Ömer Uluç’un hortumları ayaklandı

  • Giriş : 22.04.2006 / 00:00:00

Ressam Ömer Uluç, ‘Aralıkta Gidip-Gelenler’ adlı sergisini Kâzım Taşkent Galerisi’nde açtı.

Facebook Twitter
Yazı Boyutu:


Takvimler 90’lı yılları gösterirken tuval dar gelmişti Ömer Uluç’a. Sanatla olan dansını çerçevelerin dışına çıkıp üç boyutlu figürlerle sürdürmüştü. Şimdilerde ise işi bir adım daha ileri götürdü sanatçı. Yapı Kredi Kültür Merkezi Kâzım Taşkent Sanat Galerisi, bu güngörmüş figür avcısının “Aralıkta Gidip-Gelmeler” adlı ‘defilesine’, diğer bir deyişle onun meşhur hortumlarının resmigeçidine ev sahipliği yapıyor.

Satıhlardan çıkıp çeşitli mekanlarda duran figürler sıkılmış olacaklar ki, bu kez hareket ediyor, yürüyor, dönüyor ve özgürce dolaşıyor ortalıkta. Duvarlara baktığımızda ise yine tuval ve satıh boyadığını görüyoruz Uluç’un. Demek ki çıkmamış çerçeveden, çıkmak değil de gidip gelmekmiş yaptığı diye düşünerek, bu konuda bir açıklama bekliyoruz: “Kafamda bir aralık sorunu hep vardı. Geçen yıl YKY’den çıkan Heves Kuşu Durmaz Döner isimli kitabımda ‘Aralıklar Teorisi’ diye bir şey gevelemiştim aslında. Bu, tabii bilimsel teori olacak değil, bir metafordu.” açıklamasını yeterli bulmayıp “Bir sorun olduğu aşikâr da, sebep nedir bu soruna?” dediğimizde aldığımız cevap, “Türkiye’nin çok aralıkta kalması...” oluyor tek bir cümleyle. Tarihte de şimdi de Doğu-Batı, Güney-Kuzey, Slav kültürü-Arap kültürü arasında sıkışmamızdan dem vuran sanatçı, “Peki mahkûm muyuz buna?” dediğimizde, “Tarih bitmedi. Zaten bitiş yok, gidip gelmeler var.” diyor ve ekliyor: “Çok hareketli, rüzgârlı bir coğrafyadayız. Cereyanda kalıyoruz tabii, ama karamsarlığın lüzumu yok. Bu bizim belki de tek zenginliğimiz.” Kıssadan hisseye, Türkiye’nin kaderiyle benzerlik gösteriyor Uluç’un ve yapıtlarının kaderi de. “Benim meselem değil sadece bu. Arada gidip gelen ben değilim, neredeyse hepimiz böyleyiz.” diyen sanatçıya göre iki tarafla da anlaşamayanlar çoğunlukta olsa da bazıları sorgusuz sualsiz Doğu’ya, bazılarıysa Batı’ya yapışıyor. İnsanın ruhsal olarak melez olduğunu düşünen Uluç, “ben şuranın adamıyım” diyenlere pek bir şaşırıyor ve özentili buluyor onları.

İstanbul, sanat merkezi olmuş değil

“Sanat Dünyamız”ın bahar sayısındaki ‘Türkiye’de sanat ortamı üzerine bir tartışma’ başlıklı yazıyı hatırlattığımızda ise “Tartışma çıkarmaya çalışma!” diyerek gardını alıp açıyor ağzını yumuyor gözünü Uluç: “Türkiye sanat ortamını eleştiriyorum tabii ki. Üretimimizi tanıtan bir durum olmadı hiç. Batı hayranlığı had safhada. 50-60 sanatçının katıldığı son bienalde Türk sanatçıların sayısı bir elin parmağını geçmedi. Bienalin feodal yapısı zaten ayrı. Gençlerimize yazık, günah. Bienaller sanatı teşvik etmek için yapılır, büyük metropollerde de olmaz zaten. Yani İstanbul tüm iddialarına rağmen bir sanat merkezi olmuş değil.” “Eleştirilerin sonu gelmez, peki ne yapsın da sanat merkezi olsun İstanbul?” dediğimizde o meşhur “Sistemi değiştirmemiz lazım.” cümlesi oluyor duyduğumuz.

“2010’da gerçek kimliğimizi yansıtalım”

“2010 için bir hareketlenme var; ama pek hayra alamet değil. İstanbul’un Kiev ile yarışıp kazandığını unutmayalım lütfen. Benim aklıma hangi İstanbul’un öne çıkarılacağı sorusu takılıp duruyor. Bir tane İstanbul yok ki. Fatih ayrı, Nişantaşı apayrı. Ama ele geçecek fırsatları da değerlendirmeliyiz. En büyük tehlike idarenin yanlış adamlara düşmesi ve kapalı kapılar ardında yürümesi. Gerçek kimliğimizi saklamadan çıkmalıyız yola. Nasıl afişler koyacağız mesela? Başörtülü bir kızımızla açık bir kızımız sarılsa örneğin. Bir Bizans Enstitüsü kurulsa, Fatih semti Harbiye’yle kaynaşsa.”

Facebook Twitter Yahoo Google Linkedin Stumbleupon Delicious