Numan Kurtulmuş: Marifet BM'de de One Minute demektir

Numan Kurtulmuş: Marifet BM'de de One Minute demektir.27101
  • Giriş : 21.04.2010 / 10:06:00
  • Güncelleme : 21.04.2010 / 12:37:27

Saadet Partisi Genel Başkanı Numan Kurtulmuş, Muaz Kalaycı'ya konuştu.

Facebook Twitter
Yazı Boyutu:


Kurtulmuş, Merter'deki çalışma ofisinde Aktüel Yayın Grubu Genel Yayın Yönetmeni Muaz Kalaycı'yı ağırladı. Kalaycı'nın sorularına birbirinden çarpıcı cevaplar veren Kurtulmuş, Kürt Açılımından, Başbakan'ın “başkanlık sistemi” açıklamalarına, İsrail'le olan ilişkilerden siyasilere olan yumruklu saldırılara kadar geniş bir yelpazede görüşlerini anlattı.

 

Saadet Partisinin muhalefet anlayışından örnekler veren Saadet Partisinin lideri, Anayasa Paketine ilişkin değerlendirmelerini dile getirdi.

 

Yargıçların toplu istifayı çağrıştıran ifadelerine sert çıkan Kurtulmuş; "Eğer yargı mensupları topluca istifa etmeyi düşündülerse Türkiye'nin 12 Mart işkence hanelerinde, Ziverbey köşkünde insanların tırnakları sökülürken istifa etmeliydiler" demekten kendini alıkoyamadı.

 

Numan Kurtulmuş'un sorulara verdiği cevaplar tarihe not düşecek cinsten. Okumadan geçmeyin!

 

***

Röportaj: Muaz Kalaycı, Genel Yayın Yönetmeni

Redakte: Sinem Sultan, Meliha Sönmez

 

***  

“MEVCUT ANAYASA PAKETİ 12 EYLÜL ANAYASASI ÜZERİNE YAPILMIŞ BİR YAMADAN İBARETTİR”

 

— Mecliste olsaydınız Anayasa Değişikliği Paketine destek verir miydiniz? Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç'a sunduğunuz Anayasa Değişikliği teklifiyle ilgili gelişmeler yaşandı mı?

 

Eğer biz mecliste olsaydık; hem bu anayasa paketi ile ilgili tartışmalar, hem de Demokratik Açılım konusundaki tartışmalar bu kadar muhtevasız, bu kadar üslupsuz bir şekilde sürmezdi. Saadet Partisi bu anlamda mecliste iktidar ve muhalefet partileri arasında bir denge oluştururdu ve Türkiye'de makul çoğunluğun sesi olarak yapılması gerekenler konusunda fikri ve siyasi öncülük ederdi. Dolayısıyla ben her iki konuda da Saadet Partisinin mecliste son derece makul bir tartışma ortamı oluşturacağına inanıyorum.



“İKTİDAR İLE ANA MUHALEFET ARASINDAKİ SİYASETİN GENEL ÇERÇEVESİ ÇATIŞMA ÜZERİNEDİR”

 

Maalesef 8 yıldır iktidar ile ana muhalefet arasındaki siyasetin genel çerçevesi; çatışma, gerilim ve kamplaşma üzerinedir. Her konuda bunu sürdürüyorlar. Her konuda sürdürdükleri gibi Anayasa çalışmalarında da sürdürüyorlar. Hâlbuki anayasa; ittifakla, konsensüsle, herkesin sözlerini, fikirlerini, dosyalarını ortaya koyduğu bir üslup içerisinde yapılır. Anayasalar sürprizlerle, çatışmalarla değil bilgelikle yapılması gereken bir husustur. Bunu defalarca söyledik. Saadet Partisi olarak biz; mayın tasarısında, Demokratik Açılım konusunda ve Ermenistan meselesinde de olduğu gibi sadece siyasi olarak “isteriz” veya “istemeyiz” diye fikir beyan etmek yerinene istediğimizi ortaya koyduk. Sayın Bülent Arınç'a hükümet adına bize geldiği zaman ve Sayın Cumhurbaşkanımıza partimizin görüşlerini iki ayrı dosya halinde takdim ettik. Bunlardan bir tanesi yeni Anayasa… Bizim esas fikrimiz gündemdeki bu mevcut anayasa paketi (AK Parti'nin hazırladığı anayasa paketi) 12 Eylül Anayasası üzerine yapılmış bir yamadan ibarettir. Öncekilerle kıyasladığımızda daha büyük bir yamadır. Bu paketin içerisinde olumlu bulduğumuz maddeler var. Mesela millet egemenliğinin önünü kısmen de olsa açan maddeler var. Ama sonuçta 12 Eylül Anayasasının ruhu baki kalmıştır. Dolayısıyla bunu yapabilmek için bizim 3 Kasım 2008 tarihinden beri söylediğimiz yeni, demokratik, katılımcı, çağdaş bir Anayasanın yapılması mecburiyetidir ve bu süreçte de milleti sahih, tek hâkim, tek sahip kılmaktır.

