Osmanlı döneminde, zamcılar sopayla adam edilirdi

Osmanlı döneminde, zamcılar sopayla adam edilirdi.18778
  • Giriş : 24.09.2007 / 07:22:00
  • Güncelleme : 24.09.2007 / 02:35:00

Her Ramazan'da yiyecek fiyatları yükselir, ancak işin ilginci fiyatları kimin yükselttiği belli olmaz.

Facebook Twitter
Yazı Boyutu:


Bunun en önemli sebebi de ülkemizde denetimin düzgün yapılamayışıdır.

Osmanlı döneminde ise devlet halkın sıkıntıya girmemesi için denetimi çok sıkı ve acımasız yapar, pahalı veya bozuk yiyecek satan esnafı sopayla cezalandırırdı.

Osmanlı yönetimi Ramazan gelmeden halkın 11 ayın sultanında sıkıntı çekmeden huzur içinde Ramazan'ını geçirmesi için birçok tedbir alırdı. Ramazan'da halkın sıkıntıya uğramaması için devletin üzerinde durduğu en önemli mesele yiyecek sıkıntısı çekilmemesi ve gıda fiyatlarının artmamasıydı. Ramazan ayı dolayısıyla gıdaların satılacağı fiyatlar devlet tarafından belirlenir ve bu fiyatların üzerinde satış yapılmaması için görevliler teftişlerde bulunurlardı. Devlet tarafından tespit edilmiş gıda fiyatları bir liste hâlinde bastırılarak dağıtılırdı.

EKMEK VE ET

Üzerinde en çok durulan iki yiyecek vardı: Ekmek ve et. Nitekim 1774 ile 1789 yılları arasında Osmanlı tahtında bulunan Birinci Abdülhamid, devlet adamlarına hitaben kendi eliyle kaleme aldığı bir hatt-ı hümayunda, yani emirde, "Her şeyden önemli olan et ve ekmektir" demekteydi.

Ramazan dolayısıyla çıkarılacak ekmek, simit ve çöreğin ne şekilde ve içine neler konularak pişirileceği devlet tarafından kararlaştırılarak fırıncılara duyurulurdu.

Ramazan'da satılacak ekmek numunesi padişaha gösterilerek onayı alınır, daha sonra fırıncılardan ekmeğin belirlenen numuneye göre hazırlanması istenirdi. Aynı zamanda satılacağı fiyat da Şaban ayının son günlerinde fırıncılara ilan edilirdi. Halkın ucuz ve iyi buğdaydan yapılmış ekmek yiyebilmesi için sıkı bir denetim mekanizması geliştirilmişti. Ekmek halkın ana gıdası olduğu için başta padişah olmak üzere bütün devlet görevlileri fırınları sıkı bir denetim altında tutarlardı. Ekmeğin içerisinde başka bir madde bulunursa veya çiğ pişmişse fırıncı falakaya yatırılırdı. Eğer ekmek kanunnamede belirtilen gramajın altındaysa fırıncının kafasına suçlu olduğunu belirten tahta bir külah geçirilir veya para cezası verilirdi. Fırıncılar un gelmemesi ihtimaline karşı bir aylık kullandıkları miktarı depolarında bulundurmak zorundaydılar. Osmanlı İmparatorluğu'nda Tanzimat döneminden sonra Avrupa tarzı yeme, içme başlayana kadar en revaçta olan et, koyun etiydi.

Tavuk eti de sofraların bir başka çeşidiyken, dana eti lezzetsiz olduğu için hemen hemen hiç kullanılmazdı. Et mevsimine ve ayına göre fiyatlandırılır, kışın pahalı yaz aylarında ucuz olurdu. Mayıs-Haziran ile Eylül- Ekim ve Kasım'da 1 kilosu bir akçe, Temmuz-Ağustos aylarında 1 kilo 200 gramı 1 akçe, Aralık'tan Mayıs ayının sonuna kadar ise 850 gramı 1 akçeye satılırdı. Keçi eti koyun etinden ucuz olurken, en pahalısı kuzu etiydi.

