığıyla alabiliyorduk. İşte o sırada gazeteciliği seçtim, 48 yıldır da sürüyor.

60-70'li yıllarda Türkiye'de sol gazeteci olmak tehlikeli ve riskli bir meslek miydi? Türkiye'de durum hâlâ öyle mi?

İnci Tuğsavul - Bittabi... Aslına bakarsanız, sadece sol gazeteciler için değil, inancı ne olursa olsun, dürüst gazeteci olanlar için de gazetecilik hep tehlikeli bir meslek olageldi. Türkiye basın tarihi, hapisler, kovuşturmalar, sansürler, gazete kapatmaları ve hattâ suikastlarla doludur.

Doğan Özgüden - Cumhuriyet'in ilanından hemen sonra Kürt isyanı bahane edilerek medya baskıcı bir rejime tabi tutulmuştur. 40'lı yıllara denk gelen çocukluk dönemimde basına karşı sıkıyönetim uygulamlarını anımsıyorum. Gazeteciliğe başlamamdan hemen sonra Demokrat Parti iktidarının basına özgürlüğü ihlallerine bizzat tanık olmaya başladım. 1960 Darbesi'nde sonra basın özgürlüğü konusunda daha liberal bir mevzuat kabul edildiyse de, özellikle 1962-64 yıllarında Aziz Nesin'in ve Kürt aydınlarının uğradıkları baskıları unutmam mümkün değil. Demirel'in iktidara gelmesinden sonra, özellikle de Ordu'nun komünizmle mücadele emirnameleri yayınlamasından sonra sol basına karşı büyük bir baskı kampanyası başlatıldı. O yıllarda yönettiğim Akşam Gazetesi ve Ant Dergisi bu sol karşıtı baskının başlıca hedeflerindendi. 1971 ve 1980 darbelerinden sonra gazeteci, yayıncı, yazar ve artistlerin tutuklanmaları, gazete ve dergilerin kapatılmasıyla bu sol ve Kürt karşıtı baskı dehşet verici boyutlara ulaştı. Bugün ise baskıların hedefi daha çok Kürt medyası. Onlarca Kürt gazetecisi ve aydınının katledilmesi veya ortadan kaybettirilmesi, Kürt gazetelerine karşı sürekli sabotajlar ve kapatma uygulamaları Ankara rejimi için affedilmesi mümkün olmayacak utanç verici uygulamalardır. İki yıl kadar önce Ermeni meslekdaşımız Hrant Dink'in katledilişini unutmamız mümkün mü?

Hapis tehdidi nedeniyle Türkiye'yi terketmek zorunda kaldınız. Türkiye'den ayrılmaya hakkınızdaki kovuşturmalardan önce mi sonra mı karar vermiştiniz?

İnci Tuğsavul- Sadece hapsedilmekten kurtulmak değil sorun... Doğan'la benim hakkımda toplam 300 yılı bulan hapis cezası istemi vardı. Ama Türkiye'yi terketmemizin asıl nedeni, askerlerin tehditleridir. Daha 1967 yılında, NATO'nun Türkiye Kürdistanı'na nükleer mayınlar yerleştirme planlarını Ant Dergisi'nde açıkladığımız için zamanın genel kurmay başkanı tarafından "vatana ihanet"le suçlanarak askeri mahkemeye verilmiştik. 1970'deki büyük işçi direnişinden sonra da sıkıyönetim işçileri ve sendikacıları tutuklamaya başladığında olayı yine Ant Dergisi'nde "Kapitalistleşen subaylar işçi sınıfını yargılayamaz!" diye protesto etmiştik. Bilindiği gibi 1960 darbesinden sonra Türk Ordusu OYAK adı altındda tüm subayların ortak olduğu büyük bir finans holding kurmuştu.

Doğan Özgüden - Ant'ın o sayısı yayınlandıktan sonra İstanbul'daki 1. Ordu Komutanliğı'na celbedildim. Üçü karacı, üçü havacı ve üçü denizci olmak üzere dokuz subay tarafından sorguya çekildikten sonra eğer bir daha oraya sorguya çağırılırsam kışladan geldiğim gibi çıkamayacağım tehdidinde bulundular. 1971 Darbesi'nden sonra sıkıyönetim dergimizi kapattı, isimlerimizi "tehlikeli kişiler" olarak ilan etti. Kendi isteğimizle siyasal sürgüne gitmeyi hiç düşünmemiştik. O kadar ki, böyle bir ihtimal için normal pasaport dahi talep etmemiştik. Oysa darbeden önce legal pasaport almak son derece kolaydı. Darbeden sonra dergimizin yayın kurulu, sahte pasaportla da olsa Türkiye'yi terkederek yurt dışında 12 Mart rejimini teşhir etme kampanyası düzenlememizi kararlaştırdi, bunun üzerine Türkiye'den ayrıldık.

