Psikolojik savaşın hedefi: Kuzey Irak mı, 22 Temmuz mu?

Psikolojik savaşın hedefi: Kuzey Irak mı, 22 Temmuz mu?.14603
  • Giriş : 15.06.2007 / 00:51:00

Psikolojik savaşın hedefi:,Kuzey Irak mı yoksa 22 Temmuz mu?

Facebook Twitter
Yazı Boyutu:


Başbakan'ın "Türkiye'deki 5 bin teröristle ilgili mücadele bitti mi ki Kuzey Irak'taki 500 kişiyle uğraşma safahatına gelinecek? Önce Türkiye'deki barınakları bir çözelim" açıklaması devlet içinde askerî ve siyasî kanat arasında derin bir görüş ayrılığı olduğu anlamına geliyor.


Şehit cenazelerinin tansiyonu yükselttiği, terörün yakıcı bir soruna dönüştüğü bir ortamda Başbakan, Genelkurmay'a, "terörle mücadele" konusunda rest çekiyor. Nisan ayından beri bölgeye yaklaşık 150 bin asker yerleştiren, medya üzerinden PKK ile mücadeleyi tırmandıran ve yine kamuoyu üzerinden 12 Nisan'da yaptığı konuşmada Kuzey Irak'a operasyon gereğinden bahseden bir Genelkurmay'ımız var. Türkiye ile ilgili hemen her şeyin merkezine yerleşen bu gelişmeler konusunda sessiz kalan hükümet, Başbakan aracılığıyla ilk defa açık bir karşı tutum takınıyor. Yukarıdaki sözlerin doğrudan Genelkurmay'a hitaben söylendiği ortada. Başbakan Kuzey Irak'a operasyon isteyen Genelkurmay'a, "İçerideki teröristleri temizledin mi ki, Kuzey Irak'takiler için izin istiyorsun?" cevabı vermiş oluyor.

Manzara tuhaf. Başbakan, Genelkurmay'ın açtığı yoldan ilerliyor. Kamuoyu üzerinden istenen izne, yine kamuoyu üzerinden hayır cevabı veriliyor. Türkiye'nin en yakıcı sorunu, üstelik epeyce "gizli" boyutu olması gereken terör sorunu, medya aracılığıyla tartışılan bir polemik haline dönüşüyor. Genelkurmay'ın bu kadar hassas bir sorunu kamuoyu üzerinden gündeme getirmemesi, Başbakan'ın da cevabı böyle uluorta vermemesi gerekirdi. Devlet ciddiyeti ve sorunun ehemmiyeti konusunda Genelkurmay'ın da, Başbakan'ın da farklı düşünmeleri mümkün olmadığına göre, ortaya sadece bir tek mantıklı sonuç çıkıyor. Mesele Kuzey Irak meselesi değil. Mesele Kuzey Irak'a yapılacak bir askerî operasyon meselesi de değil. Peki o zaman ne?

Balyozla sinek ezmek

Sedat Laçiner'in hafta başında Neşe Düzel ile yaptığı mülakat, dikkat etmediğimiz gerçekleri hatırlattı: "PKK'nın orduyla mücadelede hiçbir sorunu yok. Bir örnek vereyim. Gabar Dağı'nın adı çok geçiyor. Bu dağda şu anda 35 PKK teröristi var. Bu resmî rakamdır. Bunlar dağda dolaşıyorlar, arada bir de uzun namlulu silahlarıyla kayanın arkasına geçip kurşun atıyorlar ve bir eri öldürüyorlar. Peki biz bu dağın etrafında kaç kişi bulunduruyoruz biliyor musunuz? Dağın etrafında 10 bin kadar askerimiz var bizim. Cudi Dağı'na gelelim... Orada da 100 civarında PKK teröristi var. Oysa bir dağa hakim olmak için binlerce insana ihtiyacınız yok. O dağa işini iyi yapan, komando eğitimi almış, SAT türü 35-100 James Bond gönderirsiniz, işi bitirirsiniz. Ama gönderilmiyor." Her Türk asker doğduğuna göre, her vatandaşın askerlikle ilgili sorunlar hakkında mutlaka bir fikri vardır. Sedat Laçiner'in bize çok mantıklı gelen açıklamalarının arkasında ise ciddi bir uzmanlık var. Bu uzmanlık penceresinden çarpıcı bir terörle mücadele eleştirisi yapıyor. Sinek balyozla ezilir mi? 35 terörist için on bin asker, üstelik profesyonel olmayan o kadar asker seferber etmek ne anlama geliyor? Laçiner, yüreğimizi yakan şehit cenazelerinin arkasında, asimetrik savaşa uygun olmayan bir askerî konseptin ve stratejinin olduğunu söylüyor bize.

