Öğrenciler; Diyarbakır muhteşemdir

  • Giriş : 16.04.2006 / 00:00:00

Gençler dahil, Diyarbakırlılar, şehrin sadece olumsuzluklarla tanınmasından şikâyet ediyor, onun olanak ve güzelliklerinin de değerlendirilmesini istiyorlar.

Facebook Twitter
Yazı Boyutu:


Ünü, 'savaş şoförlüğü'nden geliyor. Irak-İran savaşı dahil, Ortadoğu'nun savaşlı dönemlerinde Türk ve yabancı gazetecilere şoförlük yapmıştı. Gazetelere, dergilere geçmişti. Asıl adı Reşat Yılmaz. Daha önceki yıllarda tanımıştım. Zamanla daha da olgunlaşmış.
"Hoş geldin. Nasılsın? İyi misin?" den sonraki ilk sözü "Ne olacak halimiz?" oldu. Arkasından kendi devam etti:
"Televizyonda o yarbayın cenazesini görünce hepimiz ağladık. Hepsine ağlıyoruz. Subaylarımıza, erlerimize... Bir yandan buradaki çocuklarımıza ağlıyoruz, bir yandan onlara... Hepsi bu memleketin evladı. Ne olacak bunun sonu? Bitsin artık bu ölümler, bu acılar... Bir daha olmasın."
Foto muhabirimiz Vahap Şatır'la birlikte Diyarbakır gezimiz böyle başladı. Gezi boyunca, değişik kesimlerden birçok kişiyle konuştuk. Aynı dilek herkesin dileğiydi. Tabii, dileğe herkes katılıyordu ama, bunun 'çare'si konusundaki görüşler değişikti. Onları, bu yazı dizisi boyunca anlatacağız.
Ama önce, başka bir yerden başlayayım:
Bir rastlantı sonucu girdiğimiz okulda (rastlantıyı sonra anlatırım) öğrencilerin söylediklerini dinledik. Bugün, onları yansıtmak istiyorum. Sanırım, sorunun en önemli anahtarlarından biri oradadır.

Gaffar Okkan Lisesi 10 Fen C
Okul, Diyarbakır surlarının Dağ Kapı karşısındaki Şehit Emniyet Müdürü Ali Gaffar Okkan Lisesi... Adını, Diyarbakır'ın halk arasında da çok sevilen eski Emniyet Müdürü'nden almış...
Gaffar Okkan, hatırlayacaksınız, 2001 yılında, hâlâ aydınlanmamış bir cinayete kurban gitmişti. Şehrin ortasında arabası birkaç yerden uzun namlulu Kalaşnikoflarla ateş altına alınmıştı. Beş korumasıyla birlikte öldürülmüştü. Cinayetin nedeni ve failleri hâlâ ortaya çıkarılamadı. Ama adı, Türk-Kürt herkes tarafından her zaman sevgi ve saygıyla anılıyor.
Lise müdürü Abdurrahman Ateşmen genç ve enerjik bir eğitimci. Ziyaretimizi kabul etti. Bizim öğrencileriyle konuşmamıza izin verdi. Ayrıca, iki sınıfa kısa birer ziyarette bulunduk.
Biri fen sınıfıydı. 10 Fen C... Biyoloji öğretmeni Funda Ünlü, sindirim sistemini anlatıyordu. Biraz ara verip beni tanıştırdı.
Sözü bana verince, Diyarbakır röportajı yapmak için geldiğimi söyledim. Öğretmenin onayıyla bir soru sordum:
"Diyarbakır'ı birkaç cümleyle nasıl tarif edersiniz? Bunu yapmak isteyen var mı?"
Bir kız öğrenci elini kaldırdı. Tereddütsüz dedi ki:
"Öyle birkaç cümleye gerek yok. Ben söyleyeyim: Diyarbakır muhteşemdir. "
Oturdu.
* * *
Biraz şaşırdığımı itiraf etmeliyim: Söylediğine katılmadığımdan değil. Tam tersine, Diyarbakır'ı ilk gördüğümden beri, bu şehri çok sevenlerdenim. Eski şehri kuşatan 5 kilometrelik surlarını, 26 medeniyetten kalan tarihi eserlerini, camileriyle birlikte bütün dinlerin, mezheplerin kutsal yerlerini... Aralarında birçok dostum olan insanlarını... Daha önceki yazılarımda da hep şunu belirtmişimdir:
"Sadece surlarını görmek için bile herkes Diyarbakır'a gitmelidir"...
Ama öğrencinin (adı Sinda Aydın), bu şehrin özelliklerini özetleyip, biraz da gururla ve güvenle, o tek kelimeye sığdırmasına şaşırdım. 'Muhteşem'... Yeni deyimiyle 'görkemli'...
Bu, bence de çok yerinde bir özetti.
Öteki öğrencilere sordum:
"Siz ne diyorsunuz? Arkadaşınız böyle diyor. 'Muhteşem' diyor. Onun görüşlerine katılıyor musunuz?
Bütün sınıf, ellerini kaldırdı. Oy kullanıyor gibi... Sinda'nın söylediğini oybirliğiyle onayladılar.
Hepsi, Diyarbakırlıydı. 22 mevcutlu sınıfta o gün 20 öğrenci vardı. yedisi kızdı.
(Öğrenciler arasında kız oranının azlığı, tabii, genel bir sorun... Tüm Diyarbakır'da 'üçte bir' civarında... Ama sınıftaki öğrenci sayısı, ideal sayılır. Hatta başka birçok okulun durumuna göre az sayılır. Fakat, bunun nedeni, okulun -başlangıçta normal eğitimdeyken-, diğer bazı sınıflarda artan yoğunluğu azaltmak için, ikili eğitime geçmesiymiş. Yoksa okulun öğrenci sayısı az değil. 48 sınıfta 650'si kız, toplam 1950 öğrencisi var.


