Müziğimin Doğu'su, Batı'sı yok!

  • Giriş : 03.09.2006 / 00:00:00

Yaptığı müzik kadar kişiliğiyle de farklı bir resim çiziyor, Gökhan Kırdar.

Facebook Twitter
Yazı Boyutu:


Popun patladığı yıllarda, televizyonlarda klibi dönen ve dillere pelesenk olan Yerine Sevemem’le tanıdık onu. Şarkıları, içi boş ve kendini tekrarlayan sözlerden oluşmuyordu. Beklentilerin aksine, 1997’de kimsenin tahmin edemeyeceği bir müzikal yöne saparak, Türkiye’nin ilk elektronik albümü olan Trip’i yayımladı. ‘Romantik prens’in ‘asi çocuk’a dönüşmesi başta kabul görmese de o, Ethnotronix’le, gittiği yoldan geri dönmeyeceğini gösterdi.

2002 yılında Los Angeles Film Festivali’nin en iyi filmi seçilen Crude’ün bestecisi olarak nam saldıktan sonra, film ve dizi müziklerinin aranan bestecisi oldu. Kurtlar Vadisi, Haziran Gecesi ve Yabancı Damat gibi reytingi yüksek dizilerin müzikleriyle geçmişte yaptığı şarkıları da güncelleme imkânı buldu. Dizi izleyicisinin beğeni düzeyi, kendi tarzını kabul ettirdiğini de müjdeliyordu. Oysa o müziklerin 10 yıl öncesinden yapıldığı dahi oluyordu.

Onu farklı kılan ve belki en çok gözden kaçan yapıtı ise Tüür projesiydi. Müzikolog yanını da kullanarak, İslamiyet öncesinde Şamanizm’in kültürel ve müzikal yapısına inerek, yaptığı araştırmayı ‘Tüür-Yağmur Duası’ ismiyle sundu. Şaman kültüründe ibadet ve rehabilitasyon aracı olarak kullanılan kam davulunu, o dönemin ritüellerine uygun olarak yeniden tasarladı ve hayata kazandırdı.

18 yıllık müzik hayatına daha pek çok şeyi sığdıran Gökhan Kırdar’ı, müziğinin ağırlığını taşıyası bir yerde, Küçük Ayasofya Medresesi’nde ağırladık. Böylesi bir ortamdan beş aylık kızı Hayal Nisan ve eşi Aylin Hanım’ı da mahrum bırakmayan Kırdar’ın yaptığı açıklamalar, müziğini sağlam bir düşünsel arka plana dayandırdığını da gösteriyor.

-1994’te Serseri Mayın’la çıktığınızda ‘phsycedelic rock’ müzisyenlerini andıran üniformanızla tanıdık sizi. Bu, ‘ilginç olmak’ adına mı, yoksa başından ‘Kendimi buraya ait hissetmiyorum’ adına mı yapılmış bir tercihti?

İspanyol akordizinleriyle bizim geleneksel çalgılarımızı ‘fussion’ yaparak, o dönem için ilginç bir albüm çıkarmıştık. İlk albümde Michael Jackson ve Freddie Mercury’nin giydiğine benzer, o süvari elbisesiyle tanındım. Mete Özgencil, imajla da sıyrılabilmem için daha çağdaş görünüme ihtiyaç duyduğumu belirtti. Kabul ettim.

SANATIN BİR HAYAT FELSEFESİ VAR

-Bir sonraki albümünüz Tutunamadım, dayatmalardan sıyrılıp kendinize daha ait hissettiğiniz bir albümdü sanırım?

E, tabii… Düzenlemeleri de üzerime aldığımdan daha içime sindi. İlk albümde ortaya çıkan sound benim çok da hissettiğim bir sound değildi. Tutunamadım’da, imaj benim için çok gerilerde kaldı.

-Aradan geçen 12 yıla rağmen Yerine Sevmem, refiklerinin aksine hiç eskimedi. Popun hipertüketimi pompaladığı dönemde çıkmış bir eserin bugüne tutunabilmesini nelere bağlayalım?

‘Bu parça çok satar’ yaklaşımına hiç inanmadım. Hiçbir zaman bir endüstrinin parçası olmak istemedim. Sanatın bir hayat felsefesi olduğuna inanıyorum. Para peşinde olmadığım için yaptığım çalışmalar hep bir sonrakini önermek adına oldu. Üstüme Basıp Geçme gibi 11 yıl önceki çalışmalarımın dizilerde bugün çıkmış gibi ilgi görmesi, kimsenin yaşamadığı bir şey olsa gerek.

-Siz tutunamazken, şarkılarınız mı tutunuyor dersiniz?