 

“2010 YILINDA TÜRKİYE'NİN YENİ BİR ANAYASA YAPMASI KONUSUNDA FEVKALADE BİR ŞART VAR”

 

Yeni Anayasa topyekûn nasıl yapılacak; bununla ilgili dosyayı verdik. 2010 yılında Türkiye'nin yeni bir anayasa yapması konusunda fevkalade bir şart vardır ama bu siyasal gerilimlerden dolayı yapılamıyor. Ama şunu çok net söylüyorum; önümüzdeki 3-5 yıllık süre içerisinde Türkiye, topyekûn 12 Eylül Anayasasından kurtulacak ve bu Anayasanın da doğrudan halk tarafından yapılacağı bir mekanizma kurulacaktır. Bunun öncülüğünü de parlamentoda Saadet Partisi yapacaktır. Madem topyekûn bir Anayasa Değişikliği yapılamıyor, hiç olmazsa mevcut Anayasa Değişikliği paketinde olması gereken asgari düzenlemeleri de belirledik, bunu da hükümete takdim ettik. Böylece Saadet Partisi olarak sadece bir konu üzerinde “biz istemezük” diye karşı çıkmak yerine ne olması gerektiğini, makul çoğunluğun ne talep ettiğini ortaya koyan fikirlerimizi ifade ettik. Bu süreçte üç kesime de sürekli tavsiyelerimizi yapıyoruz. Bunlardan birisi hükümetedir. Hükümetin; “çoğunluk bizde, biz istediğimizi yaparız” deyip kapıları kapatarak diyalog zemini aramaksızın bir Anayasa Değişikliği yapmasını başından beri uygun bulmuyoruz.

 

“YARGI ÇEVRELERİ BİR SİYASİ PARTİ GİBİ HAREKET EDEMEZ”

 

CHP'ye tavsiyemiz milletle zıtlaşmamasıdır. Milletin iradesi ile çatışmamasıdır. Eğer Anayasadaki değişiklikler referanduma giderse milletin verdiği kararı Anayasa Mahkemesi gibi başka makamlarda düzeltmeye kalkmamasıdır. Eğer böyle yaparsa CHP, AKP'nin değirmenine su taşımış olacaktır. Üçüncü tavsiyemiz de yargı çevrelerinedir. Türkiye'de yargı çevreleri bir siyasi parti gibi hareket edemez. Yargı mensuplarının özellikle bir anayasal değişiklik süreci öncesinde ve sırasında asla bu konu ile ilgili görüşlerini dile getirmemesi gerekir. İçlerinden bazıları topyekûn istifa sürecini bile dile getirdi.

 

“YARGIÇLAR TBMM KAPISINA KİLİT VURULURKEN İSTİFA ETMELİYDİ”

 

Eğer yargı mensupları topluca istifa etmeyi düşünüyorsa 27 Mayısta bir Başbakan asılırken, 12 Mart işkence hanelerinde, Ziverbey Köşkünde insanların tırnakları sökülürken, 12 Eylülde Atatürk'ün “en büyük eserim” dediği TBMM kapısına kilit vurulurken, 28 Şubatta askeri kışlalarda brifingler verilirken topluca istifa etmeliydiler. Herkesin dengeli bir şekilde bu süreci yürütmesi lazım.


