Savaşa karşı çıkan filmler festivalde

Savaşa karşı çıkan filmler festivalde.16041
  • Giriş : 06.04.2008 / 22:40:00
  • Güncelleme : 06.04.2008 / 22:44:20

Tüm dünyada silah sesleri kesilmese de sinemacılar, filmleriyle savaşa hayır diyebiliyor.

Facebook Twitter
Yazı Boyutu:


Tüm dünyada silah sesleri kesilmese de sinemacılar, filmleriyle savaşa hayır diyebiliyor. Bugün başlayan 27. Uluslararası İstanbul Film Festivali'nde yer alan kimi filmlerde adeta yakın tarihimizin önemli savaşlarının bir dökümü yapılıyor. Filmlerin ortak noktası ise insanlığın karanlık yüzünü gösteren savaşın anlamsızlığına dikkat çekmesi.
Savaşların dertlere derman olmadığı bilinse de insanlık bu eski huyundan bir türlü vazgeçmiyor. 21. yüzyılın hemen başında olmamıza rağmen dünyanın üzerinde hâlâ dumanların tütmesi de bunun bir kanıtı zaten. Fakat bu dumanlar uçup gitse de isi siniyor insan ruhuna ve bedenine; açıkçası iyileşmesi pek de kolay olmayan yaralar açılıyor. Sinemacılar da ezelden beri bir vicdan muhasebesi yaparcasına bu yaralara dikkat çekip duruyor. Asker, kadın, erkek, çocuk fark etmiyor; onlar savaşın yıkıcı yönünü anlatıp duruyorlar bir derviş sabrıyla.

İstanbul Kültür Sanat Vakfı’nın düzenlediği, bugün başlayan 27. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nde de dünyanın belli başlı bölgelerinde yaşanan yakın tarihli savaşların adeta bir dökümü yapılıyor. 2. Dünya Savaşı, Vietnam, Irak-İran, Çeçenistan-Rusya Savaşı, Amerika’nın Irak’ı işgalinde yaşanan dramlar bir bir anlatılıyor. Filmler, farklı zaman ve coğrafyalarda meydana gelmiş savaşları konu etse de hepsinin ortak noktası, savaşın anlamsızlığına dikkat çekmesi ve savaşın insanlığın karanlık yüzünü göstermesi.

Yaklaşık 200’e yakın filmin gösterileceği festivalde savaşı konu eden yapımlar arasında en göz alıcı olanı, hiç kuşkusuz Francis Ford Coppola’nın başyapıtı olan ‘Kıyamet-Redux’ filmi. Sinema tarihinin en önemli filmlerinden biri kabul edilen filmde Coppola, Vietnam Savaşı’ndan yola çıkarak savaşa karşı tüm kinini kusuyor adeta. Amerikan ordusunun en önemli komutanlarından biriyken ordudan ayrılıp kendine Kamboçya’da yerlilerden oluşan bir Ordu kuran Albay Kurtz’un peşine düşen bir yüzbaşının yolculuğunu konu alan film, 2001 yılında Coppola tarafından yeniden kurgulanmış ve yaklaşık 50 dakika daha uzatılmıştı. O yıl Cannes’da gösterilen filmin yönetmen kurgusu Türkiye’de ilk defa ‘SİYAD: 40 Yılın En İyileri’ vesilesiyle gösterilecek.

‘Kıyamet’ demişken, daha şimdiden ‘Irak’ın Kıyamet’i olarak nitelendirilen ‘Hadisa İçin Savaş’ı es geçmemek gerek. Belgeselleriyle tanınan Nick Broomfield, 2005 yılında Bağdat’ın yakınlarında Amerikan askerlerinin 24 sivili katletmelerini yeniden canlandırıyor bu filmde. Hem de eski Amerikan deniz komandoları ile Iraklı mültecileri oynatarak. Irak’ta Amerikalıların gölgesinde kalan İngiliz askerlerin yaşattığı vahşetse ‘Kabil’in İşareti’ filminde anlatılıyor. İngiliz yönetmen Marc Munden, Irak’ta insanlara keyfi işkence yapan iki toy askerin trajik öyküsünü beyazperdeye aktarırken İngiliz hükümetini ve toplumunu bir anlamda topa tutuyor.

