Olcay Yazıcı, Erkan Ocaklı'yı anlattı

Olcay Yazıcı, Erkan Ocaklı'yı anlattı.11249
  • Giriş : 29.11.2008 / 10:04:00

"Erkan Ocaklı, Karadeniz’in 20. yüzyıldaki son klâsiği idi" diyen ünlü şair Olcay Yazıcı,

Facebook Twitter
Yazı Boyutu:

Büyüyen Beşik

Erkan Ocaklı, Karadeniz'in 20. yüzyıldaki son klâsiği idi.
Bizim kuşağın delikanlılığa yeni adım attığı 70'li yıllarda, hüzünlü bir sevda rüzgârı estiren “Eminem” şarkısıyla şöhret olmuştu. Öyle ki, yöresel ağız ve ezgilerden oluşan kıvrak şarkılarıyla sadece Karadeniz'i değil, bütün Türkiye'yi sallıyordu.

Hepimizin hayatından izler taşıyan, “Eminem”in derin melâli, elemi ve ayrılık acısı ile yetiştik. Bütün terk edilmişlerin, bütün sürgün sevdalıların şarkısıydı o:
“Tara saçını tara, iki yanı bir olsun/İkimizin mezarı, taştan-çamurdan olsun!/
“Taradı saçlarını, hem taradı, hem ördü/Mevlâm ona güzellik, esirgemedi verdi!/
Sen sarı, saçın sarı, seni kim tarayacak?/Bakalım Urum kızı, kim kimi arayacak?!”

Bu şarkılar Karadeniz yöresine ait sesler, renkler ve edalar taşısa da, hepimizin hikâyesini yansıtan, ateşi yüreğe düşmüş ezgilerle, yaşadığımız yüzyılda Karadeniz'in son klâsiği olma hakkını kazanmıştı.

Onun saf, temiz ve soylu bir sevdayı, sosyal sapmaları ve “insanlık durumlarını” dile getiren şarkıları, sonradan türeyen “bayat hamsi suyu gibi” tatsız-tuzsuz ve söz güzelliğinden, edebî değerden mahrum, şamata müziğin dışında ve ötesinde bir hoş sedâ idi.

Şarkı-türkü piyasasındaki düşüşü idrak edebilmek için, 70'li yılların edebi-âdâbı ile bugünün sulu-sepken ve pervasız sözlerini kıyaslamak yeterlidir.

“Bu köyün hâli böyle: seversin, alamazsın/Alır onu başkası, köyde de duramazsın!” sözleriyle, Karadenizli delikanlıların trajik “kara sevdalarına” ve sevdiğine ulaşamadığı yetmezmiş gibi, bir de (sevdiği kızı köyden bir başka delikanlı aldığı için) yaşadığı köyü terk edip gurbete göçme/kaçma mecburiyetini dile getiriyordu.

Aşkı ayağa düşüren çağcıl züppelerle, rüküş aşüfteler; bu soylu, erdemli ve bir o kadar da, elemli aşkın asil çilesini nerden bilecek?

Şimdi marketlere, alış-veriş merkezlerine ve sokağa düşmüş sözde şarkı süprüntülerinin en yüksek seviyesi: “Kız hepsi senin mi?”, “Sana bir ihanet borcum var!” ya da “Acıcık ucundan versene!” çirkinliğinin ötesine geçemiyor.

Alış-veriş merkezi deyince, çağrışım yaptı. Evet, bu çağın sözde aşk ilişkileri tam bir “alış-veriş” işi. Bu yüzdendir ki, evvelkilerin edepli ilân-ı aşkı, şimdi “mal-beyanına” dönüştü.
Al gülüm-ver gülüm türünden, ahlâk ve hayâ sınırlarını zorlayan daha bin beter müptezel sözler.

“Çanlar Kimin İçin Çalıyor?” sorusu ile yetişen, “Batı eziği” (deyim bana aittir ve asla taklit edilemez!) bir nesle, en ulvî hakikati o hatırlatıyordu:
“Ezanlar bizim için, okunuyor sevgilim/Yapraklar mezarına dökülüyor sevgilim!”

Hele ki, acıklı ve komik “Alamancı” hadisesini derin bir sorgulama ve eleştiriyle yine o dile getirmişti:
“Gitmişsin Avrupa'ya, almışsın bir araba/Köyünde garibana demeyisin merhaba!”
Ve dahası:“Mısırı kuruttun mu, ambarda duruttun mu/Baban çarık giyerdi, bunları unuttun mu?/O ırgat günlerini sevdiğim, unuttun mu?”