           


                “ANAYASA TASLAĞI REFERANDUMA GİDERSE –EVET- DİYECEĞİZ” 

— Arınç'ın sizinle yaptığı görüşmenin ardından yaptığı açıklamalar Türkiye'de muhalefet kavramını yeniden gündeme getirdi. Saadet Partisi'nin muhalefet anlayışını anlatır mısınız?

Biz; “İktidardan ne gelirse gelsin, hangi uygulama olursa olsun biz buna asla razı olmayız” şeklinde kategorik olarak söylenen her sözü yanlış kabul ederiz. Bu tutumla muhalefet yapmayız. Bizim amacımız öncelikle Türkiye'nin temel meselelerinde bağcıyı dövmek değil, üzüm yemektir. Sonuç elde etmektir. Biz bu anlamda bizim Anayasa teklifimizi AK Partinin teklifinin 30 yıl ilerisinde görüyoruz. AK Partinin teklifini eksik ve yanlış görüyoruz. Ama sonuçta bazı maddeler millet egemenliğinin önünü açtığı için eğer referanduma giderse tüm gördüğümüz eksikliklere ve yanlışlıklara rağmen bu Anayasa teklifine Saadet Partisi olarak “evet” diyeceğiz. Biz; siyasi polemiklerle “karşı tarafın ayağına çelme takar, onu düşürür de nasıl yerine geçerim” hesabı içerisinde değiliz.

“SÖYLEDİĞİMİZ HER SÖZÜ SANKİ BİZ BAŞBAKANMIŞIZ GİBİ VE ÜLKEYİ ŞUANDA BİZ YÖNETİYORMUŞUZ GİBİ SORUMLULUK ALTINDA SÖYLÜYORUZ”

 

Bizim Saadet Partisi olarak derdimiz bundan sonra Türkiye'nin muktedir siyasetinin merkezi olmaktır. Bunun için de bilgi ekseninde siyaset yapıyoruz. Ekonomi, dış politika, Anayasal, siyasal reformlar gibi her konuda dosyalarımızı hazırlayarak kamuoyunun önüne çıkıyoruz. Bunu yaparken de “nasılsa biz muhalefetteyiz, hem de parlamento dışındayız. Ne söylesek yeridir, hiçbir sorumluluğumuz yoktur” diye değil, her söylediğimiz sözü biz Başbakanmışız gibi ve ülkeyi şuanda biz yönetiyormuşuz gibi sorumluluk altında söylüyoruz. Milletin hayrına olacak her sözü, her platformda dile getirmeye çalışıyoruz. Hükümetin yaptığı yanlışlıklar karşısında da bir yıldırım gibi, bora gibi karşılarına dikiliyoruz ve mücadelemizi yapıyoruz.

 

“AHMET TÜRK VE TANER YILDIZ'IN YAŞANAN TATSIZLIKLARIN ARDINDAN YAPTIKLARI AÇIKLAMALARI FEVKALADE YERİNDE BULUYORUM”

 

— Son dönemde yaşanan saldırıları nasıl değerlendiriyorsunuz? Ahmet Türk, Taner Yıldız ve polis araçlarına yapılan saldırılar aynı planın saç ayakları olarak görülüyor; bu iddialara katılıyor musunuz?

 

Öyle anlaşılıyor ki Türkiye'deki barış ortamının zedelenmesi için bazı çevreler düğmeye bastı. Bunların tabii ki tesadüf olmasını ümit ederiz ama bunların belli bir amaca hizmet ettiği eylemlerden çok açıktır. Bunlar Türkiye'nin barış ortamını tekrar kaybetmesine dönük çabalardır. Türkiye bu provokasyonları çok gördü. Herkesin aklını başına alıp, provokasyonlara karşı uyanık olması lazım. Türkiye maalesef Maraş, Çorum ve Sivas olaylarını gördü. Provokasyonlarla Türkiye'de 1980 ihtilalı öncesinde binlerce gencimiz öldürüldü. Türkiye'de bir on yıl heba edildi. Bütün dünya ilerlerken Türkiye kendi içinde savaşan bir ülke haline getirildi. Ülke, PKK terörü ile bir 30 yılını daha kaybetmiş oldu. Bunların geride bırakılması, büyük bir basiretle Türkiye'de topyekûn barış ve kardeşliği tesis edecek gönüllü birliğimizi kuvvetlendirmemiz lazım. Her kanadın burada çok akıllı durması lazım. Ben bu çerçevede Sayın Ahmet Türk ve Taner Yıldız'ın yaşanan tatsızlıkların ardından yaptıkları açıklamaları fevkalade yerinde buluyorum. Her ikisine de Haber Aktüel aracılığıyla bir kere daha geçmiş olsun diyor, konuşmaları ve ifadeleri dolayısıyla bir kez daha tebrik ediyorum.