Keçi ve koyun etleri ayrı ayrı satılır, karıştıran olursa kadı tarafından cezalandırılırdı. Devletin tayin ettiği fiyattan yüksek satanlar ile eksik tartanlar sattıkları etin her 5 gramına 1 akçe ceza verirlerdi. Halkın Ramazan'da artan et ihtiyacının karşılanması ve et sıkıntısı çekilmemesi için özellikle Trakya'dan İstanbul'a koyun getirtilirdi. Yiyeceklerle ilgili zam yapılması gereken bir durum varsa, uygulanmaz, zam Ramazan ayından sonraya ertelenirdi.

HİLEKAR VE KARABORSACIYA DAYAK

Tarih boyunca ne kadar kanun çıkarılırsa çıkarılsın esnafın bir kısmının halkı kandırmasına engel olunamamıştır. Osmanlı döneminde de en önemli sorunlardan biri esnafların bir kısmının vatandaşı kazıklamasıydı. Bu yüzden Osmanlı yönetimi kanunlara ağır para cezalarının yanı sıra dayağı da koymuşlardı. Müşteriye kalitesiz veya eksik mal veren, devletin belirlediği fiyattan daha pahalı satan esnaf herkese ibret olması için çarşının ortasında falakaya yatırılırdı. Suçu ağır olanlarsa kulaklarından dükkânlarının kapısına çivilenirdi. Zeynep Dramalı, "Tarihi Tersten Okumak" isimli ilginç kitabında Osmanlı yönetiminin esnafa karşı aldığı tedbirleri uzun uzun anlatır.

Osmanlı İmparatorluğu'ndaki esnaf devlet hizmetinde bulunanlar ve serbest çalışanlar olmak üzere ikiye ayrılırdı. Osmanlı sarayının ve kapıkulu askerlerinin ihtiyaçlarını karşılayan devlet esnafı "ehl-i hıref-i hassa" adıyla anılırdı. Sayıları 2 bini bulan bu grubun içerisinde ekmekçi, helvacı, kazancı, kürkçü, kâğıtçı, kuyumcu, çilingir, terzi, aşçı gibi değişik birçok meslekten esnaf bulunurdu.

Serbest çalışan esnaf ise loncalara bağlı olarak mal üretir ve satarlardı. Osmanlı topraklarında faaliyet gösteren her esnaf birliğinin bir piri vardı. Hazreti Muhammed tüccarların, Hazreti İdris terzilerin, Hazreti Yusuf saatçilerin, Hazreti Davud demirci ve zırhçıların, Hazreti Adem çiftçilerin, Hazreti Lokman eczacı ve doktorların, Selman-ı Farisi berberlerin, Ahi Evren derici esnafının piri sayılırdı. Savaş zamanlarında orduda ihtiyaç duyulan esnaf devlet hizmetine alınırdı. Orducu esnafı diye isimlendirilen bu grup devletin ihtiyaç duyduğu gıdaların temin edilmesinden, imalathanelerde savaş malzemesi yapımına kadar değişik birçok alanda Osmanlı ordusunun ihtiyaçlarının temininde çalışırdı.

Osmanlı idaresi halkın mağdur olmaması için esnaf teşkilatını, hammadde temininden başlayarak imalat, pazarlama, malları fiyatlandırma ve satış aşamalarının tamamını denetim altında tutardı. Hiçbir esnaf malını devletin belirlediği narhın, yani fiyatın üzerinde satamazdı.

DENETİM ŞART

Piyasada satılan malların devletin belirlediği fiyatın üzerinde satılıp satılmadığının denetlenmesi padişahın vekili olan veziriazamların görevlerinin en başta geleniydi.Veziriazamın bırakın görevini aksatmasını, fiyat denetimini ihmal ettiği yönünde bir dedikodu çıkması bile azline sebep olurdu.Böyle bir durumla karşılaşmak istemeyen veziriazamlar Çarşamba günleri konaklarındaki divan toplantısının ardından, yanlarına İstanbul kadısı ile muhtesibi, yani zabıta mü- Osmanlı İmparatorluğu'nda esnafın denetimi muhtesib, ihtisab ağası veya ihtisab emini adı verilen bir görevlinin emri altındaki teşkilatla yapılırdı. Bunlar Osmanlı döneminin zabıtalarıdır Her kadılıkta, bir muhtesib bulunur ve kadının emri ile hareket ederdi.

