Şefkat harekâtı

  • Giriş : 12.11.2006 / 00:00:00

Adı hep terörle anılan illerde ümitli bir bekleyiş var

Facebook Twitter
Yazı Boyutu:


‘Dağda silahlı gezeceklerine düz ovada siyaset yapsınlar.’ Mehmet Ağar’ın PKK’nın ‘ateşkes’ ilânından sonra sarf ettiği bu sözler, gündemi bir anda ısıttı. Hiç kimse eski emniyet müdürü ve İçişleri Bakanı Ağar’dan böyle bir çıkış beklemiyordu. Şaşkınlığın sebebi, teröre karşı mücadelede oldukça sert yöntemler uygulamış, ‘derin devletin temsilcisi’ olduğu ileri sürülen bir ismin kendinden beklenmeyen noktaya gelmesiydi. Bölgenin önde gelenleriyle görüşüp, sivil toplum temsilcilerinin fikirlerini aldıktan sonra bu açıklamanın yapılması ise bölgede bir şeylerin değiştiğine dair önemli ipuçları veriyor aslında. Irak’ta özerk bir Kürt bölgesi kurulması, ABD’nin PKK ile mücadele için bölgeye koordinatör ataması, örgütün şiddetsizlik kararı, Başbakan’ın ‘eylem yoksa operasyon da yok’ demeci, Abdullah Gül’ün reform paketi hazırlığından söz etmesi ve son olarak DYP lideri Mehmet Ağar’ın radikal söylemi...

20 yılını dolduran Güneydoğu, Kürt ya da terör sorununda gündem, uzun zamandır bu kadar hareketlenmemişti. Şehit ailelerinin de soru sormaya başlamasıyla bölge bir kez daha Ankara siyasetinin, İstanbul kulislerinin öncelikli meselesi hâlini aldı. Türkiye’de herkesin, bitmek bilmeyen terörün çözümüne dair söyleyecek sözü var şüphesiz. Fakat biz, Ankara ya da İstanbul’da konuşulan makro stratejik teoriler yerine problemin en yoğun yaşandığı yere kulak vermeyi seçtik. Merkezde ifade edilen her söz, oradaki etkisi ölçüsünde kıymetliydi nihayetinde.

Sorularımıza cevap bulmamız uzun sürmedi. Gece yarısına doğru gittiğimiz Sanat Sokağı’nda, çay içen 8-10 kişilik grubun arasına katıldık. Sohbet hazırlıksız başlasa da kurulan cümleler halkın hissiyatını açığa vuruyordu. Ekip, ilk sözü ‘ağabeyimiz’ dedikleri Yaşar Altürk’ün almasında ısrarcıydı. 24 yıldır Diyarbakır’da avukatlık yapan Altürk, aslen Karadenizli. Diyarbakır Barosu yönetim kurulunda 10 yıl görev yapmış. İki kez de Diyarbakır’dan milletvekili adayı olmuş. Artık bir parça Diyarbakırlı aslına bakılırsa. Sorularımız oldukça net: Bölgedeki son hava nasıl? Bu kez çözüme her zamankinden daha fazla yaklaştığımız söylenebilir mi?

Altürk, tereddütsüz sıralıyor; asıl neden geri kalmışlık, şiddetsizlik ise siyasî bir karar. Silahların susması ile yakalanan huzur ortamı, ekonomik rahatlamayı beraberinde getirir, yatırımların önünü açarsa o zaman çözümden söz etmek mümkün olur. Ona göre bölgeye iletilen tüm mesajlar alıcısına ulaşıyor. Açıklamaların hemen ardından aftan yararlanmak için dağdan inenler olmuş. Birkaç hafta önce teslim olan Bingöllü bir gencin davasına bakan Altürk, ortam tekrar gerilmezse dönenlerin artacağı kanaatinde. Tabii bir yandan da bölgeyi rahatlatmak gerekiyor. Sorunun bugünden yarına çözülmesi kolay değil, ama atılacak olumlu adımlar mutlaka yerini bulacak.

Problemi ve temas edilecek hassas noktaları görmek için 10 dakika sohbet etmek yetiyorsa yıllardır neden bir arpa boyu yol alınamıyor? Yaşar Bey’e göre Ankara’dan gelen misafirler, duymak istediklerine kulak veriyor. ‘Makyajlı’ gezilerden, teorik toplantılardan çözüm çıkmayacağı aşikâr. 1982’den beri yaşadığı Diyarbakır’da Türk olduğu için bir kez bile rahatsız edilmemiş. “Bir evde çocuklarınızdan birini ötekinden ayırırsanız çatışmanın önünü açarsınız.” diyor Altürk, “Türkiye, şimdi dışlanmış çocuğun hırçınlıklarıyla uğraşıyor.”