Yılmaz Erdoğan'ın Ankara şiiri
Diyarbakır üzerine söz söylemek için birkaç öğrenci daha söz aldı. Biri, Leyla Ölmez, Sinda'nın 'muhteşem' sözünü niçin haklı bulduğunu şöyle açıkladı:
"Diyarbakır Anadolu'daki en mükemmel yerdir. Dışarıdakilere göre iyi bir yer olmayabilir, ama bize göre çok güzel bir yer."
Onun arkasından da Hasip Akgül isimli öğrenci konuştu. Diyarbakır'ın, -Diyarbakır dışında- olumlu özellikleriyle tanınmadığından şikâyet etti:
"Sizden ricam, Diyarbakırlıların kötü olmadığını yazmanız. Biz işçi olduğumuz için geziyoruz. Adana'ya da gittik, Yozgat'a da gittik. İster Adana'da olsun, ister Yozgat'ta olsun, Diyarbakırlıyız dediğimiz zaman bize çekinerek bakıyorlar. Diyarbakır kötü bir yer değil. Diyarbakır insanları kötü değil. Hani o Yılmaz Erdoğan'ın söylediği bir şiir vardı, Ankara... Diyor ki, hiç kavgayla ilgisi olmayan insanlara, ayrı bölgedeki insanların böyle farklı bir gözle bakması... Biz onu aynen yaşadık. Onlara söyleyin ki, Diyarbakır milleti hiç öyle değil."
(Hasip Akgül adlı öğrencinin sözünü ettiği Yılmaz Erdoğan'ın Ankara şiirinde kastettiği dizeler şunlardı galiba...
Kimliği gereğinden fazla sorgulanmış, Merhabadan çok, çıkar ulan kimliğini denmiş, / -yani sistem kendi verdiği kimliği Zırt pırt geri istemektedir- Doğduğu yer yüzünden Doğuştan kavgacı zannedilen ama Pek çoğu kavgadan nefret eden Kavgacı Esmer Cesur.)
Hasip Akgül'ün isteği, bence de haklı... Biz de bu yazı dizisinin önümüzdeki bölümlerinde Diyarbakır'ın sadece sorunlarından değil, güzelliklerinden de söz edeceğiz. Ama, ilk bölümlerde, ister istemez sorunlara daha fazla yer ayırmak zorunda kalıyoruz. Bazen de aşağıdaki gibi, üzücü olaylara...