Daha önce Türkiye'den hiç çıkmış mıydınız, yoksa ilk kez mi çıkmış oldunuz?

Doğan Özgüden - Daha önce iki kez çıkmıştım. İlki 1958'de , Fransa ve Almanya'daki NATO karargah ve tesislerini ziyaret etmek üzere davet edilen bir Türk gazeteci grubuyla çıkmıştım. 1962'deki ikinci çıkışım oldukça acılı... İngiltere'ye göçmen işçi olarak iş aramaya gitmiştim. O yıllarda Gazeteciler Sendikası delegesi olarak asgari ücret komisyonunda uzun mücadelelerden sonra gazetecilerin asgari ücretlerinin yüzde 300 arttırılmasını sağlayan bir karar çıkarttırmıştım. Bunun üzerine İzmir'deki gazete patronları "tehlikeli bir ajitatör" olduğuma kanaat getirerek beni kara listeye koydular. İşsiz ve beş parasız kaldığımdan hayatımı gurbet ellerde kazanmak zorundaydım. İngiltere'ye gittiğimde, Avusturalya'daki bir firmada muhasebeci olarak çalışmam için derhal angaje ettiler. Ne ki tam kontrat imzalayacağımız gün Türkiye'deki yoldaşlarımdan bir mektup aldım. Mehmet Ali Aybar genel başkanlığa getirildikten sonra Türkiye İşçi Partisi'nin yurt çapında örgütenme çalışmasına başladığını belirterek acele Türkiye'ye dönüp İzmir'deki TİP örgütlenmesinde sorumluluk üstlenmemi istiyorlardı. Tabii ki bunun üzerine hemen Türkiye'ye geri dönüş yaptım.

İnci Tuğsavul - Ben daha önce bir iki mesleki ve turistik seyahat yapmıştım.

Ülkenizi terketmeniz acılı oldu mu? Yoksa ülkeden kopmaya kendinizi hazırlamış mıydınız?

İnci Tuğsavul - Normal olarak kimse doğup büyüdüğü toprakları isteyerek terketmez. Dostlarından, yakınlarından uzaklaşmak zorunda kalmak gerçekten çok zor. Büyük bir acı...

Doğan Özgüden - Ülkemizden kopmak niyetinde olsaydık, buralara geldikten sonra da bağlarımızı sürdürmeyi tercih eder miydik? Her daim ülkemizin insanlarıyla birlikte olup, halklarımızın kurtuluşu ve ülkemizin demokratikleşmesi için onlarla birlikte mücadeleyi sürdürdük ve sürdürüyoruz. Türkiye'de olduğu gibi, hangi ülkede olursak olalım hep aynı mücadele yolunu seçtik.

Niçin başka bir Avrupa ülkesini değil de Belçika'yı seçtiniz?

İnci Tuğsavul - Aslına bakarsanız, Türkiye'den ayrıldıktan sonra Avrupa'da tam iki yıl boyunca sahte pasaportla kaçak yaşadık. Türkiye Demokratik Direniş Hareketi'ni organize etmek için Belçika, Fransa, Almanya, Hollanda ve İskandinav ülkelerinde belli sürelerle bulunduk. Avrupa Konseyi'ndeki Türk delegasyonunun ihbarı üzerine de Hollanda'dan siyasal iltica istemek zorunda kaldık.

Doğan Özgüden - Hollanda bizi siyasal mülteci olarak kabul ettiği halde İnfo-Türk'ü kurabilmek için Almanya, Fransa, Hollanda, ve İngiltere'ye de yakın olan ve Avrupa'nın başkenti Brüksel'i de barındıran Belçika'yı seçtik.

O dönemde Belçika'da sağ ile sol arasında gerilim var mıydı?

