Mübadele Sabetay operasyonu mu?

Mübadele Sabetay operasyonu mu?.14820
  • Giriş : 17.11.2008 / 17:38:00
  • Güncelleme : 17.11.2008 / 17:42:46

Vecdi Gönül'ün tepkiyle karşılanan açıklamalarının ardından 'mübadele' yeniden gündeme geldi.

Facebook Twitter
Yazı Boyutu:


BİRİNCİ KUŞ: Öncelikle 1453'ten beri en güçlü ve en ayrıcalıklı unsur olan ve Lozan ile kazanacakları azınlık statüsü neticesinde iyice kuvvetlenecek bulunan Rumların -ki bu arada Sabetaycılar Müslüman oldukları için azınlık statüsünden yararlanamayacaklardı- Türkiye içindeki nüfusları azaltılarak nüfuzları kırılacaktır. Nitekim bugün Türkiye'deki Rum nüfus 2 bine düşmüştür. Bu görüşe göre Lozan ile adaların verilmesi dahi bilinen birçok sebep ve Türkiye'yi istenilen güçte tutma arzusunun yanı sıra Rum nüfusun azaltılmasına yöneliktir. Bu arada Rumlar ile Yahudiler arasındaki tarihi ve onmaz husumet de bu operasyonda rol oynamıştır denmektedir.

İKİNCİ KUŞ: Vurulan ikinci kuş, mübadele ile Yunanistan sınırları içinde kalan birçok Sabetaycının Türkiye'ye sokulmasıdır. Mübadelenin başladığı yıl 1923'tür. Akabinde 29 Ekim 1923'te Türkiye'de yeni bir kazanımla Cumhuriyet ilan edilmiştir. Bu devirde Agop Martayan [Dilaçar], Moise Cohen gibi isimlerin yanı sıra karşımıza yine Ali Canib (Yöntem) ve Ziya Gökalp çıkar ve Prof. Zafer Toprak'ın deyimiyle 'Selanik Milliyetçiliği' işlemeye başlar.

Mübadele olmasaydı ulus devlet kurulamaz mıydı? Mübadele Sabetaycıların nasıl bir operasyonuydu?

Yıldız Teknik Üniversitesi Öğretit Üyesi Dr. Teymur Erdoğan'ın makalesi...

Uzun bir süredir 301. madde yani Türklük tartışılırken gündeme tekrar mübadele konusu geldi. Mübadele ile Türklük arasındaki bağa bir kez daha ama bu sefer derinlemesine bakmak yerinde olacak. Kısaca mübadele diye bahsedilen Lozan'da (1923) onaylanan ve 1924'ün sonuna kadar yoğunluklu yaşanan ve 1930'daki İnönü-Venizelos sözleşmesine kadar devam eden ve Mübadele Anlaşması'yla (30 Ocak 1923) başlayan Türk ve Yunan nüfus değişimidir. Pekiyi mübadeleye kimler tabi tutulmuştur?

İstanbul ve Gökçeada ile Bozcaada'da oturanlar hariç Türkiye'deki tüm Rumlar ile Batı Trakya'dakiler hariç Yunanistan'daki bütün Müslümanlar. Türkiye'den Rumlar Yunanistan'a oradan da Müslümanlar buraya 'sürülmüştür'. Muaf tutulanların ise 1 Aralık 1926 Atina Anlaşması'na kadar başlarına birçok iş gelmiş, mallarına el konulmuş, haklarına tecavüz edilmiştir.
Sürülenlerin sayısına gelince rakamlar bize şunu söylüyor: Toplamda yaklaşık 1,5 milyon Rum Yunanistan'a gitmiş ve yaklaşık 500 bin Müslüman Türkiye'ye gelmiştir. Kafa sayısını bırakıp göçürtülenlerin niteliklerine baktığımızda karşımıza farklı bir tablo çıkıyor: Türkiye'den gönderilen Rumlar arasında onbinlerce Karamanlı vardır. Kimdir bunlar? İbadetlerinde, günlük yaşantılarında, hatta küfürlerinde bile Türkçe'den başka lisan kullanamayan Ortodokslar. Yunanistan'dan gelenlerinse hepsi Müslüman'dır ancak büyük kısmı Türkçe bilmemektedir. Bildikleri lisan, içinde Türkçe kelimeler bulunan diyalekt Yunanca'dır. Tam da bu noktada karşımıza incelenmesi gereken Türklük yani Türk'ün kim olduğu meselesi çıkıyor.

