Oya Baydar'dan Kürtler icin 3 öneri

Oya Baydar'dan Kürtler icin 3 öneri.9292
  • Giriş : 08.01.2009 / 13:04:00

Oya Baydar'a göre Güneydoğu'da kanın durdurulabilmesi için yöneticiler ne yapmalı? Sorun nasıl çözülür? Hangi romanı o yazmak isterdi? En cesur romanı hangisi?

Facebook Twitter
Yazı Boyutu:


Oya Baydar ile son romanı Kayıp Söz'den yola çıkarak, şiddeti, özgürlüğü, Kürtleri, edebiyatı, yazarlığı konuştuk. Uzun ve siyasi boyutu öne çıkan bir söyleşi oldu ama öyle inanıyorum ki içeği nedeniyle sıkmayacak bir röportaj çıktı ortaya:

Romanınızın savaş ve şiddet aleyhtarı, dışlanmışları duyan bir sesi var da bazı ötekilerin sesi kısık. Yanlış anlamayın ben de sizin yazdığınız ötekilerden olabilirdim - ki ben de değişik bir ötekiyim - İşte ötekinin sesi çok çıkınca bu sefer diğer taraf, mağdur duruma düştüğünü söylüyor. Bu memleket şehit analarının memleketi. Yine yanlış anlamayın; oğlumun askerlik zamanı geliyor. Utanarak söylüyorum, evladımı feda edemeyeceğimi düşünüyorum. Anneler evlatlarını kaybedecek, sonra iktidarlar, politikalar değişecek; olan 20' lik Mehmet'lere olacak. Kan dökülüyor. Bu süreci başlatan kimlerdi?

Kayıp Söz'ün ana teması “şiddet” olgusu; şiddetin her türü. Savaş ise, şiddetin en yüksek, en acımasız hali. “Ötekilik” bir yan tema, ikincil bir tema bu kitapta. Bütün ötekileri ve ötekilikleri birlikte anlatabileceğiniz bir roman yazamazsınız, en azından ben bunu başaramam. Bizim ülkemizde savaş, şiddet, terör bu dönemde kendini en fazla Doğu'da, Kürt halkı üzerinde gösteriyor. Bu yüzden şiddet ve ötekileştirme hikayemi onlar üzerine kurdum. Evet, bu memleket şehit analarının memleketi, ölü çocuklar memleketi, öldürdüğümüz çocuklar memleketi. Kürt sorununu barışçı yoldan çözümlemeyi bunca zamandır reddeden, silahlı çözümden başka çözüm kabul etmeyen ve Memetcikleri, Mamudocukları cephelere sürenlere sormak lazım sorunuzu.

Benim açımdan Türk veya Kürt, ölülerimizin hiçbir farkı yok. Her ana evladına aynı şekilde ağlar. Evladınızı feda etmeyeceğinizi söylerken niye utanacaksınız ki! Hiçbir ana evladını feda etmek istemez. Bakmayın siz televizyonlarda gördüğümüz kimi şehit analarının, “Vatan sağ olsun, bir oğlum daha var o da vatana kurban olsun” demelerine. Bu, o zavallı acılı kadınların ve halkımızın çoğunluğunun etkisi altında kaldığı militarist erkek iktidar söyleminin bir tekrarıdır. Acı içinde, kendilerinden bunun beklendiğini düşünerek söyledikleri acınası bir sözdür. “Oğlumu hiçbir savaşa göndermek istemiyorum”, diyebilen Türk ve Kürt analarıyla gurur duymalıyız. Ancak yasımızı ortaklaştırabildiğimiz zaman barış gelecek bu ülkeye.