İnci Tuğsavul - Belçika politik yaşamından söz ediyorsanız, burada sol-sağ kavgası tarihsel bir gerçeklik. 70'li yıllarda Belçika solu, özellikle de Belçika Komünist Partisi, İspanya, Portekiz, Yunanistan ve Latin Amerika ülkelerinden gelmiş büyük bir siyasal göçmen kitlesinin de katkısıyla oldukça güçlüydü. Bu ülkelerdeki faşist rejimlerin devrilmesi ve özellikle de Sovyetler Birliği'nin yokolmasından sonra komünist sol gücünü yitirdi. Sosyalist Parti'ye gelince, kaç onyıldır "yönetici sosyalistler" görüntüsü altında bir merkez partisine dönüşmüş durumda.

Doğan Özgüden - Türkiye'den gelen topluluklar açısından ise, sağ-sol çelişkisi elbette hep vardı. Ne ki, sağ o zamanlarda bugünkü kadar organize değildi. Siyasal planda sadece Bozkurtlar aktif durumdaydı, zaman zaman solculara saldırıyorlardı. Sol örgütler Ankara'daki baskı rejimine karşı kararlı bir mücadele yürütüyordu. Bu mücadelede İspanyol, Yunan ve Portekiz siyasal göçmenlerle İtalyan Komünist Partisi'ne yakın İtalyan işçiler Türkiyeli sol militanlarla sürekli dayanışma halindeydi. Kaldı ki, göçmen işçiler de, politize olmayanları da dahil, özellikle madenlerde ortak kavga ve dayanışma ortamı içinde bulunuyordu. 1980 askeri darbesinden sonra Kürt, Ermeni, Asuri, Keldani mültecilerin yoğun gelişi de demokratik harekete büyük katkı sağladı.

Siyasal sürgüne çıktıktan sonra sol gazeteci olduğunuza hiç esef ettiniz mi? Hayatınızın başka bir anında böyle bir esef duyduğunuz oldu mu? Başınıza gelen tüm olumsuzlukların mesleğinizden kaynaklandığını düşündünüz mü?

İnci Tuğsavul - Edith Piaf'ın ünlü şarkısında dediği gibi, hiçbir şeye esef etmiyorum. Olumsuzluklara gelince, eğer yaşamınızı ezilen sosyal sınıfların ve halkların davasına adamışsanız, bunlar hangi mesleği seçmiş olursanız olunuz başınıza gelebilir.

Doğan Özgüden - Ben de hayatımda hiçbir şeye esef etmiyorum. Tüm çocukluğunu Anadolu'nun yoksulluğunda yaşamış, bu toprağın insanlarına uygulanan zulüm ve sömürüye tanık olmuş bir insan olarak, başka bir mesleğe girmiş olsam da, hep aynı yolu seçecektim.

Şu anda Belçika'da saygı gören kişilersiniz. Belçika'ya geldiğiniz ilk yıllarda kötü gözle bakıldığınız oldu mu?

İnci Tuğsavul - Başlangıçta Fransızca bilmiyorduk, tüm iletişimimiz İngilizce'ydi. Belki de bu nedenle günlük yaşamda bizi "iyi yabancılar" olarak görüyorlardı. Ne zaman ki yabancı bir aksanla ve bir sürü yanlış yaparak Fransızca konuşmaya başladık, işte o zaman sorunlarla karşılaşmaya başladık.

Doğan Özgüden - Birleşmiş Milletler koruması altında siyasal mülteciler olduğumuz halde Belçika'dan oturma ve çalışma izni istediğimiz zaman Belçika makamları karşımıza aşılmaz bir duvar ördü. Daha sonra öğrendik ki, Türkiye Büyükelçiliği Belçika'ya yerleşmemizi engellemek için Belçika Hükümeti üzerinde yapmadığı baskı bırakmamış. Yabancılar polisi devlet içinde devletti. Siyaset adamlarının müdahalelelerine rağmen üç yıl süreyle bizim Belçika'ya yerleşme taleplerimiz reddedildi. İnfo-Türk yayınlarına başladıktan sonra bile beni Hollanda'ya sınırdışı ettiler. Nihayet, Türkiyeli işçilere yönelik Türkçe gazete çıkartabilmek için bize ihtiyaçları olan Belçika sendikalarının baskısıyla bize zorbela oturma izni verildi.

Belçika'daki yaşama kolay uyabildiniz mi?

İnci Tuğsavul - Benim açımdan, iklim koşulları dışında, pek fazla sorun olmadı. Kaldı ki uyum sorunlarını aşacak çevreyi yaratabilmek biraz da insanın kendi elinde. Mücadelelere aktif katılmak, dünyanın dört bir köşesinden gelen insanlarla dostça ilişkiler, önce Demokratik Direniş Hareketi'ni, ardından İnfo-Türk'ü ve Güneş Atölyeleri'ni kurmuş olmak bizim için olağanüstü bir çevre yarattı.