“TÜRKLER VE KÜRTLER GÖKTEN PARAŞÜTLE BU TOPRAKLARA İNDİRİLMEDİ”

 

— Demokratik açılımı konusunda siz de çalışmalar yaptınız? Açılımda son durum nedir? Sizce neler yapılmalı?

 

Biz buna sadece etnik bir isim ya da sadece “Doğu açılımı” gibi bölgesel bir isim vermek, “bir terör meselesi” diyerek kısmi bir tanım yapmak yerine biz burada da gördüğünüz üzere barış ve kardeşlik için Gönüllü Birliktelik projesini hazırladık ve Türkiye kamuoyuna takdim ettik. Niçin “gönüllü birliktelik?” Bu söz çok önemli. Bakın; Türkler ve Kürtler gökten paraşütle bu topraklara indirilmedi! Kürtler ve Türkler bu topraklarda 1100 senedir Müslüman bir milletin, aynı coğrafyanın, aynı medeniyetin çocukları olarak yaşıyorlar. Geçmişleri beraber olduğu gibi gelecekleri de beraber olacaktır. Yapılması gereken; bu gönüllü birlikteliğin eksiksiz bir şekilde yeniden tesis edecek adımların atılmasıdır. Bu gönüllü birlikteliği sağlamak için de siyasi ve hukuki bir takım adımların atılması gerekiyor. Ekonomik telafi programının gerçekleştirilmesi gerekiyor. Sosyal telafi programlarının gerçekleştirilmesi şarttır. Türkiye'deki terörün ve akan kanın durdurulması için adımların atılması zorunludur. Köylerden, mezralardan göçün durdurulması zorunludur.

 

“DEMOKRATİK AÇILIM KONUSUNDA HÜKÜMET OLAĞANÜSTÜ HAZIRLIKSIZ”

 

Hükümet bu konuya sadece bir temenni ile girdi. O zamanda Sayın İçişleri Bakanı bizi ziyarete geldiğinde bu projeyi kendisine ve heyetine takdim ettik. 23 Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu ilini dolaştık ve en sonunda Diyarbakır'da yaptığımız bir basın toplantısı ile bu projemizi kamuoyu ile paylaştık. Türkiye Demokratik Açılım gibi çok önemli bir konuyu ya da bizim ifademizle “Gönüllü Birliktelik” projesini maalesef 8 ay tartışmış bu 8 ay boyunca Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu'da olağanüstü yüksek beklentiler ortaya konmuştur. Bu konuda hükümet olağanüstü hazırlıksız. Türkiye'de geniş bir tartışma zemini oluşturamamıştır. Maalesef MHP ve CHP; “biz istemiyoruz, böyle bir şeye müsaade etmiyoruz” diyerek çözümden yana olmadıklarını net bir biçimde ortaya koymuşlardır. Kapatılan DTP yetkilileri ise; “eğer İmralı ile anlaşmazsanız çözüm olmaz” diyerek aslında onlar da çözümsüzlükten yana olduklarını ifade etmişlerdir. Türkiye'nin şuna karar vermesi gerekmektedir: “Biz 30 yıldır devam eden, binlerce insanımızın öldürülmesine, binlerce kamu görevlisinin şehit olmasına neden olan, Türkiye'nin bir rivayete göre 300 milyar dolar, bir rivayete göre bir trilyon dolara yakın maddi kaybına neden olan bu belayı durduracağız mı durdurmayacağız mı? Türkiye bu topraklarda 1100 senedir kardeşçe yaşamış olan bu unsurları yeniden kardeşlik ve adalet içerisinde yaşatılmasını başaracak mı başaramayacak mı? Sorun budur. Türkiye bunu başarabilir. Yeter ki iyi niyetle, samimiyetle herkes eteğindeki taşları ortaya koysun.



