Saraybosna yaralarını nasıl sarıyor?

Saraybosna yaralarını nasıl sarıyor?.14759
  • Giriş : 23.05.2009 / 14:07:00

Dün gözlerinin önünde insanlar katledilirken seyreden dünyanın değişik ülkelerinden gelen turistler, bugün Saraybosna'da dramı ve savaşın açtığı yaraları görmeye geliyor..

Facebook Twitter
Yazı Boyutu:


Barışkan Ünal – 1990'lı yıllardaki iç savaşın acımasızlığını yaşayan Bosna-Hersek, yaralarını ''savaş'' turizmiyle sarmaya hazırlanıyor, dünyanın değişik ülkelerinden turistler Saraybosna'da dramı, Mostar'da da savaşın sembolü haline gelen köprüyü görmeye geliyor.

Pronto Tour tarafından Balkan ülkelerine düzenlenen turların tanıtımı amacıyla bir basın gezisi yapıldı. Bu turlarda en önemli ayaklardan birini Bosna-Hersek oluşturuyor.

Savaşın ardından geçen 14 yılda, ülke ekonomisinde en fazla atılım yapan sektörlerden biri turizm... Savaştaki yıkımı ve yaşanan acıları görmek için dünyanın her yerinden meraklıları çekmesiyle turizm hareketliliği artan ülkede, sektörün gelecek yıllarda hem yaraların sarılmasına hem de ilk ağızdan Bosnalıların dramının dünyaya anlatmasına daha çok katkı yapacağı görülüyor.

En fazla Türkiye, Slovenya, Almanya, Fransa, İtalya gibi ülkelerden turist çeken ülkede, çoğunlukla savaşın yarattığı yıkım görülmeye gelindiği için bir nevi ''savaş'' turizmi yapılıyor.

-SAVAŞIN EN NET TANIĞI...-

Ülkede en fazla ilgi gören yer, 3 yıl kuşatma altında kalan ve büyük acılara sahne olan başkent Saraybosna... Henüz küresel ekonomi çarkının kendini tam olarak hissettirmediği, tertemiz doğası, hormonsuz gıdaları ve kır evleri tarzındaki binalarıyla dikkat çeken Saraybosna, bir yandan kültür turizmi için cennet izlenimi verirken, ''suçiçeği'' çıkarmış gibi mermi ve roket atar izleriyle dolu binalarıyla da 1990'lı yıllara damgasını vuran kanlı savaşın cehennemi yaşatan günlerini hatırlatıyor. Yani Saraybosna, bir yandan gezenlerin yüreklerini sızlatan, diğer yandan doğal güzelliğiyle insana huzur veren bir şehir izlenimi veriyor.

Şehirde, dünyanın hemen her ülkesinden ilgi gören mekan, savaştaki adıyla ''Umut'', şimdiki söylenişiyle ''Savaş Tüneli''...

Kuşatma altındaki Bosnalıların, dünyayla diyalog kurmak ve yiyecek sağlamak için aylarca çalışarak açtığı 800 metre uzunluğundaki bu tünel, günümüzde savaş müzesi konumunda... Bir evin altından başlayıp hava alanına kadar uzanan, içinde bir insanın ancak ilerleyebildiği tünele, mühimmat ve gıdaları taşımak için ray sistemi kurulduğu görülüyor. Zaman zaman su baskınlarının olduğu tünele, büyük bir tehlike yaratsa da elektrik için kablo, enerji için de boru döşenmesi, savaşın insanları nasıl ölümle yüz yüze bir hayata mecbur ettiğini gözler önüne seriyor.

Savaş boyunca 1 milyonun üzerinde insanın geçtiği, 10 binin üzerinde mücahitin kullandığı bu tünelde yaşananların en canlı tanığı ise tünelin başladığı evde oturan 82 yaşındaki Şiida Kolar...

Anlatırken yaşadığı acılar gözlerinden okunan Kolar, evinin altının tünelin başlangıcı olması hikayesini şöyle anlattı:

''İzzetbegoviç'in oğlu ve askerler geldiler, 'buradan çıkın' dediler. 'Savaş başladı, nereye gideceğiz' dedim ama başka bir eve yönlendirdiler. Ben de sonradan öğrendim ki tünel kazılmaya başlanmış.''