Doğan Özgüden - Siyasal sürgünlümüzün ilk yılları öylesine hareketliydi ki, uyup uymama konusunu düşünecek zamanımız da olmadı. Kaçak olarak bugün Paris, yarın Köln, ardından Stockholm... Brüksel'e yerleşme kararı verdiğimizde zaten Türkiye'dekinden çok farklı bir yaşam ritmine uyum sağlamıştık. Üstelik Belçika'da Türkiye'den gelmiş farklı toplulukların varlığı sayesinde kendimizi ülkemizden pek de uzakta hissetmedik. Birbiriyle pek de çelişkili olmayan ikili bir yaşamı sürdürüyoruz.

Bugün Türkye'ye dönmenize izin verilse, gider misiniz?

İnci Tuğsavul - Tabii ki ömrümüzü doğduğumuz topraklarda tamamlamak isteriz. Ama sorun izin verilip verilmemesi değil... Sorun, yurdumuzda gerçek bir demokratikleşmenin olup olmayacağı...

Doğan Özgüden - Yunanistan'da askeri cuntanın devrildiği günü bugün gibi anımsıyorum. Brüksel'deki bir Yunan restoranında olayı hep birlikte kutlamıştık. Birkaç gün sonra da askeri cuntanın tüm kurbanları, siyasal eğilimleri ne olursa olsun, memleketlerine doğru yola çıktılar, çünkü tüm siyasal tutuklular ve sürgünler istisna gözetmeden hep birlikte özgür ilan edilmişti. Türkiye'ye gelince, birkaç siyasal sürgünün, hele bazıları için artık çenesini tutma bahasına, bireysel geri dönüşleri bir çözüm değil. Tüm siyasal sürgünlerin, istisnasız, özgür ilan edilmesi gerek... Ayrıca, Türk Devleti'nin bir özeleştiri yaparak sürgüne zorlanmış olan herkesten, Türk'üyle, Kürd'üyle, Ermeni'siyle, Asuri'siyle, Keldani'siyle, Rum'uyla, özür dilemesi gerektiğine inanıyorum.

Hayatınızın en güç anı, kendinizi tamamen kayıp ve umutsuz hissettiğiniz anı hangisiydi?

İnci Tuğsavul - Sürgün hayatının her anı zor. Ama en umutsuzluğa kapıldığım anlar, Belçikalı politikacıların oy hesapları içinde Türk Devleti'yle, Türk aşırı milliyetçi ve köktendinci kuruluşlarıyla flört edişlerini görmek oldu.

Doğan Özgüden - Benim için, siyasal sürgün yoluna koyulduğum an... Ne ki, kavgamı sürdürebildiğim sürece kendimi umutsuz ve kaybolmuş hissedeceğimi düşünmüyorum.

Gerçekleştiremediğiniz bir dileğiniz, bir hayaliniz var mı?

İnci Tuğsavul - Hem de ne çok... Barışçıl, adaletli ve insancıl bir dünya kurulması için mücadele hedeflerimizden kaçı gerçekleşebildi? Yol hâlâ çok uzun ve binbir engelle dolu. Yaşımı dikkate alırsanız, dileklerimin çoğunun gerçekleşebildiğini göremeyeceğim.

Doğan Özgüden - İnci'nin de benim de bir türlü gerçekleşemeyen ortak dileklerimiz ve hayallerimiz var. Ama gelecek kuşakların bunları ergeç gerçekleştireceği inancımı koruyorum.

Hayatınızı birkaç kelimede tanımlayabilir misiniz? hayata bakışınız iyimser mi, karamsar mı?

İnci Tuğsavul - Don Kişot gibi... Hem karamsar, hem iyimser...

Doğan Özgüden - Aşık Veysel gibi... Uzun ince bir yoldayım, gidiyorum gündüz gece... Ben gerçekçiyim. Bana göre şişe yarı yarıya dolu, ne tam dolu, ne tam boş!

Militarizm konusunda 70'li yıllardan bu yana Türkiye'de herhangi bir değişiklik olup olmadığı konusunda ne düşünüyorsunuz?

İnci Tuğsavul - Evet, bir değişiklik var. Militarizm daha da egemen durumda...