ACİLEN SİLAH BIRAKILMALI

Savaş ve kan dökülmesi sürecini kimin başlattığı sorusuna gelince, bu çok daha farklı bir söyleşinin konusu olabilir. En kısa ve tabii ki eksik biçimde söyleyecek olursam, Kürt sorunu ve Doğu'daki mezalim bugünün sorunu değil, 100 yılı aşkın bir geçmişi var. Sadece 1930'ların sonlarında Dersim isyanı ve onu izleyen katliamı bilip hatırlamak bile bölge insanının nasıl zulme ve kırıma tâbi tutulduğunu gösterir. Şiddet şiddeti doğurur. Devlet terörünü meşrulaştırmak karşı şiddete de cevaz vermektir. Silahı ve savaşı asla kabul etmem, ama ne yazık ki halklar bazen haklı taleplerini duyurabilmek için silaha sarılıp kendileri de şiddet uyguluyorlar ve bir şiddet sarmalında boğulup gidiyoruz. Bugün geldiğimiz noktada, kanın ve ölümlerin durması için acilen ve ön koşulsuz silah bırakılması gerekiyor.

KÜRTLER EŞİT YURTTAŞLIK HAKKI İSTİYOR

İstanbul'dan Kürtlerin ezildiğini göremiyor muyum? Kitabınızı okuduktan sonra kendi içimde Kürt Türk ayrımı yapan gizli bir nokta aradım; yok. Belki Kürtler farklılıklarını yaşamak istiyorlardır. Asıl o zaman insanlar ayrışmaya başlamazlar mı?

Cevap sorunuzun içinde zaten. İstanbul'dan çok şeyi göremiyoruz. Ancak içinden tanıdığımız, insana ulaştığımız zaman empati mümkün olabilir. Benim için de böyle oldu. Eskiden Kürt halkına bütün ezilenlere duyduğum genel adalet duygu ve talebiyle yaklaşırdım. Sonra Doğu'yu daha yakından, içinden tanıma imkânım oldu. Kürt arkadaşlarım oldu. Yani insanın yüreğine ulaştım ve hiçbir şey bilmediğimi anladım. Kürtler “farklılıklarını” yaşamaktan çok, öncelikle Türkiye Cumhuriyeti'nin eşit haklı yurttaşları olmak istiyorlar. Zaten yaşamın güç olduğu, çeşitli mağduriyetlerle dolu ülkemizde Kürt oldukları için, yani etnik kökenleri yüzünden, iki kat mağdur olmak istemiyorlar. Birinci sınıf vatandaş, hepimiz kadar insan sayılmak istiyorlar. Dillerini özgürce konuşabilmek, geliştirebilmek, baskı altında tutulmamak istiyorlar.

Aslında Kürt sorununu, Kürtlerin sorununu halk olarak bilmiyoruz. Benim tanıdığım Kürtler başarılı, dilini konuşan, devletle problemi olmayanlardandı. İçlerinden pek azı mı özgürce yaşıyor?

Düşünün ki, daha birkaç yıl öncesine kadar “Kürt yok, dağda karda yürürken kırt kırt sesi çıktığı için dağ Türkleri öyle adlandırılmış” denilen bir ülke burası. Bırakın resmi propagandanın ve aşırı milliyetçiliğin etkisindeki halkı bir yana, geçenlerde bir emekli orgeneral, “Kürtleri bilmiyorduk, dağ Türkleri diyorduk onlara” diye itirafta bulundu. Dertli olanlar, çevremizdeki devletle problemi olmayan Kürtler değil. Hatta onlar bile size çok güvendiklerinde Kürt kimliğinin nasıl bir çeşit “mahalle baskısı” altında tutulduğunu anlatacaklardır.

MEDYA GÜDÜM VE KONTROL ALTINDA

Medyadan duyduğumuz, Kürtlere ait safsatalar nelerdir?

