Rejim krizi hiç bitmez; çünkü...

  • Giriş : 30.05.2007 / 08:44:00

Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesini öngören anayasa paketi Köşk'ten döndü.

Facebook Twitter
Yazı Boyutu:


Köşk'ün iade gerekçeleri, anayasa değişikliğinin yöntem ve esasına ilişkin olmak üzere iki başlık altında toplanabilir.

Cumhurbaşkanı'nın yöntem konusundaki itirazları üç noktada toplanmaktadır. Böylesine önemli bir değişik (a) "uzman akademisyenler, sivil toplum kuruluşları, meslek örgütleri, siyasal partiler, ilgili kurum ve kuruluşlar ile kamuoyunda tartışılıp olgunlaştırıl"madan, (b) çok "sıkışık bir süreçte gündeme getirilmekte" ve (c) üstelik "temsilde adaletin sağlanamadığı" ve "Cumhurbaşkanını seçemediği için, Anayasa'nın 102. maddesi uyarınca 'derhal yenilenmesi' gereken bir Meclis tarafından gerçekleştirilmekte"dir. Cumhurbaşkanı'nın ilk iki itirazı yerindedir. Bu tür anayasal değişikliklerin kamuoyunda ilgili kişi ve kuruluşlar tarafından tartışıldıktan sonra, aceleye getirilmeden yapılması gerekmektedir. Ancak, gelinen noktada cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi arayışının bir kriz ürünü olduğu unutulmamalıdır. Bu krizin arkasında siyasete siyaset dışı müdahaleler sonucu Meclis'in Cumhurbaşkanı seçememesi gerçeği vardır.

Sezer'in önce kendisine bakması gerekir

Bu gerçeğin ironik yanı ise Cumhurbaşkanı adayının kendisinden önce seçilen üç cumhurbaşkanından da daha fazla oy aldığı ve seçime dair anayasal maddeler değişmediği halde seçilememesidir. Bu durum, Türkiye'deki "demokrasi açığı"nın ne kadar büyük olduğunu göstermektedir. Cumhurbaşkanının halka seçtirilmesi, aceleye getirilmiş bir tepkisel adım da olsa, demokrasi açığını kapatmaya katkıda bulunabilir. Ayrıca, bunun pratik bir yararı da, cumhurbaşkanının sembolik yetkilere sahip olduğu dönemler dahil, neredeyse tüm Köşk seçimlerinin siyaset dışı müdahaleler nedeniyle yol açtığı siyasi krizlere son verebilecek olmasıdır.

Cumhurbaşkanı'nın yönteme ilişkin üçüncü eleştirisi tartışmaya açıktır. Meclis'in "temsil zafiyeti", daha önceki seçimlerde de uygulanan seçim barajının sonucudur. Bundan, mevcut Meclis sorumlu tutulamaz. Ayrıca cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi, "temsilde adaletin sağlanamadığı bir Meclis" tarafından yapılsa bile, en azından bu konudaki temsil sorununu ortadan kaldıracaktır. Diğer yandan, Meclis seçimlerinin 102. madde gereğince "derhal yenilenmesi", bu Meclis'in anayasal değişiklik yapamayacağı anlamına gelmez. Anayasa'nın 77. maddesine göre, "yenilenmesine karar verilen Meclis'in yetkileri, yeni Meclis'in seçilmesine kadar sürer". Bu yetkilerden birisi de anayasayı değiştirmektir. Dolayısıyla etik olarak tartışılabilse de, Meclis'in Anayasa Değişikliği yapma yetkisi hukuken tartışılamaz. Aynı durum, görev süresi dolan Cumhurbaşkanı için de geçerlidir. Cumhurbaşkanı'nın bu konuda tutarlı olabilmesi için, 16 Mayıs 2007'den sonra Anayasa Mahkemesi üyelerinin ve üniversite rektörlerinin atanması gibi, sonuçları son derece önemli olan kararları almaması ve bu atamaları seçilecek cumhurbaşkanına bırakması gerekir. Anayasa değişikliğine yönelik siyasi ve bürokratik kesimlerin itirazlarını formüle eden iade gerekçesinin dayandığı temel argüman şudur: "Cumhurbaşkanını halk seçerse rejim krizi çıkar." Aslında "rejim krizi"ne Cumhurbaşkanı'nın duyarlılığı bu konuyla sınırlı değildir. Cumhurbaşkanı, 13 Nisan 2007 tarihinde, henüz Anayasa Değişikliği gündemde değilken, Harp Akademileri'nde yaptıkları konuşmada şöyle demişti: "Türkiye'de siyasal rejim, Cumhuriyet kurulduğundan beri, hiçbir dönemde günümüzde olduğu kadar tehlikeyle karşı karşıya kalmamıştır."