--------------------------------------------------------------------------------


Acılı babaya başsağlığı
Olaylarda ölen 7 yaşındaki Enes Ata'nın babası Selamettin Ata'ya, İHD Bölge Temsilcisi Mehdi Perinçek'le birlikte başsağlığı diledik.
Enes Ata'nın okulda çekilmiş fotoğrafı.

Selamettin Ata'ya Bağlar semtinde, Nükhet Coşkun caddesi üzerindeki dükkânında başsağlığı diledik. Olaylarda ölen, 7 yaşındaki Enes Ata üç çocuğundan ortancasıydı. Annesi daha önce vefat etmişti. Selamettin Ata, ikinci defa evlenmişti. Yeni evliliğinden de bir çocuğu olmuştu. Hep birlikte aynı evde kalıyorlardı.
Anneleri ölen büyük çocukların teyzeleri sağdı. O da onlarla meşgul oluyordu.
Selamettin Ata, olay gününü şöyle anlatıyor:
"İki gündür dükkânlar kapalıydı. Biz evdeydik. Enes, olayın ikinci günü okuldan geldi. Dedim, oğlum niye erken geldin? Dedi, baba kimse yok okulda, okul herhalde yoktur. Dedi, baba ben teyzeme gideyim. O zaman, cenazeden haberimiz yoktu. Sonra, meğer, cenazeler varmış, bütün insanlar oraya gitmiş. Bizim evimiz, Kuruçeşme civarındadır. Baktım normal bir şey. Teyzesinin evi de yakın. Dedim, tamam oğlum git.
Sonra baktım saat üç civarı, teyzesine telefon açtım. Dedi, gelmemiş buraya. İçimden bir şey koptu. Dedim, mutlaka bir şey vardır. Tabii ki ben aramaya gittim. Akrabalarımla aramaya çıktık.
Okula gittik. Orası zaten boştu, kimse yoktu.
O arada teyze telefon açtı. Dedi, işte, bir kişinin evinin üzerinde bir çocuk vardı, hastaneye kaldırıldı. Ben çocuk hastanesine gittim. Olayı söyledim. Dediler, öyle vakalı çocuklar gelmiyor buraya. Devlet hastanesi aciline git.
Tabii ben oraya gittim. Orda da zaten jandarma kuşatmıştı.
İçeriye girdim. Oradaki görevliye sordum. Tarifini istedi, tarifini söyledim. Pantalonunu, ayakkabısını, giydiği tişörtünü tarif ettim. Görevli çocuğun rengi değişti. Dedi, olmayabilir, otur abi oraya.
Ben orda oturabilir miyim. Anladım. Benim evladım gitmiş.
Ama söylemiyorlar bana. O ona soruyor, öbürü öbürüne soruyor. Diyor, abi araştırıyoruz, soruyoruz, fakat artık renkleri değişmiş... En sonunda görevli dedi, tanıdığın var mı? Baktım arkadaşlarım gelmiş...
Dedi, onlar baksınlar çocuğa. Dedim, hayır ben bakacağım.
Dedi, abi kurbanın olayım sen bakamazsın.
Yani, o anki haleti ruhiyemi siz düşünün. Yani, bir insan evladını kaybetmiş, o anda yanıma yaklaşan bir arkadaş dedi, durum böyle. Kurşun değmiş. Kurşun değil plastik mermidir. Sonradan öğrendim. Plastik mermi."
Selamettin Ata, bunları anlatırken o günü bir daha yaşar gibi... Gözleri doluyor:
"Çocuktur, merak etmiştir kalabalığı. Ona bir oyun gibi gelmiştir, oyun. Filmlerde görüyorlar ya hani... Çocuktur. Bu çocuğun büyüdüğü zaman ne olacağını, ne yapacağını kim bilebilir."



