‘Mozart çalarken sahnede parmak çocuk gibi kalıyorum’

  • Giriş : 11.03.2006 / 00:00:00

Bu yılki teması “Mozart’la Sonsuzluğa Yolculuk” olan ‘Ülker Müzik Günleri’, bugün Cihat Aşkın-Torleif Torgersen resitaliyle Atatürk Kültür Merkezi’nde başlıyor.

Facebook Twitter
Yazı Boyutu:


Etkinliğin en faal müzisyeni ise kemancı Hakan Şensoy olacak. Sanatçı, 13 Mart’ta Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı’nda Grand Missa konserinde Filarmonia İstanbul’u, 19 Mart’ta CRR’de Shlomo Mintz’in solist olarak katılacağı konserde de İstanbul Oda Orkestrası’nı yönetecek. Şef Hakan Şensoy ile Mozart ve ilk kez yöneteceği Do minör Missa üzerine konuştuk.

Filarmonia İstanbul Topluluğu ile birlikte, Mozart’ın K.427 Do minör Missa’sını yorumlayacaksınız. Mozart’ın, çok yoğun Bach etkileri taşıyan bir eseri olarak biliniyor bu bitirilememiş Missa.

Doğru, hatta ben şöyle de düşünüyorum; Do minör Missa’yı, Johann Sebastian Bach’ın Mozart etkileri taşıyan bir eseri olarak görmek mümkün. Bach eğer Mozart’ın devrinde yaşamış ama o devri yakalayamamış, tutucu bir besteci olsaydı, herhalde böyle bir eser yazardı. Yani ben Do minör Missa’yı, Bach’ın etkisindeki Mozart’ın bir eseri gibi değil de Mozart’ın etkisinde kalmış Bach’ın yazdığı bir eser gibi algılıyorum ve partisyonu inceledikçe çok ama çok etkileniyorum.

Soprano partisi başta olmak üzere eserin tüm solo partilerinde, Mozart’ın tüm tinsel koral eserlerine özgü o operavari havayı solumak mümkün mü?

Söz konusu operavari karakteri bu eserin kimi yerlerinde az da olsa görmek mümkün belki, ama ben bu eserde Mozart’ın o çocuksu parlaklığını, operalarındaki o hoppa aryaları çok nadir görüyorum. Do minör Missa’da çok daha olgun bir Mozart var. Çocukken, annem din eğitimine çok önem verir, bu konuda benimle çok konuşurdu. Hazreti Muhammed’in göğe yükseltilmesini anlatırken, “Davut Peygamber de Tanrı’yı kırk tül perdenin arkasından görmüş oğlum.” derdi. Mozart, Do minör Missa ile müziğini bize sanki, Tanrı’yı kırk tül perde arkasından gören Davut gibi iletiyor. Müzik, o kırk perdenin arasından geçerken Mozart’ın parlaklığından, uçarılığından süzülüp sadece dehasının tortularını bırakıyor. Beşerin kalem tutan sağ eli sadece bir elçi, sanki bambaşka bir güç yazmış bunu.

Çalarken, yönetirken ve dinlerken ne gibi duygular uyandırıyor Mozart sizde?

Mozart’ın müziğini çaldığımda ve yönettiğimde sahnede sanki parmak çocuk gibi kalıyorum. İnsanüstü bir dehanın karşısında çok çaresiz kalıyorum. 24 numaralı Piyano Konçertosu’nda Mozart sanki Beethoven’a, “Buyurun, bıraktığım yerden devam edin” demiş. Klasik stili götürebileceği en uç noktaya taşımış, son sözü söylemiş. Mozart otuz yıl daha yaşasaydı kim bilir daha neler yazardı, diye üzülüyoruz bazen. Belki de iyi olmuş erken yaşta göçmesi. Kısacık yaşamıyla olağanüstü sağlam bir köprü oluşturmuş. Keman konçertoları, 16-17 yaşlarında yazılmış eserler. Keman konçertolarının partisyonlarını kaldır havaya, salla sallayabildiğin kadar, tek bir nota düşüremiyorsun içinden. Hiçbir kemancı tanımıyorum ki, Mozart’ın konçertolarını çalmaktan korkmasın.

19 Mart’taki konserde seslendirilecek “Türk Konçertosu” diye de bilinen 5. Keman Konçertosu’nun son bölümündeki Türk motifi üzerine neler söylersiniz?

Akbank Oda Orkestrası’nın şubat konserinde Johann Joseph Fux’un Yeniçeri Senfonisi’ni çaldık. Fux, Türklerin son Viyana kuşatmasından çekildikleri sırada geride bıraktıkları mehter çalgılarını inceleyip yazmış senfoniyi. Eserdeki melodik yapı ve kimi buluşlar, aralıkların birbirleriyle teması, birbiri ardına giden aralıkların yolları, Mozart’ın Türk Konçertosu’ndaki ya da Türk temalı operalarındaki melodik yollara inanılmaz ışık tutmuş. Fux’u çalarken pek çok yerde, “Aa, burası Saraydan Kız Kaçırma’ya ne kadar benziyor.” dedik. Alla turca stili Mozart’tan önce boy göstermiş, ama en mükemmel örneklerini de o vermiş. Shlomo Mintz de razı olursa, Türk Konçertosu’nun alla turca bölümünde bugün dünyada çokça tercih edildiği gibi, orkestranın sağ tarafına “col legno” (yayın kılları değil tahta kısmını kullanarak) eşlik yaptırmayı planlıyorum.

Cihat Aşkın’la birlikte canlandırdığınız İstanbul Oda Orkestrası ve hemen ardından kurulan Filarmonia İstanbul’un serüveninden de bahseder misiniz?

2001 yılında Cihat’la birlikte İstanbul Oda Orkestrası’nı tekrar hayata geçirdik. Sonu belli olmayan bir serüvendi. 11 kişiyle başladık. Kendimizden başka güvenebileceğimiz kimse yoktu. Maddi desteğe de sahip değildik. Kadıköy Belediyesi’nin orkestramıza verdiği destekle, 2004 yılında bu kez bir senfonik topluluk olan Filarmonia İstanbul’u kurduk. Bir sivil toplum hareketi olarak başladık ve hâlâ o şekilde devam ediyoruz. Ülker Müzik Günleri’nde yer almak, idol olarak gördüğüm dünyaca ünlü kemancı Shlomo Mintz’le İstanbul Müzik Festivali’nden sonra ikinci kez aynı sahneyi paylaşmak bambaşka bir duygu.

Facebook Twitter Yahoo Google Linkedin Stumbleupon Delicious