Yaptığım çalışmayı birtakım sembol ve kelimelere saklayarak anlatıyorum. Bir insana ‘doğru budur’ derseniz anlamayabilir. Ama bunu sembollerle anlatırsanız, bilinçaltında bir yer eder. Sanatın amacı da budur. Tutunamadım’ı yapmam, tutunamadığımı değil, geleceğe ait bir müzisyen olduğumu gösteriyordu aslında.

-İlk dönemlerinizde verdiğiniz bir röportajda, sizin için en önemli adımın yurtdışına açılmak olduğunu söylemişsiniz. Bunu yıllar sonra, hem de bir pop albümüyle değil, elektronik bir albüm olan Ethnotronix’le yaptınız. Böylesi aklınıza gelir miydi?

Tüketim toplumunda insanlar önüne koyulanı alır. Oysa siz tüketeceğinizin peşinde olmalısınız. Benim yaptığım her çalışmaya, belli bir zamanı geçirmesi gereken ve sonradan gelecek kuşağın dinleyeceği şeyler biçiminde bakabiliriz. 1997’de tamamen elektronik bir albüm olan Trip’i yaptım. O dönem için erken bir albümdü. Seneye 10. yılı dolacağı için yeniden yayınlayacağımızda göreceğiz ki, on yıl önce bu zamanın müziğinin temellerini atmışım.

NE MADDEYİ DIŞLAYABİLİRİM NE DE RUHU

-Diskografinizde en uzun düşünülesi albüm olan Trip’i, Türkiye’nin o dönem için kaldıramayacağı aklınıza gelmiş miydi?

1994’te yaptığım müzikal formlar da zamanına göre çok cesurdu. Slogan müziğin popüler olduğu dönemde ben şiirsel müzik yapıyordum. Bilgisayarda yapılan altyapılar yerine akustik kayıtlara kayıyordum. Trip sonrası gelmiş olduğum nokta, geçmişle geleceği aynı noktada birleştirmeye çalıştığım dönemdi. Ethnotronix o yüzden 14 ülkede pazarlandı ve benim için dünyada bile örnekleri olmayan bir müzik anlayışının izlerini taşıyordu. Felsefesi vardı; çünkü geleneksel çalgılar ile endüstriyel soundları bir araya getirmeye çalışıyorsunuz. Yani tamamen zıt şeyleri… Trip albümündeki sözler, toplumun dayattığı geleneksel formun dışına çıkmaktan, bireyselleşmeden yanaydı. Sufi olup, bilgisine ulaştığınız zaman, şeriatın anlamı kalmazmış.

-Batı’nın karşısına, onlara ait bir müzikaliteyle çıktığınızda tepkileri ne oldu?

Trip, Bristol’de çıkan bir albümden farksızdı. Ethnotronix ise İstanbul’da çıkan, Bristol’deki müzisyenlerin de algılayabileceği bir teknikteydi. İstanbul’da yaşayan birisi olarak hem Doğu’ya hem de Batı’ya olan yakınlığımın avantajıyla bunu gerçekleştirdim. Batılı müzisyenlerin tepkilerini, 1988’de katıldığım Türkiye’deki ilk tekno festivalinde görmüştüm. Oraya gelen James, Pills gibi gruplara bilmedikleri bir ruhu, bildikleri bir soundla dinletmek onlara ilginç geldi.

-Batı’nın müzikte de kullandığı oryantalist bakış açısına, Doğu için olumlu sayılabilecek bir etkide bulunmuş olabilir misiniz?

Bu sorgulara girebilmek için önce ‘etnotronik’ formun dünya üzerinde yaygınlık kazanması gerekiyor. Ben Ethnotronix dediğimi ne Doğu’ya ne de Batı’ya ait buluyorum. Bu müzik, dünya üzerinde yeterince algılanabilmiş değil. Böyle olsaydı, Doğu-Batı arasında medeniyetler, dinler çatışması olduğu izlenimi ortaya çıkmazdı. Batı, kibrini, Doğu’ya yaklaşımını devam ettirdiği sürece, zaten bu müziği kabul etmeyecek. Aksi, materyalist felsefeden uzaklaşıp ruhu fark etmeleriyle mümkün. Doğu’da da tam tersine ‘ruh vardır, madde yoktur’ anlayışı vardır. Oysa hayat, ikisinin birleşiminden oluşur. Olan her şeyi karıştırıp yeni bir yemek yapmaktan bahsediyorum. Tıpkı Nuh Peygamber’in aşuresi gibi…

-Gökhan Kırdar’ın müziğini anlaşılır kılan, doğu ve Batı’ya da açıklıktır öyleyse?