Bunun için, Karadeniz'in çınarı Erkan Ocaklı, bu toprağın, bu coğrafyanın, bu kültürün ve bu ahlâkın sanatkârı idi. Yerli ve bizdendi. Çünkü o, “Bizim Ocaktan” yetişmişti. Beyninde ve gönlünde bizim sevdamız, bizim edâmız vardı. Kişiye şeref ve izzet kazandıran da budur zaten.

Müthiş bir sosyal realite ve trajik unsurlar, ıstırap verici buruk hikâyeler taşıyan “Almanya Acı Vatan!” sözünün patendi ona aittir. Bu başlık dünya çapında beğeni toplayabilecek bir roman adı olabilir. Ne yazık ki, bu acı macerayı romanlaştıracak yetkin yazar henüz ortaya çıkmadı.

“Almanya acı vatan, adama hiç gülmeyi/Nedendir bilemedim, bazıları gelmeyi?” diyordu.
Yılar önce, gazetecilik yaptığım yıllarda bu acı hikâyeye dair beş yedi günlük bir yazı dizisi hazırlamıştım. Başlığı,“İki Neslin Dramı, Gurbet mi, Sıla mı?” idi.
Görüş ve düşüncelerini yansıttığım bir felsefeci, “İnsanımız, ölülerini o topraklara gömmeye başladığında, belki işin vahametini kavramış olacağız!” demişti. Meseleye mavi mark ve şimdi de pembe Euro penceresinden bakanlar, ne yazık ki, yaşanan bu korkunç dramın farkında değil. Tam tersine daha da “açılmak” istiyorlar. Kendisi olarak kalmak yerine, başka diyarlara açılmak için cân atanların, akıbetini Hak hayreylesin.

Ne denir?: Sonucuna katlanmak şartıyla, isteyen istediği maceraya atılır; sonu elemli ve trajik olsa da.

Siz sadece, metalik lüks Fordların dış yüzeyini görüyorsunuz; Lübeck'in ruh sıkıcı, insan onurunu ezici Deliler Evinde, o gurbet zindanında, hem millî ve mânevî kimliğini, hem de hafızasını ve yurduna dair hatırasını kaybeden, gökçe bir Türk delikanlısı Ufuk'un ve körpe evlâdını yaban illerde yitiren yüreği yaralı bir ananın insanlık vicdanını sarsan korkunç ıstırabını bilmiyorsunuz!.. Anlatılsa da, yaşamadıktan sonra, bu derin âzâbı kavramanız mümkün değil…
Unutmayın ki, ateş, önce “düştüğü yeri” yakar ama, sonra bütün dünyayı, bütün insanlığı sarar!..

Gerçekten, birkaç bin Mark uğruna sönüp giden, trajik hayatların henüz ne hikâyesi yazıldı, ne de gerçek bir muhasebesi yapıldı. Bu bâkir saha hâlâ, güçlü yazarını, duyarlı yönetmenini bekliyor! Bir gün mutlaka yazılacak, bir gün mutlaka çekilecek!..Yoksa, insanlık, “insanlığına yakışır” bir davranış gösterememiş olarak, kendi bencil hücresinde, aynı akıbete duçar olacak!..

Erkan Ocaklı'nın ardından gelenler, hep ondan aldıkları ilhâm ve cesaretle atıldılar bu sahaya. Ama hep “piyasa” işi yaptılar. Piyasa kelimesini hassaten kullandım, çünkü onlar ne yazık ki, “Ocaklı” değil, “köşe-bucaklı” ve daha ziyade de “kucaklı” şarkılar sürdü piyasaya. Çünkü bu satıyordu ve sürümden kazandılar… Kazanmak, bir anlamda kaybolmak ve “kaybetmektir” bilemediler. Sözler ise karamelâ kâğıtlarındaki mânilerin bile ayarında değil.

Haksızlık etmeyelim, birkaç müstesna Karadenizli sanatçı kaliteli, sanatlı müzik çalışmaları yapıyor elbette. Ama çoğunluk 'sıksara' sarasına takılıp kalmış.