--------------------------------------------------------------------------------


Fethi Tekin'in babası anlatıyor
Fethi damın üstünde oynarken vurulmuş.
Babası Abdurrahman Tekin: 'İnşallah son olur bu çocuk. O kurşun kimden gelmişse gelmiş, bir kaza sonucudur.'

Abdurrahman Tekin, Fethi'nin vurulduğu yeri gösteriyor. Fethi'nin fotoğrafını koyamadık. Çünkü henüz çekilmemişti.

Son olayların en küçük kurbanı Fethi Tekin... 3 yaşındaydı. Kazaya kurban gitti. Babası Abdurrahman Tekin'e, Batman'da Petrol mahallesindeki evinde başsağlığı diledik.
Ev, etrafı yüksek duvarlarla çevrili bir avlunun içinde. Tek katlı... 8 çocuklu Tekin ailesi yıllardır orada oturuyor. Fethi, o gün kız kardeşi ile birlikte, mahallenin bir başka köşesindeki çatışma sırasında, evin damında oynuyormuş. Orada vurulmuş.
Baba Abdurrahman Tekin'in evi Batman'da ama, o İstanbul'da Esenler'de çalışıyor. Nedeni işsizlik. Esenler'de akrabaları var. Orada iş bulmuş. Esenler'deyken öğreniyor olayı... Tabii, hemen geliyor.
Olayın nasıl olduğunu ona anlatmışlar. O da bize anlatıyor:
"Çocuklar orada oynarken, anaları ikide bir çağırıyormuş inin aşağı diye. İşte gürültü var dışarıda, sesler var diye. Düşersiniz inin falan diyorlarmış. Bunlar inmemiş. İki üç sefer çağırmışlar inmemişler. Hem de damın ortasında oynuyorlarmış. Annesi merdivenlerden çıkıyor onları indirmek için. Öbür tarafta da var merdiven ama o kapalı. Tabii, arkadan silah sesleri geliyor, gürültü sesleri geliyor. Bir şu taraftan bir bu taraftan her yerde, polis arkadaşlarla millet, halk taşlarla sopalarla buralarda birbirlerine giriyorlarmış. Anası da çocuğu almak için gidiyor yukarıya. Tam o merdivenin ortasındayken, seri silah sesi duyuluyor. Tabii, daha yukarı varmadan, aniden bir tane mermi isabet ediyor çocuğa. Kanın içinde boğuluyor bizim çocuk...
İşte, annesi kendisini ve çocuğu buraya alıyor. Tabii, polis arkadaşlar buralardadır. Kargaşa vardır. Kimse kimseyi bilmiyor, yani gürültüden sesten. Annesini duymuyorlar herhalde. Dahası, bir tane polis arkadaş gelmek istiyor, çocuğu almak için. Doktora götürecek herhalde, öyle bir hadise var. Halk kışkırtıyor, çocuğu alamıyor. Yani o da linç edilmekten korkuyor ve tabii, gidiyor.
Hepsi gidiyorlar. Ama çocuk vurulduktan sonra her yer sakinleşiyor. Herkes çekiliyor yani. Halk, millet, polis, kimse kalmıyor ortada. Şehrin bu tarafından ta öbür tarafına kadar herkes çekiliyor. Yani o da Allah'ın bir hikmetiydi. İnşallah son olur bu çocuk. O kurşun kimden gelmişse gelmiş, bir kaza sonucudur. Başka kimse de ölmedi ya, Allah'a çok şükür.
Allah razı olsun herkesten. Son dediğimiz gibi, bu kaza, bir kurşun kazasıydı. Şimdi, o kurşunu kim attıysa, o da aynen bizim gibi, belki ağlıyor, belki göstermiyor kendini ama, o da bizim gibi ağlıyor mutlaka. Çünkü bir kaza kurşunuydu. Dediğim gibi, on senedir bu mahalledeyim. Kimden gelmişse gelmiş. Bir kaza kurşunudur. Kimseye kin duyarak bakmıyorum."

Facebook Twitter Yahoo Google Linkedin Stumbleupon Delicious