Kuzey Irak'a yönelik askerî müdahaleye itiraz etmek, Başbakan'ın yukarıdaki sözlerine kadar "vatana ihanet"le eş tutuldu. Gelen o kadar şehit cenazesinin ardından, terörün kökünü kazımak için Kuzey Irak topraklarında operasyon yapmak vazgeçilmez kabul edildi. Öfkenin bile aksatamayacağı bir mantık işlemeye devam ediyor ve şu soru soruluyor: "Kuzey Irak'a yapılacak bir askerî operasyon Türkiye'nin güvenliği açısından ne kazanç sağlar?" Bir Ordu değil, gayrı nizami savaş taktikleri uygulayan bir terör örgütü var karşınızda. Davul çala çala giriştiğiniz iddialı bir operasyon hangi hedefleri vuracak? Girdiğiniz zaman PKK'lıları nerede bulacaksınız? Üstelik ne kadar şehit vereceksiniz?

Eğer mesele PKK değil de, bu vesile ile başta Kuzey Irak olmak üzere yanı başımızdaki bölgeye nizam vermek ise, o zaman da uluslararası tablonun ve Türkiye'nin önündeki fırsatların gözden geçirilmesi şart. Böyle bir operasyonun yıl sonunda yapılacak Kerkük Referandumu'nu erteleteceği, böylelikle bağımsız devlet ilanının geciktirileceği hesaplanıyorsa, öngörülmeyen sonuçların da dikkate alınması lâzım. Melih Can, geçtiğimiz hafta Zaman-Yorum'da, Türk dış politikasındaki revizyon arayışlarını merkeze alarak, Kuzey Irak operasyonunun getiri ve götürülerini inceden inceye analiz etti. Özetle, ABD sonrası bölge politikaları için, dar-militarist bir politika ile imparatorluk vizyonunu hatırlatan demokratik politikalar arasında bir rekabetin yaşandığı görülüyor. Askerî operasyon seçeneği, bugüne kadar izlenen yanlış politikaları başka bir yanlışla düzeltmeye çalışmak anlamına geliyor. Yanı başımızda bağımsız devlet sorunu Kuzey Irak'ta değil Bağdat'ta, daha ötesi bölge ülkelerinde hatta ABD'de ve AB ülkelerinde bölgenin yeniden değer kazanan jeopolitiği dikkate alınarak çözülebilir.

Türkiye başta terör olmak üzere, karşı karşıya olduğu iç ve dış sorunlara salt askerî vizyonla bakmayı terk etmek zorunda. Türkiye üzerindeki askerî vesayet, gelişmeler karşısında derin bir bünyesel zaaf ve ehliyet sorunu yaşıyor. Askerî vizyonu da seçenekleri arasına almış bir siyasî vizyona ihtiyacımız var. Nasıl oluyor da terörün bir askerî sorun olmadığını, askerî tedbirlerle çözülemeyeceğini yaşadığımız onca tecrübeye rağmen anlayamıyoruz?