Bir yıl evin bodrumunda yaşadıklarını ve gelen yardımlarla ayakta kaldıklarını belirten Kolar, tüneli kullananların hem buradan cepheye gittiğini hem de diğer köylerle bağlantı sağladığını anlattı.

Tünelden sayamayacağı kadar çok kişinin geçtiğini ifade eden Kolar, hareketliğin geceleri arttığını, gündüzleri bodrumlarda geçirdiklerini dile getirdi. O dönem Bosna-Hersek Sosyalist Cumhuriyeti'nin Cumhurbaşkanı olan Aliya İzzetbegoviç'in tünelden geçmesinden önce çevrenin boşaltıldığını ifade eden Kolar, o dönem her taraftan bombalar yağdığını belirterek, şöyle devam etti:

''Bir gün tam yemeği hazırlarken, bir ses duydum, bayağı sallandı ev. Torunum ve çocuklarımı bekliyordum, o an ilk torunumu düşündüm. Yarım saat sonra çıktığımda evin üstünün olmadığını gördüm. O an tünelde yaralılar, ölüler gördüm.''

Evin müzeye dönüşmesine dair duygularını da dile getiren Kolar, ''Şimdi çok iyi hissediyorum. Çünkü savaş bitti ama savaştayken hep bekledim biri bir lokma ekmek getirse de yesem diye'' dedi.

-''TURİSTLER KENDİNİ SUÇLU HİSSEDİYOR''-

Şiida Kolar'ın Bosna ordusunda savaşan oğlu 60 yaşındaki Bayro Kolar da tünelin onlar için önemini, ''Tünel olmasaydı ne Saraybosna olurdu ne de bizim geleceğimiz'' sözleriyle özetledi.

Küçük oğlunu Bosna'ya gelen şimdiki Kara Kuvvetleri Komutanlığı Kurmay Başkanı Orgeneral Arslan Güner'in İstanbul'a götürerek Kara Harp Okulu'nda okuttuğunu anlatan Koral, ''Bir gün gerekirse benim oğlum Bosna'yı savunacak. Ama her şeye rağmen biz her şeyi unutmaya hazırız'' dedi.

Kolar'ın büyük oğlu Edis Kolar ise rehber olarak tünelin hikayesini gelenlere anlatırken her gün aynı olayları yeniden yaşadığını belirtti. Kolar, ''Ama büyük bir gurur ve cesaretle unutmaya çalışıyorum. Çünkü bizim yaşadıklarımızı, neler çektiğimizi, nasıl ayakta kaldığımızı bütün herkesin öğrenmesi lazım'' dedi.

Turistlerin çoğunluğunun yaşananları duyduğunda çok etkilendiğini ifade eden Kolar, şunları kaydetti:

''Önce sadece bakıyor, anlamıyor ama ben detaylarına girince, çoğu şaşırıyor ve hala nasıl hayatta kaldığımıza inanamıyor. Çoğunluk kendini suçlu hissediyor, kendi devletleri Bosna'ya yardım etmediği ve katliamı desteklediği için... Ben onların vatandaşlarına bunları anlattığım zaman bunlara, şaşkınlık ve hüsranla tepki veriyorlar.''

Kolar, Türkiye ile Slovenya başta olmak üzere buraya dünyanın her yerinden turist geldiğini belirtti.

-ŞEHİTLİKTE GÖZYAŞI...-

Saraybosna'da savaşın izlerini gösteren en hüzünlü yer ise şehitlik... İzzetbegoviç'in mezarının da bulunduğu şehitlik ile yol kenarlarında görülebilen mezarlıklarda çiçeklerin her daim taze olması, Bosnalıların kayıplarını unutmadığını ve sık sık ziyarete geldiğini gösteriyor.

Şehitlikte rastladığımız Amir ile Rehigema Karışık çifti de oğullarını doğum gününde mezarı başında ziyarete gelmiş. Rehigema Kur'an okurken eşi Amir'in gözyaşlarını tutamaması, yüreklerindeki acının ilk günkü gibi taze olduğunu kanıtlıyor.

Şehit Rıfat Karışık'ın tek oğulları olduğunu ve 35 yaşında Sırplara karşı savaşırken bir baskın sonucu keskin nişancı tarafından vurulduğunu belirten anne Rehigema Karışık, ağlarken tüm vücudu titreyerek, ''Cenazesi evimizin önünden geçmiş, haberimiz olmadı, sonradan öğrendik. Sevdiğimizi görememek bizi üzüyor, geride iki torunum kaldı. Her bayramda, ölüm ve doğum gününde geliriz'' diyor.