Doğan Özgüden - Maalesef militarizm, aşırı milliyetçiliği de yedeğine alarak, toplumun tüm alanlarını kontrol altında tutuyor. Avrupa Birliği'ni tatmin etmek için yapılan kozmetik değişiklikler sorunun temeline inmiyor. Görüşüm o ki, Türk-İslam sentezi bugün militarist-islamist suç ortaklığı sayesinde somutluk kazanıyor.

Amerikan emperyalizmi Türkiye için hâlâ güncel mi?

İnci Tuğsavul- Her zamankinden daha fazla...

Doğan Özgüden - Montreux Sözleşmesi'ne rağmen Amerikan savaş gemilerinin Karadeniz'e geçirilmesi yeterli kanıt değil mi?

Türkiye'de siyasal, ekonomik ve sosyal konularda 70'li yıllardan beri bir iyileşme görüyor musunuz?

İnci Tuğsavul - Ekonomik bakımdan tabii ki Türkiye 70'li yıllara oranla daha gelişmiş durumda. Sosyal planda ise sosyal sınıflar arasındaki uçurum daha da derinleşiyor. Siyasal planda, sol parlamentodan silinmiş durumda, tüm siyasal partiler aynı aşırı milliyetçi ve militarist söylemi, istemleri paylaşıyor.

Doğan Özgüden– Tek ilerleme, Kürdistan'daki siyasallaşma... Ama bu tek olumlu planda dahi, asker-siyasetçi ittifakı Kürt halkının temsilini engellemek için elinden geleni ardına koymuyor.

Size göre ne gibi iyileştirmeler yapılmalıydı?

İnci Tuğsavul - Uluslararası insan hakları sözleşmelerindeki tüm demokratik kriterler istisnasız uygulanmalı, Türkiye nüfusunu oluşturan tüm unsurlara hak eşitliği tanınmalıdır.

Doğan Özgüden - Bunun için de herşeyden önce askerlerin dayattığı anayasa çöpe atılmalı, Türk ırkının ve dilinin üstünlüğünü, Ordu'nun ayrıcalıklarını tamamen ortadan kaldıran yeni bir anayasa kabul edilmelidir. Tabii tüm baskıcı yasalar ve yasa maddeleri de iptal edilmeli veya değiştirilmelidir.

Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne üyeliğini destekliyor musunuz? Türkiye üyeliğe yakında kabul edilebilir mi yoksa Avrupa Birliği'nin istemlerinin uygulamaya konulması daha uzun vakit alır mı? Size kalırsa, Türkiye AB'ye kabul edilmeyi hakediyor mu?

İnci Tuğsavul - Avrupa Birliği'ne üyelik insan haklarına saygıyı garantilemek açısından yararlı olabilir. Ekonomik ve sosyal planda ise herşey bölgedeki cehennemi gelişmelere bağlı. Avrupa Birliği'ne alınabilmek için Türkiye'nin kendisini onun normlarına adapte etmesi lazım. Ama korkarım ki Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne uyum sağlamasından çok pratikte Avrupa Birliği Türkiye'nin belli normlarına uyum sağlıyor.

Doğan Özgüden - Kürt halkının ve insan haklarının durumu göz önünde tutulursa, kısa sürede bir üyelik pek mümkün görünmüyor. Ayıca benim için Avrupa Birliği'ne üye olup olmamak da o denli önemli değil. Gerçekten demokratik ve barışçıl, NATO'dan ve Amerikan hegemonyasından bağımsız bir Türkiye bölgede ve dünyada çok daha yapıcı bir rol oynayabilir.

Amerikan emperyalizminin Avrupa Birliği'nde de varlığı söz konusu mu?

İnci Tuğsavul- Bana göre, uluslararası konularda, Avrupa Birliği maalesef ABD'nin 51nci eyaleti durumunda...

Doğan Özgüden - Amerikan emperyalizminin Avrupa Birliği merkezi'nde resmen koltuğu yoksa da, İngiltere ve Polonya gibi belli ülkeler birlik içinde ABD'nin beşinci kolu rolünü rahatlıkla oynuyor. Korkarım ki, eğer yarın Türkiye hiçbir siyasal mantalite değişikliği olmaksızın Avrupa Birliği'ne üye olursa, orada Amerikan hegemonyasının üçüncü ayağı rolünü oynayacaktır.

LIBRENEW

Facebook Twitter Yahoo Google Linkedin Stumbleupon Delicious

*

*


*