“AK PARTİ KENDİ ÖNÜNDEKİ BAZI ENGELLERİ ORTADAN KALDIRMAK İÇİN HAREKET EDİYOR”

 

— Saadet Partisi seçim barajının düşürülmesini istiyor mu?

 

Seçim barajı düşürülmeli daha doğrusu ortadan kaldırılmalıdır. Bizim AK Parti hükümetine en temel eleştirilerimizden birisi bu. Kendine demokratik olunmaz. Yani AK Parti kendi önündeki bazı engelleri ortadan kaldırmak için hareket ediyor. Tamam, bunu yapsın ama demokrasi bir bütündür. Bir ülkenin siyasi yapısını 4 temel metin oluşturur. Bunlardan birisi Anayasalar, birisi meclis içtüzüğü, birisi seçim yasaları ve birisi de siyasi partiler yasasıdır. Bu 4 temel metin de 12 Eylül ihtilalının ortaya koymuş olduğu totaliter, despot, baskıcı zihniyetin ürünüdür. Burada millet egemenliğini sonuna kadar açmak yerine millet egemenliği üzerinde siyasal bir takım baskılar oluşturmak üzere bu metinler oluşturulmuştur. Bu anlamda seçim barajı kaldırılmalıdır. Siyasi partiler yasasında ön seçim sistemi getirilmelidir. Dar bölge milletvekili seçim sistemi getirilmelidir. Biz bunların hepsini hükümete teklif olarak sunduk. Maalesef bu konuda hiçbir adım atılmadı.

 

“MARİFET SADECE DAVOS'TA DEĞİL, DİPLOMATİK PLATFORMDA DA İSRAİL'E 'ONE MİNUTE' DEMEKTİR”

 

— Filistin'e ve Filistinlilere olan ilginiz ortada. İsrail'e karşı söylemleriniz de oluyor. Son dönemde Türkiye-İsrail arasında yaşanan gerginlikleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Aslında İsrail'in bu son zamanlarda arttırmış olduğu işgal, ambargo ve hatta neredeyse soykırım boyutuna varan uygulamalarına karşı milletimizin gösterdiği hassasiyetin bir sonucudur. Türkiye, farklı siyasi kanaatlerine rağmen Filistin konusunda İsrail'in saldırılarına karşı ortak bir kanaat içerisindedir. Bu tavır da ister istemez Türkiye'deki siyaseti yönlendirmektedir. Hatırlayacaksınız; Gazze işgal edildiğinde Saadet Partisi olarak İstanbul'da yaptığımız bir mitinge 1 milyona yakın vatandaşımız katıldı. Olağanüstü büyük bir ihtişamla her toplumdan kesimin destek vermiş olduğu bir mitingle milletimiz İsrail'in yapmış olduğu zulümleri tel'in etti. Sayın Başbakanın Davos'ta “One Minute” demesi doğru bir harekettir ama marifet sadece Davos'ta değil, diplomatik platformda da İsrail'e “One Minute” demektir. Örneğin Başbakan “One Minute” dedikten birkaç ay sonra Uluslararası Atom Enerjisi kurumunun yıllık toplantısında Türk delegasyonu, “İsrail'in nükleer gücü var mıdır?” sorusuna çekimser kalmıştır. Marifet BM salonunda da İsrail'e “One Minute” demektir. Şimdi Türkiye hükümetinin önüne önemli bir konu daha gelecek. O da biliyorsunuz OECD (Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü) üyeliği meselesidir. Türkiye, OECD üyesidir ve İsrail 30 yıldır OECD üyeliği için beklemektedir. Eğer üyelerden birisi aday olan ülkeyi veto ederse o ülke OECD üyesi olamayacaktır. Esas Türk Dış Politikası, İsrail ile ilişki sınavını OECD üyeliğinde verecek. Türkiye, İsrail'in üyeliğini veto edecek mi, etmeyecek mi; burada her şey ortaya çıkacak. Bizim çağrımız; hükümetin bu adımı atarak İsrail'e diplomatik olarak yaptığı yanlışları göstermesidir.