Karamanlılar Türk'tü

Türk tarihinin herhangi bir evresinde II. Meşrutiyet'ten önce Türk bir ırkın adı olarak anılmazken, Türk, ilk kez 1900'lu yılların hemen başında bir ırkın adı olarak geçmeye başlar. Başını Yusuf Akçura'nın çektiği 'Soysopçu Türkçü' kimi yazarlara göre Türk, bir ırkın adıdır ve bunun içine Müslüman olsun veya olmasın Türk kanı taşıyan herkes girmektedir. Buna karşın başını Ziya Gökalp'ın çektiği 'İslamcı Türkçü' yazarlara göreyse bütün Türkler Müslüman'dır ve Müslüman olmayan Türk değildir. O dönemin yazarları arasında bir tek Ali Canib [Yöntem] o da sadece tek bir makalesinde (Genç Kalemler, II/4, 26 Mayıs 1911) Türk'ü bir ırkın adı olarak kabul etmez ve ona göre Türk, gayet laik bir çerçeve içinde din ve kavim farkı olmaksızın aynı dili konuşanların oluşturduğu topluluktur.

Hatta 'Türk olmak için 'Ben Türküm!'' demek káfidir. Daha sonra Ali Canib bu görüşünü İttihad ve Terakki Partisi'nin para musluklarını açmasıyla -ki bu görüş tartışmalıdır- bir müddet hasıraltı eder ve partinin aynı zamanda genel kurul üyesi olan Ziya Gökalp'ın İslamcı Türkçü fikrine yaklaşır. 1922'de geldiği nokta itibariyle bir makalesinde 'Müslümanlığı... Türklerin millî dini' olarak tarif eder (Genç Anadolu, 4, 16 Şubat 1922). Bir dönem Rus gizli servisinde dahi Türkçülüğün lideri olarak görülen ve çıkardığı Sırat-ı Müstakim dergisinde Türkçülere yer veren Arnavut asıllı Mehmed Ákif de bu yıllarda (1921) kaleme aldığı İstiklal Marşı'nda doğrudan Türk, İslam ve Müslüman kelimelerini kullanmasa da üstü örtülü biçimde 'Kahraman ırkıma bir gül...' diyerek işgalcilere karşı çıkan tüm Müslümanları Türk ırkı olarak tanımlar.

Bu görüşlerin dönem üzerinde etkili olduğu şüphesizdir. Nitekim Atatürk iktidarının başındaki siyasalarda Milli Mücadele atmosferi içinde Türklük için Müslümanlığın şart koşulduğunu görüyoruz. Bunun sonucunda örneğin mübadele ile Türkçe'den başka dil bilmeyen Karamanlılar, Rum'dur ve Türk değildir diye yurtdışına göçertilirken -bunlar kendilerini ırken, lisanen ve ádeten Türk olarak tanımlıyorlardı (Anadolu'da Ortodoksluk Sadası, 1923, sayı: 14)-, Yunanistan'dan Türkçe dahi bilmeyen ama tek özellikleri Müslümanlık olanlar, Türk'tür diye ülke içine alındılar. Ayrıca Atatürk, Mübadele Anlaşması'ndan 10 gün önce (20 Ocak 1923) 'fesat ve hıyanet ocağı Patrikhane'nin de Türkiye'den çıkarılarak Yunanistan'a atılması gerektiği...'ni söylüyordu (Hákimiyet-i Milliye, 20 Ocak 1923). Bu konuda hükümet başarılı olamadı ama Fener Patriği K. Arapoğlu sınır dışı edildi.

Selanik milliyetçiliği

Mübadeleyi açıklamada bu yaklaşımın yanında iki farklı görüş daha vardır: Bunlardan birincisine göre mübadele İngiltere temsilcisi Lord Curzon ve Milletler Cemiyeti'nden F. Nansen önderliğinde Avrupalı büyük güçler tarafından Türkiye'nin ve Yunanistan'ın zayıflatılması için uygulamaya konmuştur. Öyle ki her iki ülkede mübadele neticesinde sonuçları II. Dünya Savaşı'na kadar sürecek ekonomik sıkıntılar yaşanmış ve iktisaden dışa bağımlılık artmıştır.