Cumhurbaşkanı, iade gerekçesinde "kuramsal olarak ve uygulaması bilinmeyen bir sistemin" yaratılmaya çalışıldığını ve bunun "rejimi sıkıntıya sokacağı"nı savunmaktadır. Evvela, parlamenter sistemlerde cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi "kuramsal olarak ve uygulaması bilinmeyen bir sistem" değildir. Parlamenter sistemle yönetilen bazı Avrupa ülkelerinde devlet başkanının seçimle işbaşına geldikleri bilinmektedir. Esasen parlamenter sistemde devlet başkanının nasıl seçildiğinden ziyade, ne tür yetkilere sahip olduğu önemlidir. Parlamenter sistemin devlet başkanı sembolik yetkilere sahip olmalıdır. Halbuki, Cumhurbaşkanı'nın da Anayasa Mahkemesi başkanı iken yaptıkları ve kendilerinin Çankaya'ya çıkmalarında belirleyici olan konuşmalarında belirttikleri gibi, Türkiye'de asıl sorun mevcut Anayasa'nın cumhurbaşkanına parlamenter sistemle bağdaşmayacak şekilde aşırı yetkiler vermiş olmasıdır.

Esasa ilişkin gerekçe: 'Rejim krizi'

Bir an için yeni sistemin, Cumhurbaşkanı'nın ifadesiyle, "kuramsal olarak ve uygulanması bilinmeyen bir sistem" olduğunu kabul edelim. Bu durum, sistemin kategorik olarak "kötü" ve "tehlikeli" olmasını gerektirmiyor. Kaldı ki, mevcut Anayasa'mız da kendine has bir parlamenter sistem ortaya çıkarmıştır. Bu kadar fazla yetkilere sahip ve fakat hiçbir siyasal ve hukuksal sorumluluğa sahip olmayan bir devlet başkanlığı bilinen hiçbir sisteme uymamaktadır. Ayrıca, "kuramsal olarak ve uygulanması bilinmeyen" o kadar çok anayasal kurumumuz var ki. Sözgelimi, hiçbir demokratik parlamenter sistemde üyelerinin bir kısmını parlamentonun seçmediği bir anayasa mahkemesi bulunmamaktadır. Bütün üniversiteler üzerinde vesayet yetkisine sahip ve sürekli siyasete müdahale eden bir Yükseköğretim Kurulu hangi demokratik rejimde var? İdari işlem ve kararları yargıya kapalı anayasal kurumlar bize has değil mi? Başka herhangi bir demokratik ülkede bizdeki kadar yetkili ve etkili bir Milli Güvenlik Kurulu var mı? Neden diğer demokratik rejimlerde bilinmeyen bu kurumlar "rejimi sıkıntıya" sokmuyor da, halk tarafından seçilecek bir Cumhurbaşkanı sıkıntıya sokuyor?

Son Cumhurbaşkanı seçimi süreci bir kez daha göstermiştir ki, Türkiye'de "rejim krizi" kadim bir iktidar tekniğidir. Kazanılmış mevzileri kaybetmek istemediğinizde ya da demokratik açılımlar karşısında direnmeniz gerektiğinde kullanabileceğiniz en etkili söylem "rejim krizi"dir. Rejime yönelik "tehlikeler" sürekli var olduğu için, "kriz" de sürekli olacaktır. İlelebet sürecek tehlikeler karşısında ilelebet kriz hâli... Bu, siyaset teorisinde Carl Schmitt'in formüle ettiği "istisna"nın süreklileşmesi anlamına gelmektedir. İstisnaya karar veren egemen, hukukla bağlı değildir; zira hukuk yapıcı güç olarak "normalde geçerli hukuk sistemi"nin dışındadır. İstisna hâlinde normal zamanlarda geçerli olan "norm"lar geçerliliğini yitirmektedir. Bunun en tipik ve yakın örneği, Cumhurbaşkanı seçimlerinde uygulanan anayasal "norm"ların, tehdit algılamasının yoğunlaştığı son seçimde askıya alınmasıdır.

ANAYASA HUKUKÇUSU
DOÇ. DR. ZÜHTÜ ARSLAN - ZAMAN

Facebook Twitter Yahoo Google Linkedin Stumbleupon Delicious