Medya büyük çoğunluğuyla ya birbiriyle mücadele eden sermaye gruplarının ya da hükümetin veya devletin içindeki şu veya bu kesimin güdüm ve kontrolünde. Sadece bu meselede değil, diğer bütün konularda da gerçeği hizmet ettiği kesimin çıkarı, meşrebi ve ideolojisi doğrultusunda çarpıtıyor. Bu bakımdan Doğu ve Güneydoğu'da yaşanmakta olan savaşa ilişkin bütün haberlere kaydı ihtiyatla yaklaşıyorum ben. Zaten mesela Taraf gazetesi bu haberlerin birkaçının nasıl bir çarpıtma olduğunu ortaya çıkarttı. Bunun dışında, bir zamanlar çok yaygın olan ve burada hatırlatmaktan bile utanç duyduğum “Kuyruklu Kürt” safsatasından tutun da Kürt kimliğini inkâra yönelik ustalıklı şekilde çarpıtılmış yazı ve haberlere kadar, Kürtlerin tümünün ayrılmak, vatanı bölmek isteyen vatan hainleri olduklarına kadar pek çok örnek verebiliriz.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti sınırları içinde yaşıyorum, sınırlarımız belli. Hangi hakları istiyorlar? Net olarak bilmiyorum. İstediklerini elde ettiklerinde bir de özerklik isterlerse diye korkuluyor zannımca. Başörtü sorunu için de aynı endişeler besleniyor, iktidara geldiler şimdi...? diye soruluyor.

Türkiye'de ekonomik ve siyasal iktidarı elinde bulunduran çevreler sürekli olarak korkular üretirler. Hele de son zamanlarda, bazı kesimler iktidarlarının sallanmakta olduğunu, Türkiye'nin köklü bir değişim sürecine doğru gittiğini gördükçe ülkemizi bir cinnet ortamına sürüklemekten, halkı fobilerle ürkütmekten geri kalmıyorlar. Bir zamanlar bu halk komünizmle korkutulmuştu, sonra Kürt, vatan elden gidiyor propagandası, bir yandan da şeriat geliyor çığlıkları. Halen davası görülen Ergenekon bu çevrelerin örgütlenmelerinden sadece biridir. Kürtler ezici çoğunlukla bu ülkede yaşamak istiyorlar. PKK ve benzeri silahlıların baskısından uzak özgür bir halk oylaması yapılsa, ben Kürtlerin yüzde 90'ının bu topraklarda kardeşçe yaşama doğrultusunda oy kullanacaklarından eminim. Ama tabii eşit yurttaşlar olarak. Bölgesel özerklik de bugünün ilk talebi olmaz, dillerinin, kültürlerinin ve Kürt kimliğinin resmen tanınmasıdır onların istekleri. Ama bölgesel özerklikten de korkmamak gerek. Almanya'dan İspanya'ya, ABD'ye kadar pek çok ülkede denenmiş bir yoldur bu. Bölgesel özerkliğin, yani yerel yönetimlerin kimi konulardaki görece bağımsızlığının üniter devletle çatışan bir yanı da yoktur, kimsenin korkması gerekmez.

Kürtlerin gözünde Abdullah Öcalan bir Atatürk gibi mi?

Tam bir paralellik kurmak doğru olmaz bence. Ama her halkın önder benimsediği kişiler vardır. Ezilenler liderlere daha fazla ihtiyaç duyarlar. Devlet görevlilerinden sürekli olarak “şerefsiz”, “vatan haini”, vb hakaretleri duyan, çocukluğundan beri kimliğinin ezildiğini hisseden insanlar, kendilerine kimlik ve onur vaad edenlerin peşinden giderler. O kişi ve o vaadler aldatıcı da olsa.

EVET, KÜRT SORUNU MANİPÜLE EDİLMEKTEDİR...

Vatansız değiliz. Zamanı gelince 20'lik masumları askere yolluyoruz. Şehit analarına diyecek sözü olan var mı? Ama dağdaki teröristlerin de anneleri anne sonuçta. Askerin bebek öldürme gibi bir eylemi olmuş mudur mesela? Tepkili, yanlı soru soracak bilgi ve bilinç düzeyinde değilim. Gerçekten soruyorum. Türk bayrağına sevdalı kürtler azınlıkta mı? Diğer kürtler tarafından hain olarak mı görülürler? O coğrafyadaki şiddetin sebebi PKK. Asker durduk yere oralarda bulunmuyor. Devamlı bir saldırı söz konusu; teröristler halktan gerçekten destek alıyorlar mı?