O, toplumdaki itimat ve güven kaybını yıllar önceden müthiş bir şekilde teşhis etmişti.
Bir türküsünde, şöyle diyordu:
“Kadırga yok diyorlar, nedir ha bu donanma?/
Öyle bir güne geldik: Babana da inanma!”

Hızlanarak devam eden ve toplumun temellerini derinden sarsan bu ahlâkî çözülmeyi ve beraberinde getirdiği güven kaybını, bencilleşmeyi hep birlikte yaşadık, yaşıyoruz.

Çoğu zaman sanatçı ruhlu insanlar, cemiyetteki bozulmayı, sosyologlardan, psikologlardan ve sözde kendilerini toplum mühendisi diye tanımlayan kişilerden çok daha evvel tesbit ve teşhis eder. Cemiyetin cevheriyle tanışan gerçek sanatkârın böyle bir 'öncü kimliği' vardır. Rahmetli Erkan Ocaklı da bunlardan biriydi.

Şöhretin zirvesinde olduğu yıllarda bir gün, Zeytinburnu'nda kendisi ile bir dost meclisinde tanışmıştım. 80'li yılların ortalarıydı. Boylu-boslu, yakışıklı bir genç adamdı. “Plak ve kasetlerinizdeki fotoğraflar pek güzel değil, oysa siz yakışıklısınız!” demiştim. Teşekkür ederek, “Haklısınız. Bunu bana başkaları da söylüyor” demişti. Ben de, “O zaman fotoğrafçınızı değiştirin!” demiştim. Gülmüştü.

Sonra da, dillerden düşmeyen, hatta adına hikâyeler, efsâneler uydurulan “Eminem” şarkısını, oradaki “Emine”nin gerçek bir isim olup olmadığını, bu kadar büyük bir aşkın, nasıl karşılık görmediğini sormuştum. Erkan Ocaklı, “o kızı” gerçekten çok sevdiğini, kızın da kendisini sevdiğini; ancak ailenin bu birleşmeye karşı çıktığını söyledi. Kızın gerçek isminin Emine olmadığını, ailesinden korkup çekindiği için ismini değiştirdiğini de sözlerine ekledi.

Röportaj niyetine kendisine ayaküstü birkaç sual sordum. Çilesizlikten, seviyesizlikten, sosyal çözülmeden yakındı. Kolaycılıktan şikâyet etti. Bu piyasanın kendisini rahatsız ettiğini, onun için yavaş yavaş geri çekildiğini söyledi. Bu ilk ve son görüşmemiz olarak kaldı. Bir daha yüz yüze gelmedik. Mahşerde belki…

O yakışıklı delikanlı, zamanla amansız bir hastalığa yakalandı, eridi, tükendi ve son nefesini vererek, fâni dünyadan, bâki âleme göçtü.

16 Kasım 2008 Pazar günü radyo haberlerinde vefat haberini duyunca, çok üzüldüm. Yılların hatırası bu buruk ve trajik hadiseler geçti gözlerimin önünden.

Kıkbeşlik plâklardaki afili delikanlı fotoğrafı ve hareketli istavrit balığı gibi kalbimizi titreten, ama bir o kadar da buruk ve buğulu olan ses. Karadeniz'in köklü çınarı, beyefendi delikanlısı. Erkan Ocaklı…

Aradan kırk yıl geçti, delikanlı ateşler söndü; sevda türküleri sustu; şakaklarımıza kar yağdı. Ölüm hüznü düştü kalbimize… Bu fâniden ayrılık yâkîn oldu bize… Sûfî ezgilere, ilahîlere ve Fatihalara sığınır olduk… Ebedî sükûnete…

“Emine” hâlâ yaşıyor mu bilmiyorum ama, şimdi o yakışıklı delikanlının mezarına da, sonbahar yaprakları dökülüyor. Sanat, şöhret, ikbal, makam ve servet… Hepsi hikâye… Faziletli insan olmak ve düzgün-dürüst yaşamak en ulvî gaye…

Ocaklı, son yıllarda, “Kazağının üstünde, gömleğinin yakası/ O eski Ocaklı'nın kalmadı fiyakası!” diyerek, kendini de eleştirme faziletini göstermişti.
Hiç kimse kusursuz değil, varsa Allah taksiratını affetsin.
Mekânı cennet olsun…

www.sanatalemi.net

Facebook Twitter Yahoo Google Linkedin Stumbleupon Delicious

*

*


*