GERİYE BAKMANIN MÂNÂSI YOK

Sorun gelip ekonomiye dayanıyorsa neden doğulu işadamları kendi memleketlerine yatırım yapmıyor? Cevabı işadamı Bahri İleri veriyor: “Sermaye istikrarın olmadığı yere gitmez.” Yatırımın önünü açmanın tek yolu bölgeyi cazip hâle getirmek. 1989’da Turgut Özal imzasını taşıyan bir reform paketi vesilesiyle Ankara’daki işini bırakıp Diyarbakır’a gelmiş. 40 işadamıyla birlikte kooperatif kurmuşlar. Ama siyasî tarafgirlik sebebiyle vadedilen teşvikten yararlanamamışlar. Birileri o kaynaklarla bölgeyi ‘ölü yatırımlar cennetine’ çevirirken onlar işlerini yoluna koymuş. 4 yıldır yabancı sermaye ile ortaklık kurmaya çalıştığını anlatıyor İleri: “İmza aşamasına gelmiştik ki Koşuyolu Parkı’nda patlama oldu, iş bitti.” Bahri Bey’e göre başta yatırımcılar olmak üzere herkes harekete geçmek için tablonun netleşmesini bekliyor. Şu anda en büyük sorumluluk Genelkurmay’da. Onlar ‘geçmişte kim ne yaptı’ya takılmayıp ‘ateşkes’e sıcak bakarsa ülke 2 yılda kalkınır.

Görüştüğümüz bazı kişiler, PKK’nın en fazla eylem yaptığı yıllarda bile görülmeyen bir Türk-Kürt kamplaşması olduğunu düşünüyor. Bu kişiler Kürtler’in bölgede 4 bin civarında köyün boşaltıldığı, çatışmaların yoğun olduğu dönemlerde dahi batı illerine gidebildiklerini, ama bugünlerde bölücülüğün tırmanmakta olduğunu söylüyorlar.

Farklı siyasî ve ideolojik kimliklere sahip olsalar da sohbet grubundakilerin tavrı çok net. Kimse geçmişi konuşmak istemiyor. Avukat, gazeteci, siyasetçi ve işadamlarından oluşan grup, düşüncelerini oldukça rahat ifade ediyor: Halk, her seferinde affetti. Şimdi ülkenin selameti ve huzuru için devletin adım atmasını bekliyor. Bu sefer de doğru politikalar üretilmezse toplum çözümsüzlüğe sürüklenir.

MASUM DEĞİLİZ HİÇBİRİMİZ

“Türk milliyetçiliği siyasal iktidarı ve orduyu ele geçirirse bölünmeden başka yol kalmaz.” Bu iddianın sahibi Avukat Sidar Demiroğlu. Bölgede muhatap olduğumuz diğer isimler gibi Sidar Bey de ekonomiden, ulusal ve uluslararası siyasetten son derece haberdar. Yetkililerin bir türlü cevaplamadığı basit ama doğru sorular soruyor: “Teşvik yasasında Osmaniye ile Şırnak aynı kategoride. Bir girişimci neden Osmaniye dururken Şırnak’a yatırım yapsın?” Bir saatten fazla süren sohbetimiz büyük bir gürültüyle uçan F-16’lar eşliğinde sona eriyor. Ev sahiplerimize göre, hareketliliğin iki sebebi olabilir; ya eğitim yapılıyor ya da uçaklar Gabar Dağları’na operasyona gidiyor. Konuşmaya son noktayı Sidar Demiroğlu koyuyor: “Masum değiliz hiçbirimiz...”