Böyle bir durumla karşılaşmak istemeyen veziriazamlar Çarşamba günleri konaklarındaki divan toplantısının ardından, yanlarına İstanbul kadısı ile muhtesibi, yani zabıta mü- Osmanlı İmparatorluğu'nda esnafın denetimi muhtesib, ihtisab ağası veya ihtisab emini adı verilen bir görevlinin emri altındaki teşkilatla yapılırdı. Bunlar Osmanlı döneminin zabıtalarıdır Her kadılıkta, bir muhtesib bulunur ve kadının emri ile hareket ederdi.

OSMANLI’NIN ZABITASI HİLEKÂRA ACIMAZDI

Osmanlı İmparatorluğu'nda esnafın denetimi muhtesib, ihtisab ağası veya ihtisab emini adı verilen bir görevlinin emri altındaki teşkilatla yapılırdı. Bunlar Osmanlı döneminin zabıtalarıdır Her kadılıkta, bir muhtesib bulunur ve kadının emri ile hareket ederdi.

Esnaf kanunnamesinde, "Allah'ın yarattığı her şeyin hukukunun görülüp, gözetilmesinden muhtesibin sorumlu olduğu" kaydı bulunur. Muhtesib, yalnız esnafı denetlemez, yeni iş yerlerinin açılması ve yol izni verilmesi gibi konulara da bakardı. Muhtesib, emrindeki zabıtalarla esnafı teftişi sırasında suçu dayağı gerektiren bir kişiyi bulursa çarşı ortasında falakaya yatırtır, eğer suçu hapis veya sürgünü gerektiren biri olursa idari makamlara bildirirdi.

MESNEVİ

Mevlana yılı dolayısıyla önüne gelen kitap yayınlıyor. Bunların bir kısmı lüzumsuz ve değeri olmayan kitaplar. Ancak Mevlana yılı dolayısıyla nadiren de olsa bazı önemli kitaplar yayınlanıyor. Bunlardan birisi sahasında hâlâ ulaşılamayan bir otorite olan rahmetli Prof. Dr. Âmil Çelebioğlu'nun sadeleştirerek yayına hazırladığı Mesnevi. Türk kültür tarihinin en önemli isimlerinden biri olan Mevlana (öl. 1273) büyük bir âlim, şair ve sufîydi. Türkiye'nin günümüz Irak'ı gibi olduğu bir dönemde Anadolu'da yaşadı. Bu yıllarda Anadolu'yu işgal eden Moğollar her yerde zulüm yapıyorlardı. Mevlana halkın birliğini sağlamaya çalıştı. İnsanlara sevgiyi, merhameti, şefkati ve affı öğretti. Mevlana'nın Mesnevîsi büyük sufînin insanlığa katkılarını asırlarca sürüp, günümüze kadar getirdi. Mesnevî yazıldığı günden itibaren bütün İslam coğrafyasını derinden etkiledi. Mevlana, eserinde İslam'ı, imanı, Allah'ın kudretini, büyüklüğünü ve sevgisini anlatır. Eserini Farsça manzum olarak hazırlamış ve içine halkın anlayacağı ibret verici hikâyeler koymuştur.

Mesnevî'yi anlamak için manzum ve mensur birçok tercümesi yapılmıştır. Bunlardan biri de 18. yüzyılın önemli şairlerinden Süleyman Nahifî'nin manzum tercümesidir. Rahmetli Âmil Çelebioğlu Nahifî'nin bu tercümesini 1967’de yayınlamıştı. Hocasına layık bir talebe ve bugün Türkiye'nin en önemli Eski Türk edebiyatçılarından biri olan Prof. Dr. Nihat Öztoprak rahmetli Âmil Çelebioğlu'nun sadeleştirdiği Mesnevî'yi 40 yıl sonra yeniden yayına hazırladı ve kitap Timaş yayınları arasında çıktı. Bu kitabı bize kazandıran herkese teşekkür ediyor ve Mevlana'nın mesajını anlamak isteyenlere bu kitabı tavsiye ediyoruz.

BUGÜN

Facebook Twitter Yahoo Google Linkedin Stumbleupon Delicious