Sorunuz kafanızdaki ve yüreğinizdeki çelişkileri, adalet duygunuzu ve adil olma kaygınızı yansıtıyor. Bunlarla ilgili göruşlerimin bir bölümünü daha önceki sorularınızda cevaplamaya çalıştım. Kısaca şöyle söylersem beni daha iyi anlayacaksınız: Evet, Doğu ve Güneydoğu'da Kürtler üzerinde, sadece teröristlere, sadece silahlı PKK'ye yönelmenin çok ötesine giden, bütün bir halkı etkileyen büyük baskılar vardır. Bu baskılar bugünün işi de degil, yüz yılı aşkın süredir var. Siz bir evde bile ailenin bir üyesini sofranıza oturtmazsanız, oturtursanız da sadece yemek artıklarını verirseniz; onun kendini ifade etmesini, mesela kendi diliyle konuşmasını vb. yasaklarsanız, sürekli şerefsiz, aile haini, vb olduğunu söylerseniz, ona size düşman olmaktan ve kaçmaktan başka bir seçenek bırakmamış olursunuz.

Evet, Kürt sorunu aynı zamanda dışardan da manipüle edilen bir sorundur, ama devletin görevi kendi vatandaşları arasında hiçbir ayrım yapmamak, hatta ezilen mağdur vatandaşlarına daha fazla kol kanat germektir. O zaman dış güçlerin müdahalesi, tahrikleri akim kalır.

PKK ve benzeri örgütler çoğunlukla terörü, şiddeti mücadele yöntemi olarak benimserler. Bu onların doğasında vardır. Devlet aynı şekilde mukabele edemez. Bebek, kadın, yaşlı diye bakmadan bir köyü, bir aşireti topyekun imha, mesela 1937-38'de isyanı bastırma gerekçesiyle Dersim'de maalesef uygulanmıştır. Günümüze gelindiğinde bizim asker veya devlet bebek öldürmüyor, öldürmez, ama bunca faili meçhul cinayeti hatırlayalım. Dışkı yedirilen köylüleri, Diyarbakır Hapishanesinde 1980 darbesi sonrasında olanları, buradaki korkunç, insanlığa sığmayan işkenceleri hatırlayalım. Kim der ki bunlar doğru değil, asıl o yalan söylüyordur. Bütün bunlar maalesef oldu.

SORUNUN ÇÖZÜMÜ NELERE BAĞLI?

Peki Kürtlerin yasal temsilcisi gibi görünen DTP gönüllerin de temsilcisi konumunda mı?

DTP Kürt kimliği üzerinden siyaset yapan, bu yönüyle Kürtlerin yakınlık duydukları, siyasal temsilcileri kabul ettikleri bir partidir. Ama Kürtlerin önemli bölümünün de AKP'ye oy verdiklerini unutmayalım.

Ütopya olabilir ama; bir Aydın olarak bir cümleniz ses olur da belki elinde güç olan biri duyar. Devlete, Hükümete kanın durması adına şimdiye dek uygulamaya koyulmamış hayata geçirilebilecek bir öneride bulunur musunuz?

Birincisi: Bu topraklar üzerinde, Türkiye Cumhuriyeti'nin Türk ve Kürt bütün yurttaşlarının siyasal ve kültürel bütün haklarının anayasal güvence altına alınmasına yönelik bir anayasa ve yasa değişikliği, yani Kürt kimliğinin resmen tanındığının ifadesi, en azından o bölge halkının psikolojisi üzerinde çok olumlu bir değişiklik yaratacaktır.