Komplo teorisi olarak kabul edilebilecek diğer görüşe göreyse zafer mi hezimet mi, tartışması bir yana Türkiye'nin tapusu olarak kabul edilen Lozan Antlaşması'yla onaylanan mübadele, Sabetaycıların Türkiye'yi kurtarma, kurma ve yüceltme operasyonunun bir parçasıdır. Böyle düşünen yazarlara göre bir taşla iki kuş vurulmuştur:

Öncelikle 1453'ten beri en güçlü ve en ayrıcalıklı unsur olan ve Lozan ile kazanacakları azınlık statüsü neticesinde iyice kuvvetlenecek bulunan Rumların -ki bu arada Sabetaycılar Müslüman oldukları için azınlık statüsünden yararlanamayacaklardı- Türkiye içindeki nüfusları azaltılarak nüfuzları kırılacaktır. Nitekim bugün Türkiye'deki Rum nüfus 2 bine düşmüştür. Bu görüşe göre Lozan ile adaların verilmesi dahi bilinen birçok sebep ve Türkiye'yi istenilen güçte tutma arzusunun yanı sıra Rum nüfusun azaltılmasına yöneliktir. Bu arada Rumlar ile Yahudiler arasındaki tarihi ve onmaz husumet de bu operasyonda rol oynamıştır denmektedir. Vurulan ikinci kuş, mübadele ile Yunanistan sınırları içinde kalan birçok Sabetaycının Türkiye'ye sokulmasıdır. Mübadelenin başladığı yıl 1923'tür. Akabinde 29 Ekim 1923'te Türkiye'de yeni bir kazanımla Cumhuriyet ilan edilmiştir. Bu devirde Agop Martayan [Dilaçar], Moise Cohen gibi isimlerin yanı sıra karşımıza yine Ali Canib [Yöntem] ve Ziya Gökalp çıkar ve Prof. Zafer Toprak'ın deyimiyle 'Selanik Milliyetçiliği' işlemeye başlar.

'Türklük laik bir idealdir'

Gökalp 1922'den beri önceki yazıları ile çelişkili biçimde hilafet aleyhine yazılar kaleme almaktadır: 'Hilafet, siyasi hayatı kokuşturur' (Küçük Mecmua, 24, 27 Kasım 1922). 3 Mart 1924'e gelindiğinde hilafet, Atatürk'ün iktidarında Millet Meclisi'nin kararıyla ilga edilir. Bu arada Ali Canib birçok yerde artık: 'Bizce Türklük 'laik' bir idealdir... ve Türk olmak için 'Ben Türküm!' demek káfidir' diye yeniden yazmaya başlar. Kısa bir süre sonra da 20 Nisan 1924 Anayasası'yla Türklük tanımı yine değişir ve 'Türkiye ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibariyle Türk ıtlak olunur...' denir (m. 88). Bu sefer Türklük dinden ve ırktan bağımsız, daraltılmış Osmanlılığa benzetilir ve Müslümanlık ile arasındaki bağ koparılır. Hatırlayalım 1876 tarihli Kanuni Esasi'de de Osmanlılık şöyle tarif edilir: 'Devlet-i Osmaniye tabiyetinde bulunan efradın cümlesine, herhangi din veya mezhepten olur ise olsun bilá-istisna Osmanlı tabir olunur...' (m. 8). Kısa bir süre sonra laiklik konusunda bir ilerleme daha kaydedilir ve hem 29 Ekim 1923'te yapılan Anayasa değişikliğinde hem de 1924 Anayasası'nda korunan 'Türkiye Devleti'nin dini, din-i İslam'dır...' ibaresi, 10 Nisan 1928'te değiştirilerek '...dini, din-i İslam'dır...' ibaresi çıkarılır (m. 2).

Birkaç yıl sonra da Ziya Gökalp'ın I. Dünya Savaşı yıllarında yazdığı Vatan şiirindeki 'Bir ülke ki camiinde Türkçe ezan okunur' temennisi Temmuz 1932'de ezanın Türkçe okunması kararı ile gerçekleşir. Bu isimler, bu dönemde gerçekten bu kadar etkili midirler? Evet. Özellikle Ali Canib ve Ziya Gökalp, Atatürk'ün Selanik'ten kalma hem mesai, hem milletvekili olmaları hasebiyle meclis, hem sofra arkadaşlarıdır ve hem de sözleri ve nazları Atatürk'ün yanında geçmektedir. Sonuç olarak derinlemesine bakıldığında Cumhuriyet tarihinin bu kıymetli verileri bir yönden mübadelenin karanlıkta kalan yüzünü aydınlatırken bir yönden de bugün 301. maddeyi anlamamız için önemli ipuçları sunmaktadır.

Facebook Twitter Yahoo Google Linkedin Stumbleupon Delicious

*

*


*