-EN GÖZDE MEKAN BAŞÇARŞI...-

Tüm bu savaş anılarına karşın şehrin, gelenlere nefes aldıran mekanı ise Başçarşı…

Başçarşı'daki doğu ile batıyı, Osmanlı ile Avrupa mimarisini birleştiren Ferhadiye Caddesi ise hem halkın hem de turistlerin buluşma yeri. Her daim cıvıl cıvıl olan, üzerinde Brusa Bezistan, Gazi Hüsrev Bogava Cami, saat kulesi, İsa Katedrali bulunan caddenin Osmanlı izlerinin ağırlıklı olduğu bölümde geleneksel ürünler, Avusturya-Macaristan imparatorluğu döneminde yapılan 18. yüzyıl yapılarının başladığı noktadan itibaren ise dünya markaları satılıyor. Cadde ise Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti Devlet Başkanı Josip Tito'nun partizanları tarafından yapılan ''sonsuzluk ateşi'' ile bitiyor.

-ESNAF TURİZMDEN MEMNUN...-

Başçarşı esnafı da turizm sayesinde toparlanmaya başladıklarını söylüyor.

Bakırcı ustası Muhammed Husejnovic, turizm açısından yeni yeni gelişmeye başladıklarını ancak bazı Avrupa ülkesi vatandaşlarının savaşın devam ettiğini sandığını vurguladı. Husejnovic ''Ama gelen giden oldukça bu bilgi avantaja çevriliyor, savaş sonrasını görmek istiyorlar. Temennimiz turizmin daha iyi olması'' dedi.

Dükkanını savaş zamanında da açmaya çalıştığını, çünkü NATO askerlerinin buradan alışveriş yaptığını anlatan Husejnovic, şimdi toparlandıklarını, turistlerin şehre yaz aylarında daha fazla ilgi gösterdiğini, çoğunlukla kahve fincanı ve cezveler aldığını dile getirdi.

Halı dükkanı olan Emina Radaça da savaştan önce çok kazanamadıklarını, savaşın ardından turizmin geliştiğini ve özellikle Türkiye ve diğer Müslüman ülkelerden çok turist geldiğini söyledi.

Radaça, ''Mütevazılığımızla hoşgörümüzle misafirperverliğimizle turistlere en iyi şekilde yaklaşıyoruz, satışlarımızdan da memnunuz'' dedi.

-SARAYBOSNA NOTLARI-

Üniversite öğrencisi, rehberlik yapan ve savaşta 70'in üzerinde akrabasını kaybeden Harun Büyükbayrak, Saraybosna'daki yaşama dair bazı ilginç notlar verdi.

Bomba sesleri nedeniyle savaştan sonra bile insanların bardak kırıldığında ürktüğünü ve çatışmalarda bodrumda yaşadıkları için kapalı alanlarda fazla kalamadıkladını belirten Büyükbayrak, barut ve benzin kokusunu hatırlattığı için Bosnalıların kibrit kullanamaktan kaçındığını söyledi. Büyükbayrak, ''Şu anda güven ortamı pek yok, çünkü Müslümanların canı çok yandı. Bir aileden en az 3-4 kişi öldü, sadece ticari anlamda bir diyalog var'' dedi.

Şehre dair bazı dikkat çekici noktalar ise şöyle:

-Bosna halkının 14 yıl önce büyük bir savaştan çıkmış olmasına rağmen hayat dolu ve güçlü olduğu görülüyor.

-Şehrin içindeki Latin Köprüsü 1. Dünya savaşına neden olan suikastın yapıldığı yer.

-Hemen yakınlardaki Vrelo Bosna bölgesi Bosna nehrinin çıktığı nokta. Alanda bulunan park, doğa düşkünlerinin görmesi gereken noktalardan.

-Saraybosna yemeklerinden ilk akla gelen Boşnak böreği ve Begova çorbası.

-Bölgede Türkiye'de olduğu gibi siyah çay kültürü yok. Çay servisi yapan nadir yerlerde de çayın yanında lokum ile kıtlama şeker getiriliyor.