İkincisi: Pozitif ayrımcılık, yani özel kayırma uygulanarak, savunma bütçesinden, silah bomba alımlarından kısılarak, bölgeye göstermelik değil ciddi bir yatırım, iş ve eğitim seferberliğinin başlatılması;

Üçüncüsü: Bir evladı şehit olan öteki dağda ölen onbinlerce, yüzbinlerce ailenin yaralarını sarmak için, bölgeyi rahatlatmak için önkoşulsuz ve onur kırıcı olmayan bir eve ve yurttaşlığa dönüş yasası. Devlet /hükümet bu üç noktada söz verip adım attığı anda sorun çözüm yoluna girer. Gerisi teknik ayrıntıların çözümüne kalır.

Türklerle Kürtler arasında ortak payda din. Barış adına bu müessese çalıştırılamaz mı? Ya da aşiretlerin ağırlığı söz konusu olamaz mı?

Şu sıralarda AKP'nin yapmaya çalıştığı din bağını bölgede etkinlik elde etmek için kullanmak zaten. Ama işe yaramaz, hatta bölge halkı arasında da çatlaklara ve iç çatışmalara neden olabilir. Hepsi Hristiyan olan Avrupa devletleri arasında, özellikle tarihte ne kanlı savaşlar olduğunu hatırlarsak, dinin tek başına bir tutkal işlevi görmediğini anlarız. Aşiretlerin ağırlığı ise aşiret reislerinin iki dudağının arasındadır ve zaten onların pek çoğu korucu aşiretidir, yani devletten yanadır. Din ortak paydası yanında, onun kadar güçlü olan, yüzyıllardır Türk-Kürt içiçe aynı topraklar üzerinde yaşamış olmak ortak paydası bir o kadar güçlüdür. Sorunun çözümü için daha fazla özgürlük, daha fazla insanlık, daha fazla demokrasi ve daha fazla vicdandan başka aracımız yok.

Kayıp Söz romanındaki Kürt kahramanlarınız Mahmut ve Zelal için nasıl bir Türkiye düşlüyorsunuz?

Sadece benim romanımın Kürt kahramanları Mahmut ve Zelal için değil kendi çocuklarım için, kendim için, sizin için, hepimiz için özgür, eşitlikçi, kimsenin kimseyi ötekileştirmediği, diline, dinine, inancına, inançsızlığına, ideolojisine, dünyaya bakışına karışmadığı ve saygılı olduğu, devletin yurttaşın hizmetkârı olarak bu eşitlik ve özgürlük ortamının devamının bekçisi olacağı bir barış ve kardeşlik Türkiyesi düşlüyorum.

İNSAN İNSANA ULAŞABİLİR

Şiddet masaya yattığında, hayat kurtarmak adına bile şiddetten medet umuyoruz. Deney farelerinin kurban edilmelerini görmüyoruz bile. Ancak roman kahramanlarınızdan Deniz gibi çok özel karakter olmak gerekiyor ki o da tutunamayanlardan. Elif, şiddet dolu bir dünyaya sımsıkı sarılması için çocuklarımıza şiddet uyguladığımızı itiraf ediyor. Yeryüzü var oldukça savaş ve şiddet insana ait bir olgu mu insanı yok etse de?

Bu çok tartışılan bir konudur. Şiddet, onbinlerce, hatta yüzbinlerce yıllık bir insanlık tarihi boyunca insanın içine yerleşmiş, neredeyse içgüdü haline gelmiş bir duygu. Kaynağında şiddet uygulayanın iktidar isteği ve hırsı var. Erkeğin kadın üzerinde, güçlünün güçsüz üzerinde ekonomik, kişisel veya siyasal iktidar hırsı... Kendisinden farklı olanı kendisine benzetmek ve köle etmek isteği... Öte yandan ezilenin, mağdur olanın şiddete karşı şiddetle mukabelesi. Şiddet, karşı şiddeti doğurur. İnsanlığın ilerlemesi demek savaşı ve şiddeti ortadan kaldıracak bir anlayışa ve ahlaka ulaşabilmesi demektir ki, henüz bunun uzağındayız. Ama yine de bir gün savaşsız şiddetsiz bir dünyaya varılabilir belki. En azından bunu umut edelim ve ilk adımı kendimiz atarak, başkalarını, ötekileri anlamaya çalışarak biz atalım. Ben insanın insana ulaşabileceğine inanıyorum.