Avukat Muhammed Akar, Şeyh Said’in kardeşi Şeyh Tahir Efendi’nin torunu. Ailesi isyandan sonra sürgüne gönderilen Akar, okul bitince Diyarbakır’a yerleşmiş. AKP il başkan yardımcısı ve sivil toplum faaliyetlerinin aktif isimlerinden. Pek çok politikacı ve entelektüelle yakın teması var. Bölgenin ciddi bir rahatlama ve beklenti içine girdiği tespitine o da katılıyor. “Türkiye’nin dört bir tarafına cenaze giderken çözümü konuşmak zor. Şimdi hazır fırsat yakalamışken ve ülkenin doğusunda, batısında herkes şiddete karşı sesini yükseltmişken güven bunalımını aşıp bir araya gelmek lâzım.” Bu seferki şiddetsizlik kararı neden öncekilerden daha fazla heyecan uyandırdı? Akar’a göre, cevap toplumun son olaylarda takındığı tavırda gizli. Şimdiye kadar bu ölçüde bir toplumsal mutabakat yakalanamamıştı. Kürtlerin talepleri ile devletin tezleri birbirine olabildiğince yaklaşmış durumda. Akar, kamuoyunun, uluslararası güçlerin, örgütün ve siyasilerin beklentilerinin aynı yönde olduğunu savunarak, “Bu fırsatı iyi değerlendirmek gerekiyor.” diyor.

Muhammed Akar’a göre Türkiye’deki Kürtler, gerilimli dönemlerde içe kapanmak yerine batı illerindeki Türk kardeşlerinin yanına göç ettiği sürece, toplumsal çatışma ihtimalinden söz etmek yersiz. Hükümet, demokratik açılımlara hız verir, ekonomi, eğitim, sağlık alanlarındaki açığı kapatmanın yolunu ararsa endişeye gerek kalmaz. Yöre halkı da ayrılıkçı fikirlerin marjinalleştiğinin farkında. 10 yıl önce bağımsızlıktan söz edenler şimdi toprak bütünlüğünün önemine değiniyor.

Cumhuriyet tarihinin ilk isyanını çıkaran ve mal varlığına el konulup sürgüne gönderilen bir ailenin üyesi Muhammed Akar. 70 yıl sonra iyimser bir noktada, “Çok acı çekildi. Artık duygusallıkla bir yere varılamayacağının farkındayız.” diyor. Peki, devletten ne talep ediliyor? “Genel af çıkarılmalı.” diye başlıyor Akar: “Kontrolsüz bir güç hâline dönen koruculuk sistemine çare bulunmalı. Değiştirilen köy isimleri iade edilmeli. Bir de Türkçe bilmeyen insanlara kendi dillerinde din hizmeti verilmeli.” Akar, biraz da akşamları televizyondaki dinî sohbetleri tercüme etmesini bekleyen annesi için istiyor bunu.

ATEŞ TOPU HÜKÜMETTE

Mehmet Ağar, beklenmedik çıkışına gerekçe olarak sivil toplum kuruluşlarının baskısını göstermişti. MÜSİAD Diyarbakır Şube Başkanı Ahmet Öcal, Ağar’ın işaret ettiği isimlerden biri. “Diyarbakır’da ateş topunu Ağar’ın eline verdik, o da hükümete devretti.” diyor Öcal, “Mücadelenin parlamentoya taşınmasının önünü açmak lâzım. Hiçbir şeyin ülkenin önünü tıkamasını istemiyoruz. Ankara’da oturup konuşsunlar, ne yaparlarsa yapsınlar.”

“Herkes bize bir şeyler dayatıyor.” diyen Öcal’a göre hükümetin cumhurbaşkanlığı seçiminden önce kalıcı adım atması zor. Diyarbakır’da doğup büyüyen Ahmet Öcal’ın 4 cümleye sığdırdığı hayat hikâyesi bölge tarihinin özeti adeta: “Çocukluk yıllarım ortaokul döneminde başlayan sıkıyönetimle geçti. Arkasından 12 Eylül geldi. Gençliğime olağanüstü hâl damgasını vurdu. Ahir ömrümün nasıl geçeceğini merak ediyorum...”

BİR GÜLER YÜZ ÇOK MU?

Umut çok belirgin ancak derin bir kırgınlık ve sitem de var cümlelerde. Diyarbakır Girişimci İşadamları Derneği Başkanı Abdülkadir Alakuş, sanılanın aksine ülkeyle, toprakla bir dertleri olmadığının altını çiziyor. Tek mesele hep asık yüzünü gördükleri devlete güvenmekte zorlanmaları. Diyarbakır’ı boğa güreşlerinin yapıldığı arenaya benzetiyor: “Kendini göstermek, dikkat çekmek isteyen herkes eteğindeki taşları burada döküyor. Olan bize oluyor. Çok canımız yandı, artık bir arenada yaşamak istemiyoruz.”