-Buna karşın Boşnaklar Türk kahvesine düşkün ama kahveyi ''rahat lokum'' adı verilen lokumlarla birlikte içiyorlar, kahve fincanının da kulpu yok. Nedeni, içinde ay yıldız olan fincan o şekilde tutulduğunda hilal halini alıyor. Hristiyanlar ise ''kutsama'' işaretini simgelediği için kulplu fincanda içiyor.

-Saraybosna'da 4 bin Türkçe kelime kullanıldığı belirtiliyor. özellikle 50 yaş üstünün merhaba, sabah, akşam, yorgan, aşık, börek sözcükleri ile ''Allah'a emanet'', ''Bayram şerifleriniz mübarek olsun'' gibi sözleri sıkça kullandığı ifade ediliyor. Hatta bayramlarda asılan afişlerin üzerinde Türkçe ''Bayramı şerifiniz mübarek olsun'' yazarken, şehirdeki Hırvatlar da o günlerde Boşnakları aynı sözlerle kutluyor.

-Şehirde Latin ve Kiril alfabesi aynı anda görülebiliyor.

BALKANLARDAKİ EN VAZGEÇİLMEZ DURAK

Pronto Tour, Balkan ülkelerine yönelik değişik sürelerde düzenlediği turlar kapsamında basın tanıtım gezisi düzenledi. Firmanın tur programlarında Balkanlar'daki en vazgeçilmez durak Mostar...

Buraya dünyanın hemen her yerinden gelen turistler, özellikle 1566 yılında Mimar Sinan'ın öğrencisi Mimar Hayrettin tarafından yapılan ancak 1991-1995 yıllarında yaşanan savaşta halklar arasındaki ''köprüleri'' yıkmak isteyen Sırp ve Hırvat topçu ateşleri sonucu Neretva Nehri'nin sularına gömülen Mostar Köprüsü'nün yeni halini görmeye geliyor. Dünya Bankası ve UNESCO'nun desteğiyle bir Türk firma tarafından orjinaline sadık kalınarak inşa edilen Mostar Köprüsü, Balkanlar'daki tüm ayrılığa karşı durur gibi, ''Zümrüt'' anlamına gelen Neretva Nehri'nin gerdanı olarak tüm ihtişamını sergiliyor. Köprü, bir yandan iki halkı tekrar birbirine bağlarken, diğer yandan dünyanın değişik yerlerindeki turistleri, savaştan yıpranmış bir halkın topraklarına çekiyor.


-GÖZYAŞI VE AYRILIĞIN KENTİNDEN ŞİRİN BİR TATİL MEKANINA DÖNÜŞÜM...-


Yöre halkı da yaşanan tüm acılara rağmen toparlanmaya, turizmle dünyaya açılmaya çalışıyor. Her ne kadar her gün evlerinden çıkarken duvarlardaki kurşun izleriyle o günleri hatırlasalar da Mostarlılar, turistleri misafirperverlikle karşılıyor, dostane selam veriyor, Türkçe konuşulduğunu gördüklerinde sempatiyle yaklaşıp ''selamünaleyküm'' diyor.

Köprünün etrafındaki kafe ve restoranlarda yöreye özgü yemekler sunuluyor, hediyelik eşya dükkanlarında el işleri sergileniyor, turistlere gösteri yapmak isteyen Boşnak gençleri de evlenmek isteyen gençlerin yaptığı eski bir geleneği yerine getirerek köprüden atlıyor.

Gelen turistlerin yoğunluğu da Mostarlıların bu işi başaracağını gösteriyor. Mostar'ın turistik çekiciliğine dair AA muhabirinin sorularını yanıtlayan Pronto tur rehberi Barış Ünal da kentin, Balkanlar'a gelen her turistin uğramadan geçmediği bir mekan olduğunu söyledi.

Ünal, ''Turistik gezilerimizde insanlarımızın sıklıkla görmeyi tercih ettikleri, arzuladıkları bir yerdeyiz. Yani Balkanlar gezimizin vazgeçilmezidir bu nokta. Burası olmadan bu bölgede bir gezi, tur düşünmek imkansız, Mostar, turistler için olmazsa olmaz'' dedi.

Mostar'ın, dünyanın hemen her yerinden ve her yaş grubundan turist çektiğini vurgulayan Ünal, ''Savaşta yıkılan sadece bir nehrin üzerindeki köprü değil, tarihi birliktelik, kardeşlik ve bir arada yaşama kültürüydü, o ana tüm dünya tanık oldu ve şimdi onu görmek istiyor'' diye konuştu.