Eserinizde kişilikleri çözümlerken aşklarını da sorgulamışsınız. Çok güçlü kabul edilen bağlar bir pamuk ipliğine dönüşebiliyor; bir fırsat çıkmaya görsün. Jiyan' ın bir sözü yeterdi Ömer Eren'e; kalmak için. Ömer Eren Jiyan'ın toplumuna ses oldu. Kalbi artık başka diyarlara ait olarak eşinin yanına dönüyor. Ömer Eren' le Elif Eren hiçbir şey olmamışcasına bıraktıkları yerden devam edebilecekler mi?

İnsanlar ve kadın-erkek ilişkileri karmaşıktır, şemalara sığmaz öyle. Ömer'le Elif Eren hiç bir şey olmamışçasına devam edemezler. Romanda onların da nasıl değiştiğini görüyoruz. Yaşadıklarıyla zenginleşmiş, değişmiş olarak ve başka insanların acılarını yüreklerinde duyarak devam edebilirler.

Elif kendini ne çok sorguluyor! Kadınların kendilerini sorgulama huylarının gerisinde öz güven eksikliği mi yatar?

Bilmiyorum, belki de haklısınız. Ya da şöyle diyelim: Aslında insanın kendini sorgulaması onu daha iyi, daha anlayışlı insan yapar, empati yeteneğini artırır. Erkekler ise, kendilerine çoğunlukla kof bir güven duyarlar. Bu onlara toplumun ve o toplumun parçası olan ailenin yüklediği bir yanılgıdır. İktidar sahibi oldukları için kendilerini sorgulamaya, gereğinde özür dilemeye ihtiyaçları olmadığına inanırlar.

Ömer Eren sözünü, Elif oğlunu buldu. Ya Deniz? Çağın kurbanı mı? Kitabınız üzerine konuşulanlara bakınca Deniz' in orada da önemsenmediği dikkatimi çekti. Deniz bu dünyada yürüyecek, oğlunu büyütecek. Deniz'lere tavsiyeleriniz var mı?

KAYIP SÖZ EN CESUR ROMANIM

Pek çok okur, Deniz'in aslında romandaki en güçlü karakter olduğunu söyledi bana. Özellikle kadınlar romanı anne-oğul, yani Elif- Deniz ilişkisi üzerinden okudular ve sevdiler. Sonunda, yabancıya uygulanan şiddetin kurbanı olarak Deniz de pes ediyor. Çocuklarımızı her türlü şiddetten ve baskıdan uzak, özgür kişilikler olarak yetiştirmek, insanları sevmeyi, insanlar arasında ayrımcılık yapmamayı, kimseyi ötekileştirmemeyi; insanı, canlıyı, doğayı sevip korumalarını öğretmek belki verilebilecek tek tavsiye.

Kayıp Söz sizin yazarlık hayatınızda hangi 'en 'inizdir?

“En” son romanım. Ayrıca da en cesur olduğunu düşünüyorum.

Roman yazma sürecinde yaşar mısınız? Çarşıda, pazarda dostlarla zaman harcar mısınız? Yoksa uykusuz geceler mi geçirirsiniz?

Yazım sürecinde de normal hayatım sürer. Öyle “ah yazarken neler çektim, kapandım evlere, uykusuz geceler geçirdim” falan diyenlerden değilim. Sadece kurgunun bütününü görene kadar biraz zorlanırım, yani kafayı takar hep ne yapacağımı düşünürüm, yazım süreci kolaydır benim için.

KÜÇÜK PRENSİ YAZMIŞ OLMAK İSTERDİM

Metin derinleşiyor çağrışımlar, betimlemeler, şiirler, imgeler… Ayrıntı zenginliğiyle bazen yazı coşuyor. Detaylardaki mükemmeliyetçiliğiniz sizi bir yazar olarak yoruyor mu?