Yön duygusunu kaybetmek gerekiyor. Bir kürenin üzerinde yaşıyorsak, Doğu ve Batı kavramı, yön kavramı yok olmalıdır. Benim için tek hareket vardır; o da düşey harekettir. Bulunduğunuz yerden uzaklaşıp, içinde bulunduğunuz dünyayı göremiyorsanız, bu düşey hareketi gerçekleştiremez, o bilince ulaşamazsınız.

-Batı’nın ‘refleksiyon’, Doğu’nun ‘tefekkür’ adını verdiği kavrama varıyorsunuz öyleyse…

Denebilir, evet. Ben bunu öz varlığına ulaşmak olarak ifade ediyorum. İnsan, doğduğu zaman hayata sıfır noktasından başlar. Daha sonra maddesel bir hayata geçerek, her şeyi yeniden keşfetmeye çalışır. Böyle baktığınızda buna tefekkür de diyebilirsiniz, tekâmül de...

SANAT İNSANLARA BİR ŞEYLER KAZANDIRMALI

-Müziği tarih düzlemine oturtuyorsunuz. O tarihsel yolculukta müziği nasıl bir araç olarak kullanıyorsunuz?

Her şey, en başından itibaren kurulmuştur. Size düşen, merak ederek o yolculuğu bilinçli yapmanızdır. Eğer kabuğunuzdan sıyrılıp yola çıkabilirseniz, varlığınızın nereye gideceğine daha fazla inanırsınız. Böylece birleşmeye yönelik bir felsefe hâkim olacaktır. Bunun için önce sanat yapmak lâzım. Sanatın misyonu, insanlara bir şeyler kazandırarak, öz benliklerine ulaşmalarına yardımcı olmaktır.

-Bu âlemde bir müzisyen olarak yolculuk etmek, nasıl bir misyon gerektiriyor?

Doğuşundan itibaren herkesin yolunun çizildiğini düşünüyorum. Şamanizm’de, kam olacak kişinin rüyasına girilir ve kam olacağı söylenir. Bunu kabul etmese de başka şansı yoktur. Ya onu gerçekleştirecek ya da delirecektir. Ezoterizmde de bu vardır. Belli bir eğitimden geçer, belli sınavlara tâbi tutulursunuz. O sınavlar sonrasında eğer o yükü kaldırabiliyorsanız, devam edersiniz ve o bilgiye ulaşırsınız. İnsanın ne kadar uzağa gidebileceğini keşfetmesi gerekir burada. Yön çizme anlamında, bana verilen yeteneklerin böyle bir anlamı olmalı. Bu da beni yeni virajlara çıkartabiliyor. Neticede bu sağa ve sola yatışlar içerisinde dengede gitmem gereken tek yol var.

GEÇMİŞİMİ YABANCILARDAN ÖĞRENİYORUM

-Nedir o yol?

İnsanlığın başlangıcından itibaren varoluş sebebini sorgulamak. Ölümü hiçbir zaman bitiş olarak görmüyorum. Nasıl bir bebek, anne karnından çıktığında akciğerini ilk kez kullanıyorsa; doğum da bir ölümdür. Sonrasında tekrar ölerek başka bir şeye doğuyor olmalıyız. Böyle olunca da materyalist düşünce yıkılıyor. Böyle bir inanç, hayatın hakkını vererek yaşamamı ve diğer canlılara iyilik yaparak yaşamamı sağlayacaktır. Maddesel hiçbir şeyin ölen için hükmü olmadığına göre, yaşamak adına da yok. Başka bir şey için yaşamak lâzım. O da sübjektif olarak aktarılan felsefe, düşüncedir.

-Dizi ve film müzik formlarınız, görsellikle bütünlük arz ediyor. Kurtlar Vadisi’ndeki agresif ‘new age’ melodiler, Yabancı Damat’taki Ege tınıları gibi. Dizi ve filmleri müziklendirmek sizin için ne ifade ediyor?

Benim için soundtrack’ler bir hizmettir. O iş, kolektif bir çalışmadır ve ben de filme hayal gücümle hizmet ederim. İnsan böylece belli bir erdeme ulaşabilir. Bu nedenle birlikte çalışacağım insanların boşluğunu kapatmaya çalışıyorum. Dizi filmlerle, insanların bağımlılık kazandıkları bir alana hizmet ediyorsunuz. Onlara normal olarak ulaşamayan müziğimin, dizi müzikleriyle ulaştığını düşünüyorum. -Dinleyicinin o bütünsel yapı içinde müziğinizi ayrımlaştırıp öne çıkarmasını neye bağlıyorsunuz?

