Rahip cinayetinden çıkarılacak sonuç

  • Giriş : 13.02.2006 / 00:00:00

Cuma gecesi, Kanal 7’de Mustafa Karaalioğlu’nun yönettiği İskele Sancak programına konuk olduk. Karikatür krizinin konuşulduğu programda en merak edilen konu, bundan sonra kışkırtmaların devam edip etmeyeceğine dairdi.

Facebook Twitter
Yazı Boyutu:


Üzülerek belirtmem gerekir ki; bundan sonra kışkırtmalar artarak devam edebilir. Karikatür krizinde verilen sınav ve yapılması gereken özeleştiri bu açıdan önemlidir. Kendini bilmez ve saygıdan mahrum bir yayının dünyanın başına nasıl bir büyük bela açtığı görüldü. Siyaset adamlarının basiretsiz yaklaşımı dünyayı yeni bir kırılma noktasına taşıdı. Ölçüsüz tepkilerin, haklı davaları bile haksız duruma düşürebileceğine bir kez daha şahit olduk. Demek ki provokatörler boş durmuyor, planlarını saf kitlelerin heyecanı üzerine yapıyor. Saldırılar karşısında şuurlu tepkiler ortaya koymak şart. Öfkeye mağlup her hamle, ajan-provokatörlerin ekmeğine yağ sürüyor.

Trabzon’daki vahim olaydan da ders çıkarılması gerekiyor. 16 yaşındaki bir çocuk kiliseye gidiyor ve İtalyan asıllı bir rahibi öldürüyor. Avrupa ayakta, Türkiye mahcup. Hadisenin üzerine gidildikçe anlaşılıyor ki aile bağlarından koparılmış bir genç ile karşı karşıyayız. Cinayetin karikatürle ilgisinin olup-olmadığı hâlâ belirsiz. Birtakım kışkırtmalardan etkilenip etkilenmediği hâlâ meçhul. Cinayetin örgütlü bir eylem olmaması Türkiye’yi rahatlatır. Ancak ‘bir musibet bin nasihatten evladır’ demiş atalar. Bu vahim olaydan herkes kendine düşen hisseyi almak zorunda; özellikle medya...

Global kışkırtmanın had safhaya vardığı bir dönemde, Avrupa Birliği’ne tam üyelik de söz konusuysa, her türlü provokasyon beklenir. Böyle günlerde en büyük tehlike bilgi kirlenmesidir. İnternetin yaygınlık kazanması bir bilgi zenginliğine sebep olmuştur; ancak beraberinde bir bilgi çöplüğü de getirmiştir internet. Dedikodular, yalanlar, iftiralar, komplo teorileri... İnsanlar hangi bilgiye inanacaklarını şaşırmış durumda; zaten terör yüzünden büyük bir güvenlik sendromu yaşanıyor. Klasik haliyle medya, yazdığının ya da söylediğinin arkasında duran kurumlardan oluşuyordu. Tekzip hakkınız vardı. Açıklama yapmak istediğinizde karşınızda bir medya kuruluşunu bulabiliyordunuz. Mahkeme yolları açık, başvuru süreci belliydi. Şimdi kime ait olduğu bilinmeyen, tekzip ve tavzih hakkınızı kullanamadığınız haberler yüzünden herkesin yüreği ağzında. Elbette önümüzdeki dönemlerde sanal yalancılıktan dalga dalga yayılan sorumsuz yayıncılık hukukî ve meslekî disiplinler altına alınacak. O güne kadar psikolojik harp uzmanları aslı faslı olmayan iddialarla ortalığı velveleye verecektir. Nitekim vermektedir.

Her ülkede marjinal gruplar var, her ülkede sorumsuz yazarlar ve çizerler var. Önemli olan, orta yolu bulmuş medya kuruluşlarının aklı başında yayınlar ile sosyal barışı korumasıdır. Türkiye’de her gün “vatan elden gidiyor” diye feryat edenler var. Samimi vatanseverlik içinde kaygılarını dile getirenleri, daha düne kadar “Türk askerini arkadan vur, Rus askerine selam dur!” diye slogan atanlardan ayırmak gerekiyor. Kıdemli “Maoculuktan” romantik “Apoculuğa” oradan da dayatmacı “Atatürkçülüğe” doğru mesafe almaya çalışan ve hiçbirinde samimiyet sınavından geçemeyen insanların bugün milliyetçi kesilmesi; hatta İslamcı söylemler kullanması inandırıcılıktan uzak. Ancak, etrafı sis basınca öteden beri her provokasyonun içinde bulunan birilerinin maske arkası silueti iyi fark edilemiyor. Yılların din adamı birisi bile gece yarısına kadar bu güruh ile nefes tüketebiliyor. Üzücü bir durum.