Becerebildiğim kadarıyla en iyiyi aradığım doğru. Zaten emeksiz iş çıkmaz. Ama bu beni yormuyor, aksine keyif veriyor.

Sizin gözünüzde bir edebiyat eseri ne zaman sıradanlaşır veya bayağılaşır?

İsterseniz “bayağılaşma” sözcüğünü kullanmayalım. Çünkü bayağılaşırsa zaten edebiyat olmaktan çıkar. Ama sıradanlaşabilir. Bilinen klişeleri tekrarlamakla yetinen, okura yaranmak için müşteri memnuniyetini edebiyatın önüne geçiren, insanın derinliklerine inmeyen, ya da bizi insana yaklaştırmayan, ahlak dersi veren veya ideolojik bir tezi kabaca savunan bir metin sıradanlaşır.

Yazarlar genelde polisiye romanı küçümserler. Bir romanda olmazsa olmazlarınız yerine getirilmişse ama roman polisiye ise yine de sırf polisiye diye light eser olarak mı kategorize ederdiniz?

Dediğiniz gibi bir roman artık zaten polisiye sınırlarını aşmış demektir. Belli bir entrikası olan, mesela bir cinayet üzerine kurulu bir romanın mutlaka polisiye olması gerekmez. Polisiye, roman türü olarak başka ölçülere sahiptir.

Hayatını yazarak kazanmak isteyen gençlere “Önce ekmek getiren bir iş bul” der misiniz?

Asla böyle demem, ama “başına geleceklere hazır ol, dayanıp dayanamayacağını iyi ölç” derim.

Kötü bir roman kurgusunda göreceğimiz en bariz hata ne olur?

Böyle reçeteler yoktur. Roman gerçekten de kurgunun çok önem kazandığı bir edebi türdür. Konu ne olursa olsun kurgunun tutarlılığı, dağılmaması, olayların, duyguların, kahramanların tutarlı bir bütünlük içinde birbirlerine bağlanabilmesi gerekir.

Siz çok iyi yazarsınız; her şeyi yazarsınız; bundan cesaret alarak keşke ben yazsaydım dediğiniz bir roman adı sorabilir miyim?

Çok iyi demeyelim de, iyice bir yazarım diyelim isterseniz. Saint-Exupery'nin Küçük Prens'ini yazmış olmak isterdim. Çocuk kitabı sanılan küçücük bir kitapçıkta insanın bütün duygularını ve sorunlarını aktarır o kitap.

Diyelim ki bir gün, tüm kelimelerinizi gerçekten kaybettiniz. Yeniden sözcüklerinizi bulmanız gerekiyor. Yazmak da zorundasınız. İşe nereden başlardınız? İnsanlarla fazla konuşarak mı? Sözlük çalışarak mı? Kitap okuyarak mı? Kelime olarak çoğalırdınız?

Gerçek anlamda da mecazi anlamda da kelimelerini ve kelamını kaybetmiş bir insan artık yazamaz. Böyle birşey başıma gelirse, hiç zorlamazdım.

İnsanlığa hizmet için edebiyat mı, politika mı daha işlevseldir?

Sanatta edebiyatta işlevsellik diye bir kavram yoktur. Soruyu, insanlığa edebiyat mı yoksa siyaset mi daha fazla katkıda bulunur, gibi soracak olursak, kesinlikle sanat ve edebiyat derim ben. Politika bir iktidar aracı olarak, hem geçicidir hem de çoğunlukla insanın ahlakını ve vicdanını kemirir. Politikasız olmaz, biliyorum. Ama zararlarını da görebilmeliyiz

Röportajlarda nefret ettiğiniz soru şekli ? –Sakın benimki olmasın!-

Adet yerini bulsun diye sorulan basma kalıp soruları sevmem.

HABER7

Facebook Twitter Yahoo Google Linkedin Stumbleupon Delicious

*

*


*