‘Çatışmanın dingin yüzü’

İranlı yönetmen Kiumars Pourahmad ise ‘Gece Otobüsü’ filmiyle, Irak-İran Savaşı’na çeviriyor kamerasını. Iraklı savaş esirlerine refakat eden üç İran askeriyle huysuz bir şoförün hikâyesini konu eden film, hem savaşın anlamsızlığına vurgu yapıyor hem de sekiz yıl süren savaşta iki komşu ülkenin gençlerinin nasıl telef edildiğini gösteriyor. İran’dan biraz kuzeye doğru gittiğimiz vakit karşımıza çıkan Çeçenistan’da yıllarca süren savaş, iki önemli Rus yönetmenin objektifine takılmış durumda. Festivale iştirak edecek olan Rus sinemasının en önemli yönetmenlerinden Alexander Sokurov’un son filmi ‘Aleksandra’, savaşın dehşetini göstermek yerine o dingin anlatımıyla insan doğasını masaya yatırıyor. Yaşlı bir kadının Çeçenistan’daki Rus askerî üssünde bulunan subay torununu ziyareti sırasında tanıştığı ve arkadaş olduğu Çeçen Malika arasındaki ilişki üzerinden dostluk, düşmanlık gibi kavramların günümüz dünyasında algılanışına yorum getiriyor. ‘Sibirya Berberi’, ‘Güneş Yanığı’ ve ‘Urga’ gibi filmleriyle tanınan Nikita Mikhalkov ise Sidney Lumet’nin ‘12 Kızgın Adam’ filmini yeniden sinemaya uyarlarken, Çeçen bir genci adaletin kollarına bırakıyor. Rus ordusunda asker olan üvey babasını öldürmekle suçlanan bir Çeçen gencinin mahkeme sürecini anlatan ‘12’de Mikhalkov, Rusya-Çeçenistan Savaşı’na dair çarpıcı yorumlar getirmeyi de ihmal etmiyor.

Festivalde 2. Dünya Savaşı’nı konu alan film ise ‘yıllara meydan okuyan’ sinemacı Andrzej Wajda’nın yönettiği ‘Katin’. Savaşta babasını kaybeden Wajda, batıda Naziler ve doğuda Sovyetler tarafından kuşatılan Polonyalıların yaşadığı durumu anlatırken, özellikle kadınların dramlarına vurgu yapıyor.

Tabii bu filmler işin kurmaca yönü. Bir de belgeseller var. İlki ve belki de en çarpıcı olanı Tony Gerber ile Jesse Moss’un çektiği ‘Savaş Provası’ belgeseli. Amerikan ordusunun, Kaliforniya’daki Mojave Çölü’nde kent ortamında savaş halini simüle eden milyar dolarlık bir yerleşim alanı kurmasını ve yapılan savaş provasını konu ediyor film. Amerikan askerlerinin Irak’a gönderilmeden önce burada geçirdikleri üç haftayı anlatan film, Amerikan savaş mekanizmalarının içyüzünü gözler önüne seriyor. Diğer bir belgesel ise ‘İskoçya’nın Son Kralı’, ‘Eylülde Bir Gün’ gibi kurmaca filmleriyle tanınan Kevin Macdonald’ın çektiği ‘Düşmanımın Düşmanı’. Macdonald, 2. Dünya Savaşı sırasında Nazi üniforması altında yaptığı işkencelerle ‘Lyon Kasabı’ olarak anılan Klaus Barbie’nin portresini çiziyor. Fakat ilginç ve az bilinen bir bilginin ışığında: Barbie aslında Amerika için çalışan bir ajandır.

Masa başında savaş kararları alanlar, yaptıklarının hesabını veremese bile biraz da sinemacılar sayesinde insanlığın ortak vicdanında sürekli yargılanıyorlar. Bu yargılama görüldüğü gibi her yeni film sayesinde yeniden ve yeniden yapılıyor. İşin özü; hâlâ namlular barut kokuyor; ama umut da her şeye rağmen yeşeriyor.

ZAMAN CUMAERTESİ

Facebook Twitter Yahoo Google Linkedin Stumbleupon Delicious