Sivil kanadın temsil ettiği vizyon ile askerî vizyon Kuzey Irak operasyonu ile karşı karşıya geliyor. Askerî vizyon bu karşılaşmayı sivil alana nüfûz edebileceği yegane askerî konsept olan "psikolojik savaş" ile sürdürüyor. Geçmişte yaşadığımız bütün örnekler psikolojik savaşın kendi kurumlarımızla kendi kalelerimize gol atmaktan başka bir işe yaramadığını gösteriyor. Her şeyden önce psikolojik savaş düşman kamplara ihtiyaç duyuyor. Kurtarıcının ve koruyucuların zuhur etmesi için kavga olması gerekiyor. Kavgayı psikolojik savaş araçlarıyla yürütmek için ideolojiler seferber ediliyor. İdeolojiler, bu seferberliğe iştirak edenlerde ideolojik körlüğe yol açıyor. Dar ideolojik kalıplar içine dünyayı hapsetmeye çalışanlar, bu sefer gerçek dünyanın dışında yaşamaya başlıyor. Sonuçta kaybeden ülke oluyor.

Psikolojik savaş...

Yeni Ulusalcılık adı verilen ideolojinin, psikolojik savaş aracı olarak askerî vizyona egemen olduğu ortada. Bu kadar dar kalıplar içinde düşünen faşizan bir ideolojiden Türkiye için ne bekleyebilirsiniz? Toplumu bölmek, parçalamak, kamplara ayırmak ve çatıştırmaktan bu ülkenin ve bu devletin ne yararı olabilir? Askerî vizyonla ayırdığınız ve bu dar ideolojik kalıpların cenderesi içine soktuğunuz Türkiye'nin bölünmesini ve parçalanmasını nasıl engelleyeceksiniz? Sivil siyasetin, Türkiye için en yakın ve en büyük tehlikenin doğrudan bu Yeni Ulusalcı körlük olduğunu ve bu körlüğün askerî vizyon eşliğinde psikolojik savaş yürüttüğünü fark etmesi lâzım.

Türkiye, terör sorunundan, Kuzey Irak'taki muhtemel gelişmelerden daha büyük ve derin bir kriz yaşıyor. Türkiye'nin demokratik düzeni ve bu düzen vasıtasıyla sahip olduğu ekonomik dengeleri, itibarı, güvenliği, birliği ve bütünlüğü ağır bir tehdit altında bulunuyor. Türkiye'nin son bir buçuk ay içinde yaşadığı krizlerin, kaybettiği istikrarın arkasında hangi aktörlerin bulunduğuna bakmak; önümüzde bekleyen tehlikeler hakkında fikir veriyor. Zihinler bulanıyor, ak ile kara birbirine karışıyor.

Türkiye sadece önünde duran 22 Temmuz seçimlerini hedef alan operasyonlara ve "derin" tartışmalara sahne oluyor. Zihinler bulanıyor, ak ile kara birbirine karışıyor. Siyasetin her zaman iki farklı cephesi bulunur. Şehit kanı ile propaganda yapmak ile yeni şehitlerin müsebbibi olmak arasında belirsiz bir çizgi bulunur. "Ekonomi mi, güvenlik mi?" ikileminin bugünün dünyasındaki karşılığının "ekonomik güç ile teminat altına alınmış güvenlik" olduğunu, bir emekli orgeneralin "TÜSİAD üyesi kaç tane gazi var?" sorusundan çıkartabilirsiniz. Çok daha önemlisi Türkiye'nin başta terör sorunu olmak üzere, bütün sorunlarını demokrasinin sunduğu uzlaşma, karşılıklı hoşgörü ve sorumluluk duygusu ile aşabileceğini, doğrudan önümüzde duran seçimlerdeki tartışmalara bakarak anlayabilirsiniz.

Türkiye'nin mutlaka çözmesi gereken acil bir sorunu var. Kısır, dar, ideolojik körlükle ve bozuk bir Türkçe ile malûl askerî çözümlere, psikolojik savaş taktikleri ile "kitlesel karşı koyma refleksini" dahil ederek devleti ve toplumu çözülmeye sürüklemek yerine; askerî vasıtaları da sevk ve idaresi altına alarak kitlesel karşı koymasını da siyasetin zengin çözümler üreten dünyasına dahil eden bir sivil-siyasî iradenin her alanda hükmünü icra etmesi. Yanlış hesap ise şu: Seçimler demokrasilerin zaaf anları değil, tersinde gücünün ve hükmünün zirve yaptığı zamanlardır.

Facebook Twitter Yahoo Google Linkedin Stumbleupon Delicious