-SAVAŞIN TANIKLARI HALA DİYALOG ARIYOR-

Aslında Mostar'a gelen turistler de her ne kadar köprünün çevresindeki restoranlarda yerel yemekleri tatsa, çarşıda alışveriş yapsa da bu geziyi en çok köprü üzerinde fotoğraf çektirerek ölümsüzleştirmek istiyor. Turistik simge haline gelen bu köprü, ne yazık ki Boşnak halkının anılarında turistlerinkinden tamamen farklı fotoğraf kareleriyle hatırlanıyor. Onlar köprüye her baktıklarında ve sabah evden çıkarken kendilerinin veya komşularının kurşun izleriyle dolu duvarlarını gördüklerinde kayıp ve acılarla dolu bir maziyi hatırlıyor.

Aradan geçen yılların sadece takvim sayfalarından ibaret olduğu, Hristiyan ve Müslüman mezarlıklarındaki çiçeklerin her zaman taze olmasından anlaşılıyor. Bosnalılar ölülerini unutmayıp, sık sık ziyarete gidiyor. Dükkanlardaki hediyelik eşyaların yanında savaş döneminden kalma miğfer, silah ve mermilerin hala satılması da bunu gösteriyor. Hatta, Mostar'a nehrin karşısından bakan Koski Mehmet Paşina Camisi de minaresindeki üzeri kapatılmaya çalışılmış mermi izleriyle inanca saldırıyı sürekli hatırlatıyor.

Savaşın tanıkları ise yaşadıklarını anlatırken, bugünkü duruma ''şükür'' ediyor gibi... Bunlardan biri de 63 yaşındaki Necati Aksoy... Savaşta Sırplara karşı kalaşnikof tüfekle çarpışan, daha sonra halkın ve askerlerin ihtiyacını karşılamak için fırın dükkanının başına geçen Aksoy, şehri ikiye bölen caddenin üzerinde yaptığımız görüşmede o dönem yaşadıklarını anlattı.

-''MERMİ İZLERİ BİYOLOJİMİ ETKİLİYOR''-

Sırpların saldırıyı, şehri çevreleyen dağlardan top atışı yaparak başlattığını belirten Aksoy, ''Birçok Yugoslav öldü'' derken gözyaşlarını tutamıyor.

Sırplara karşı beraber mücadele ettikleri komşuları Hırvatların, Sırplardan sonra kendilerine ateş açtığını belirten Aksoy, arkasındaki binadaki Hırvatlardan kalan mermi izlerini göstererek, ''Ben yaşlı olduğum için şahsen bunları bazen görmemezlikten geliyorum çünkü ağırıma gidiyor. Görmezden gelirsem biyolojim bozulmuyor ama bazen görmezden gelemiyorum. Milletin tadilat için o kadar büyük parası da yok'' diye konuştu.

-KIZ ALIP VERİYORLAR, GENÇLER DUYARSIZ-

Aksoy, savaştaki desteği nedeniyle Türkiye'ye teşekkür ederken, Türkiye'den beklentilerini de şu anlamlı cümlelerle dile getirdi:

''Türkiye yardım etmeseydi Boşnakların durumu daha da kötü olurdu ama Türkiye'den istediğimiz şey, bize iş sahası açsın, bağış yapmasın. Buraya çok bağış geliyor. Balık avlamayı öğretin, balık yemeyi öğretmeyin.''

Öte yandan, Hırvatlar ve Boşnakların, şehrin ayrı yakasında olmasına rağmen birbirine gittiğini, diyaloğu sürdürdüğünü vurgulayan Aksoy, ''Onlar bizim tarafa geçtiğinde ya da biz o tarafa geçtiğimizde anlaşılmıyor çünkü kimsenin alnında yazmıyor kim olduğu'' dedi.

Hatta bazı ailelerin hala kız alıp verdiğine dikkati çeken Aksoy, şunları kaydetti:

''İstesek de istemesek de mecburuz bir arada yaşamaya. Yine iç içeyiz. Bazı insanlarımız evleniyor halen Hırvatlarla Sırplarla ama ne de olsa bir ayrılık var. Beraber yaşamak mecburiyetinde kaldığımız için güvenmemiz şart, başka türlü olmuyor.''