 

“İSRAİL KENDİSİNİ KINAYAN, DURDURMAYA ÇALIŞAN BM KARARLARINI HİÇE SAYIYOR”

 

— Başbakan Tayyip Erdoğan'ın çıkışlarının ardından bazı gazeteciler ve yazarlar bu çıkışın bedelinin olacağını yazdı. Sizce İsrail'le gerginlik yaşamanın bedeli var mıdır?

 

Bunu söyleyenler maalesef İsrail propagandası etkisi altında kalmış olan çevrelerdir. İsrail sadece Türkiye ile değil, Batı dünyasının birçok ülkesiyle, Arap ülkeleriyle gerginlik yaşıyor. İsrail özellikle 1967'den bu yana neredeyse yüzün üzerinde kendisini kınayan, durdurmaya çalışan BM kararlarını hiçe sayıyor. İsrail'in bu tür gerginliklerden etkilendiği yok. İsrail'in güçleri sadece silah gücü, teknoloji gücü ve arkasındaki büyük ülkeler değil… İsrail'in en büyük gücü özellikle 1967'den beri karşısında diplomatik bir gücün oluşturulamamasıdır. Dünyada barıştan yana olan ülkelerin üzerine düşen; İsrail'in saldırganlığının karşısında diplomatik bir güç oluşturmaktır. Türkiye bu konuda adım attıkça itibarı artar. Uluslar arası alanda sözü daha çok dinlenir.

 

“TÜRKİYE'DE BAŞKANLIK SİSTEMİNİ TARTIŞMAK BAŞKANLIK DEĞİL TOTALİTER BİR REJİM DOĞURUR”

 

— Başbakan Erdoğan'ın “Türkiye'ye yeniden başkanlık sistemi gelebilir” sözlerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Az önce bahsettiğim 4 temel hukuk metni demokratik hale getirilmeden Türkiye'de başkanlık sistemini tartışmak başkanlık değil totaliter bir rejim doğurur. Türkiye'de bugünkü şartlar içerisinde siyasetin bu kadar kamplaştığı ve bürokratik oligarşinin ortadan kaldırılmadığı şu ortamda başkanlık sisteminin konuşulması Türkiye için demokrasinin önünün açılması değil, totaliter bir yapının önünün açılması olur. Gönül isterdi ki Sayın Başbakan başkanlık sistemini getirme fikrinde ise ondan evvel bu 4 hukuk metnin bütünüyle demokratikleştirseydi. Türkiye'de tekrar bürokratik oligarşinin önünün kapatılabilmesi, millete hesap verilebilir hale getirilebilmesi için 1961 ihtilalı ile getirilen “egemenlik kayıtsız şartsız milletindir ve millet egemenliğini anayasal kurum ve kuruluşlarla kullanır” sözünün “egemenlik kayıtsız şartsız milletindir ve millet egemenliğini seçilmiş kurum ve kuruluşlarla kullanır” şeklinde millet egemenliğini bütünüyle esas alan bir sistem keşke oluşturulabilseydi. Türkiye'nin bugünkü yapısının içerisinde doğru olan “yarı başkanlık” sistemidir. Mevcut yapı da zaten buna göre dizayn edilmiş bir yapıdır. Cumhurbaşkanlığı makamının yetkileri bir yarı başkanlık sistemi ortaya koyuyor. Bunun yasalaştırılması, anayasal bir düzen haline getirilmesi daha doğrudur. Ama Türkiye parlamenter bir sistem içerisinde devam etmelidir ve parlamento içerisine çok farklı fikirlerin girdiği, seçim barajlarını kaldırıldığı, siyasi yasakların bütünü ile ortadan kaldırıldığı bir siyasal yapı içerisinde çok fazla fikrin ortaya konulabildiği, millet iradesini hiçbir kısıtlamadan parlamentoya yansıtıldığı bir parlamenter sisteme Türkiye tahkim etmelidir.

 

…bitti!

Facebook Twitter Yahoo Google Linkedin Stumbleupon Delicious

*

*


*