Genç bir nüfusumuz var. Sıcakkanlı bir milletiz. Tarihimizle iftihar ediyor, milletimizle gurur duyuyoruz. O yüzden vatana, millete, bayrağa, camiye uzanan her uğursuz ele karşı öfke duyuyoruz. Durum budur. Bütün bu güzel hasletlerimiz kimi zaman bir zaafa da dönüşebiliyor. Dinî ve millî duygularımızdan karanlık senaryolar yazmak isteyenler var. Dikkatli olmak, her cümlemizi tartarak konuşmak, her satırımızı düşünerek yazmak zorundayız. Kışkırtma amacı gütmeyen heyecan dolu yayınlar bile, gencecik insanların algı hatasına; oradan da büyük bir faciaya dönüşebilir. Bu ülkeyi seven herkes çok daha dikkatli olmak zorunda.

Danıştay’ın kararı, demokrasi kültürü ve Aydın cesareti

Danıştay 2. Dairesi, geçen hafta aldığı kararla büyük bir hata yaptı. Karar ne modern hukukun normlarıyla bağdaşıyor ne de kamu vicdanıyla. O yüzden bir siyasî lider Danıştay’ı engizisyon mahkemelerine benzetti. Kızgınlığı anlamak mümkün. Mesai saati dışındaki insanların bile kılık kıyafetine kanun yoluyla müdahale etmek, ülkeyi sonu olmayan bir maceraya sürüklemektir. Çünkü sokağa kadar inen dayatmaların olduğu ülkelerin yönetimine demokrasi denmez; de-ne-mez. Yargının siyasallaşması, anamuhalefet gibi davranması, rejim kaygısıyla olur olmaz işlere müdahale etmesi, belki birtakım gerekçelerle “anlaşılabilir bir duyarlılık” olarak nitelenebilir; ancak kişi haklarına tecavüzü meşru kılacak hukukî bir dayanaktan asla söz edilemez. Bugün başörtüsü sadedinde ferdî özgürlükleri tartışıyoruz; yarın başka bir özel tercihin masaya yatırılamayacağını kim garanti edebilir?

Her şeye rağmen Türkiye, bu zor sınavdan alnının akıyla çıkabilir; çıkacaktır da. Danıştay’ın başörtülü bir öğretmenle ilgili aldığı ‘yasakçı’ ve ‘keyfî’ karara hemen her kesimden eleştiriler geldi mesela. Hukukçuların itirazı da, aydınların topyekûn karşı çıkışı da manidardır. Öyle ki şu ana kadar “kamusal alan”da başörtüsünün takılmasını yanlış görenler bile, Danıştay’ın son kararına haklı gerekçelerle isyan etti.

Şimdi, bu karara imza atanların kara kara düşünmesi gerekiyor. Niçin saygınlığını kaybetmemesi gereken bir kurum, aldığı bir karar ile bütün Türkiye’yi karşısında bulur? Herkes Danıştay kararının yanlış olduğunu söylüyor. Bir tek istisna var: YÖK Başkanı Erdoğan Teziç. Anayasa profesörü apoletiyle başkanlık koltuğunda oturan Teziç’in söyledikleri tüyler ürpertici! Üniversitelerin başında bulunan bir insanın bu kadar sığ bir düşünceyle olaylara yaklaşması ve başı kapalı öğretmenden hareketle çocukların annelerine kadar dil uzatacak bir cüretle geniş bir yasaklama dairesi çizmesi esef verici bir durum. Üniversitelerimizin neden bilim merkezi olamadığı anlaşılıyor...

Teziç’i bir kenara bırakacak olursak görülüyor ki, Danıştay’ın keyfî bulunan kararına hukukçulardan, aydınlardan, siyasîlerden ve sivil toplum kuruluşlarından destek gelmedi. Karar o kadar yanlıştı ki bütün Türkiye ‘İnsaf! Bu kadarı da fazla!’ demek zorunda kaldı. Sabah’tan Ergun Babahan, Danıştay’ın aldığı kararı eleştirirken medyaya da göndermede bulundu. “Yasak kararı, mainstream medyanın, havaalanındaki bikinili kadın posterinin kaldırılması kadar ilgisini çekmedi. Oysa bu kararın manşetlere çekilmesi, inanların özel yaşamına bu boyutta müdahale hakkını kimin, hangi güçten aldığının sorgulanması lazımdı.” diyordu Babahan. Haklı. Her hac mevsiminde havaalanında yaşanan reklam panolarından çok daha önemliydi karar. Medya “sorgulama” mantığı içinde ele almalı ve özel yaşama müdahale hakkını kimin hangi güçten aldığını masaya yatırmalıydı.