Necati Aksoy, gençlerin yaşamadıkları ama her gün kayıplarını hissettikleri, kurşun izleriyle ölümsüzleşen bir ortamda büyüdüğünü ama geçmişlerini tam bilmediklerini ifade etti.

Gençlerin savaşı tam anlamasa da ''biraz da gençliğin verdiği ateşle'' bazen birbirleriyle tartıştığını belirten Aksoy, bunu ''İstanbul'da da iki ayrı mahalle gençleri kavga ediyor'' diyerek normalleştiriyor. Çünkü kimse eski günlere dönmek istemiyor.

Aksoy, ''Gençlerde büyük bir sorumluluk yok, büyük düşmanlığa karşı insanlar normal diyebilirim. Gençler bir şeyleri hatırlamadıkları için onlar bilmiyorlar'' dedi.

-''MERMİ İZLERİ BİLEREK BIRAKILIYOR, UNUTULMASIN DİYE''-

1980 doğumlu İbrahim Sabahaç da savaşla küçük yaşta savaşla tanışanlardan...

13 yaşındayken Hırvatlara karşı birkaç gün savaşan, daha sonra yaşı küçük olduğu için annesinin yanına dönen Sabahaç, ''Bizim milletimiz çok hümanist bir milletti, sosyal haklarımız belliydi, seviyorduk birbirimizi ama bu harp bütün bu dengeleri bozdu'' dedi.

Savaş sırasında ailesinden 12 kişiyi kaybettiğini ifade eden Sabahaç, ''Babam da şehit oldu. Şimdi duvarlarda böyle mermi izlerini gördüğüm zaman üzülüyorum, kendimi iyi hissetmiyorum. Bazı binaları bilerek böyle bırakıyorlar. İnsanların ruhunun içinde yara olarak kalsın diye...'' diye konuştu.

-SAVAŞTA ESİR DÜŞTÜ AMA KİN YERİNE DİYALOG İSTİYOR-

Savaşın en canlı tanıklarından bir diğeri de hem Sırplara hem de Hırvatlara karşı savaşan Fikret Maksomiç...

52 yaşındaki 2 çocuk annesi Maksomiç, savaş yıllarına dair fotoğraflarını hala çantasında taşıyor ve bizlere de gösteriyor. O günleri anlatırken duygulandığı gözlenen Maksomiç, ilk olarak Sırplara, sonra da Hırvatlara esir düştüğünü anlattı.

Tutsaklık döneminde Sırplardan çok zulüm görmediğini ancak yaralı olarak düştüğü Hırvat esir kampında Hırvatların kafatası ile göz bebeklerinin altındaki kemikleri kırdığını, çenesini çıkardığını dile getiren Maksomiç, bu dönemde esir kampında kızının da yanında olduğunu ifade etti. Maksomiç, kamptan kaçarken de kendisine bir Sırp'ın yardımda bulunduğunu kaydetti.

Şu anda yüzde 100 harp malulü konumunda olduğunu belirten Maksomiç, ''Halen o esir kampında oluşan yaralar sızlıyor. O işkenceden sonra giderilmeyen ağrılar oluştu'' dedi.

Üzeri mermi izleriyle dolu binaları gördüğünde üzüldüğünü ve eski günleri hatırladığını ifade eden Maksomiç, ''Sanki bir insan yaralı gibi, bir insan ölmüş gibi hissediyorum'' diye konuştu.

Tüm yaşanan acılara rağmen taraflar arasında diyaloğa karşı olmadığını ifade eden Maksomiç, şunları kaydetti:

''Ben bir Müslüman olarak 5 vakit namaz kıldığım için ve İslam'ı hem ruhen hem bedenen yaşadığım için kin tutmuyorum. Bende kin olmaz. Çünkü dinim buna uygun değil. Sonuçta ben kendi şehrimi koruyordum. Amacım buydu. İyi adamlar da kötü adamlar da her yerde var. Bizim aramızda da onların arasında da kötü olanlar var. Esir kampından kaçarken de bir Sırp bana ve çocuğuma yardım etmişti. Hırvat kampında da benzer bir şey olmuştu. Olaya böyle bakmak lazım. Kötülüğün dinle alakası yok. Aramızda mecburen diyalog olmalı. Ben hala Hırvatlarla konuşuyorum.''

Facebook Twitter Yahoo Google Linkedin Stumbleupon Delicious

*

*


*