Müziğin gerektiği yerlerde önermelerim güçlü olunca, filmde bir delik oluşuyor ve insanların müziğe yoğunlaşmasını sağlıyor. O anda hikâyeyle değil, müzikle anlatım başlar. İnsanlar birbirlerine sarılmışlardır. Benim müziğim o an, insan düşüncelere daldığında başlar. Yaptığım dizi çalışmalarında, müziğin başlayacağı bu noktaları iyi değerlendirdim ve çok güçlü müzikler koydum. Kurtlar Vadisi’ndeki müzik formu, yeni olmasına rağmen sürekli pompalanan sanat anlayışı dışındaki bir anlayışın sonucuydu. Kendimi tekrarlamaya başladığımı düşündüğümde bu projeler olmayacak.

-Kendinizi tekrar etmekten korktuğunuzu söylüyorsunuz. Oysa, Yerine Sevemem, Üstüme Basıp Geçme, Yağmur gibi parçaları birçok albümde kullandınız.

Dizi müziği yaptıktan sonra bunların albümlerini de yapmam gerekliydi. Dört yıl içinde 14 dizi müziği projesi geliştirdim ve bunları yayınlayacak vaktim kalmadı. Böyle olunca da ‘completion’ mantığına yöneldim. En son çıkan ‘best of’ bugüne kadarki film jeneriklerini bir arada topladığım projeydi. Film müziği yaparken o sahneye uyacak, daha önce yaptığım bir çalışma varsa da koymaktan çekinmiyorum. Bu da, aynı müziğe rastlamaya yol açıyor olabilir.

-Tüür-Yağmur Duası, etnik müzik anlamında atılmış en önemli adımlardan biriydi. Ezoterik verilere ulaşılması güç bir döneme, MÖ. 12 bine ait bu projeye başlamak gözünüzü korkutmadı mı?

100 yıllık bir kayıt endüstrisinden bahsedersek, kayıtlara geçemeyen bir müzik söz konusuydu. Bu nedenle, müzik dışındaki tüm bilgileri araştırmaya başladım. Mağara resimlerine kadar… Bütün bu bilgileri araştırarak, bir kam davulunun nasıl çalındığı üzerine bir tahmin yürüttüm. O müziği yapmadan önce uyulması gereken ritüeller vardı. Kam davulunun ağacını seçerken, o ağacın kendiliğinden ölmüş olması ya da yıldırım çarpmış olması gerekiyor. O ağacın üzerine kuracağınız derinin de, boğazını kestiğiniz bir hayvana ait olmaması gerekli. Merhamet, cansız varlıklara değer vermek üzerine kurulu bir kültür, kamlık. Bu proje, benim kültürüme ait bir projeydi ve kaynaklarına rahat ulaşabileceğimi sanıyordum. Ama hep yabancı Türkologların eserleri çıktı karşıma. Ruhsal bir ganimetin içinde yaşadığımız halde...

TÜÜR PROJESİ

-O davulu yaparken nasıl bir yol izlediniz?

2004 yılında Lüksemburg’daki Türk tasarımcıların gerçekleştirdiği bir performans sırasında Tüür projesini geliştirdim. 1995 yılından beri araştırdığım bir projeydi. Lüksemburg’a bu projeyi götürdüğümde, onlar da çok şaşırdı. Bizi at üstünde binlerce yıl dolaşmış bir millet olarak düşündüklerinden, bu kadar eski ve bize ait bir şeyi beğeniyle karşıladılar. Bu denli ritüelleri olan bir müziğin ortaya çıkması yeniydi. Kavramsal sanat, o zaman en popüler olanmış.

İslamiyet’te de vardır bu. İslamiyet, Asya’daki bilgilere yakın olduğu için Anadolu’da da benimsenmiştir. İnanışımızda İslam’a yakınlık olduğu için o elbiseyi giymişiz. Asya’dan Anadolu’ya göçen Mevlana, Ahmet Yesevi ve Horasan bilginleri, sanatçıları dinî temaların müzik ve dansla icra edilip ayin halinde yapılabileceğini göstermiştir. İnsan sesi ve nefesi, ezoterizmde bahsedilen o konsantrasyonu sağlaması, kutsal bir yolculuğa çıkarır bizi. Tüür o dönem anlayışıyla, sağ elin yukarıya sol elin aşağıya dönük olması itibarı ile de tasavvufun köklerindendir. Önümüzdeki yıl da Şamanizm’in gerisine giderek, Gök-Tanrı inanışını temsil eden Dem albümünü -ki 1998’de tamamlamıştım- yayınlayacağız.

Facebook Twitter Yahoo Google Linkedin Stumbleupon Delicious