Tıpkı hukukçular gibi köşe yazarları da Danıştay’ın kararına karşı adeta tek bir ses oldu ve demokratik tepkilerini ortaya koydu. Ertuğrul Özkök, Umur Talu, İsmet Berkan, Ali Sirmen, Perihan Mağden, Zafer Üskül, Taha Akyol, Gülay Göktürk... Evet hepsi de bu kararın antidemokratik olduğunu söyledi. Türk medyası, demokrasi sınavından ancak ortak duyarlılıklar sayesinde geçerli not alabilir.


--------------------------------------------------------------------------------

Böyle belediye başkanı olur mu!

Bir belediye başkanı düşünün ki makam odasına “açıklama yapacağım” diye gazetecileri davet etsin, sonra da kurduğu tuzağı devreye soksun; gazetecileri dövsün, dövdürsün. Isparta Belediye Başkanı Hasan Balaman bu korkunç hatayı yaptı. Kamuoyu bir belediye başkanının tuzak kurarak darp yapmasına ilk defa rastlıyor; üstelik Isparta gibi güzide ve asude bir Anadolu şehrinde.

Başkanın tek hatası adam dövmek değil. Başkan ısrarla yalan söylüyor. Mesela, NTV’ye çıkıyor “onlar bana saldırdı” diyor. Heyecandan olsa gerek, hadiseyi AK Parti Isparta il başkanının bizzat gördüğünü unutuyor. İl başkanı, Balaman’ı kameralar karşısında yalanlayınca bütün suçu koruma görevlilerinden birine yıkmayı deniyor. Savcılık suçun fatura edildiği görevliyi tutukluyor. Oysa, Başkan Balaman, ilk açıklamasında muhabir ve temsilcimizi dövdürmediğini de söylemişti. Görgü şahitlerinin ifadeleri karşısında zor durumda kalan başkan istifa etmek gibi “şerefli” bir yolu tercih edeceğine, arabulucular bularak barışma metotları geliştiriyor. İş sadece kavgadan ibaret olsa barışmak mümkün; ancak meselenin içinde planlı adam dövdürme, yalan söyleme, olayları çarpıtma gibi değil bir belediye başkanına, herhangi bir yöneticiye ya da şerefli bir insana yakışmayacak suçlar var. Başkanın hastaneleri arayıp yaralı gazetecilerin hastanede yatmasına engel olduğu “Arkamda Başbakan var!” diyerek bazı kamu görevlilerini korkutmaya yeltendiği söyleniyor. Böyle belediye başkanlığı olur mu? Dağ başında bir kabile reisi bile böyle bir yönetim biçimine başvurmaz! Arabulucular bulup kapalı kapılar arkasında özür dileme numarası yapıp, kabilesiyle baş başa kaldığında adam dövmenin havasını atacağına istifa etsin başkan. Ancak istifa kurtarır onu.

Olayın sevindirici tek yanı var: Başta gazete ve televizyonlar olmak üzere bütün meslek kuruluşları ve sivil toplum örgütleri başkanın yaptığı hataya karşı büyük bir dayanışma içerisinde demokratik tepkilerini ortaya koydular. Hepsine teşekkür borçluyuz.


--------------------------------------------------------------------------------

Köşe yazarları iktidar ilişkisi

Hafta içinde Ali Bulaç ile yapılan bir röportajda sarf edilen bir cümle, kafa karışıklığına neden oldu. Bulaç’ın bir internet sitesinde Başbakan Erdoğan’ı eleştirmesi üzerine ‘neden internette’ diye soruluyor. Ali Bey de ‘Ahmet Taşgetiren böyle bir eleştiri yapmaya teşebbüs etti, işinden oldu ve bir daha gazeteye dönemedi.’ diyor. Buradan hareketle bazıları şöyle bir çıkarım yapıyor: ‘Zaman Gazetesi AK Parti aleyhine yazılan köşe yazılarını sansür ediyor.’ Böyle bir hükme varmak hem yanlış hem çok ayıp. Ali Bulaç’ın böyle bir şey kastettiğini de sanmıyorum. Çünkü çok sesli yayınlarıyla övünen bu gazetede AK Parti iktidarını eleştiren onlarca yazı çıktı, çıkıyor ve çıkacak.

Önemli olan, eleştiri hakkının hakperestlik içinde yapılması; yani yazıya konu edilen kişi ya da kurumların haklarına tecavüz edilmemesidir. Bu kural sadece iktidar için değil, herkes için geçerlidir. Bir köşe yazısı hakaret içermiyorsa, hele bir de yanlışları ortaya koymak suretiyle yol gösterici bir özellik taşıyorsa neden yayınlanmasın? Zaten köşe yazısı, gazete yönetimlerinden çok, yazarın kendisini bağlar ve yazı ile ilgili kararı kamu vicdanı verir. Bu ilkemizi defalarca bu köşede deklare ettik. Bunun ötesinde yazılan ya da söylenen her söz bir algı hatasıdır ve Zaman Gazetesi’ni bağlamaz...

Facebook Twitter Yahoo Google Linkedin Stumbleupon Delicious