Diyarbakır’ın nüfusu terör sebebiyle son 10 yılda üçe katlanmış. Belki bir o kadar da göç vermiş şehir. İş, eğitim ya da güvenlik gerekçesiyle şanslarını başka yerde denemeye karar veriyor insanlar. Büyük şehirlerde dar gelirliler daha görünür olsa da varlıklılar da terk etmiş bölgeyi. Gitmektense kalıp mücadele etmeyi seçenler de var elbette. Alakuş, bu sene başında şiddet tekrar tırmanıncaya kadar şehirden ayrılmayı hiç gündeme almadıklarını söylüyor. “Mart ayındaki olaylardan sonra artık devletin bizden vazgeçtiğini, buraları birkaç çapulcuya terk ettiğini düşünmeye başladık.” Hâlâ Diyarbakır’da olmalarının sebebi, Koşuyolu Parkı’nda meydana gelen patlamaya halkın sağduyuyla cevap vermesi. Karşılaştığımız herkes gibi o da bu kez çözüme ulaşılacağı ümidini taşıyor.

Şiddet ve geri kalmışlık bir kısır döngü gibi birbirini üretiyor. Sermaye ve iş gücü terör sebebiyle bölgeyi terk ediyor. Bir türlü çözülemeyen yumurta ve tavuk hikâyesi velhasıl. İşadamı Aziz Nart kendi sermayesini Diyarbakır’da değerlendirse de doğuya yatırım yapmayan işadamlarına hak veriyor: “Duygularla iş yapılmaz. Özel sektör, yatırımlarının karşılığında para kazanmak ister. Dağda patlayan her bomba şehirdeki istikrara kastediyor.”

Çaldığımız her kapı güler yüzle açılıyor; samimi fakat ihtiyatlılar. Türkiye’nin herhangi bir şehrinde masum bulunacak bir ifadenin Diyarbakır’da suç teşkil edeceği endişesini taşıyorlar çünkü. Duyguların engel tanımadığı da oluyor şüphesiz. Yetiştiriciler Birliği Başkanı Yahya Bayat’a göre, bölge halkı en fazla devletin şefkat nazarını özlüyor. 1974’ten beri Diyarbakır’da yaşayan Bayat’ın ifadeleri ne kadar dertli ve heyecanlı olduğunu ortaya koyuyor: “Dışarıdan bakıldığında bu insanların hiç sebep yokken devlete tavır aldığı sanılabilir. Oysa bizim devletle derdimiz yoktu, devlet temsilcilerinin bizimle derdi vardı. PKK’nın canımızı yaktığı yetmezmiş gibi ‘devlet baba’ da vuruyordu.” Yahya Bayat, binlerce ferdi olan bir aşirete mensup. Devlete kırgın olsa da PKK’ya karşı tavrı çok net. Bugüne kadar aşiretinden kimse katılmamış örgüte. Şimdi geçmişte olan biteni konuşmanın faydasız olduğunu düşünüyor. Devletin güler yüzünü görse eski defterleri kapatmaya hazır.

Bölgedeki hemen herkesin talebi üç aşağı beş yukarı aynı. DTP’liler sıkça vurguladığı için siyasî propaganda malzemesi hâline gelen Kürtçe mevzusuna temas ediyor Bayat da. “Kürtçe konuşmamıza müsaade edilmedi yıllarca. Benim hanımım tek kelime Türkçe bilmiyor, derdini nasıl anlatacak?” Doğu ve Güneydoğu’daki şehirlerin çoğu terörden doğrudan etkileniyor. En büyük şikâyetlerden biri dağda meydana gelen bir olayın şehir merkezinde olmuş gibi yansıtılması. Son zamanlarda sadece Kürt ya da doğulu olduğu için batı illerinde terörist muamelesi gördüğünden yakınanların sayısı artıyor. Oysa geniş halk kitlesi içinde PKK’ya destek veren çok az insan var. Yahya Bey bunu tek sebebe bağlıyor: Din adamlarına duyulan güven. Terör örgütünün tüm çabasına rağmen Kürtlerin ayrımcılık yapmamasını din adamlarının başından beri PKK’ya karşı olmasıyla açıklıyor. “Âlimler terörü hiç desteklemedi. Tehlikeye rağmen insanlara çocuklarının şehit değil katil olacağını anlattılar. Eğer bu kadar net tavır almasalardı bölünmeyi daha çok kişi desteklerdi.” Babasının ev taşırken bile hocasına danıştığını hatırlıyor Bayat.

MESELE KÜRTLERİN MESELESİ DEĞİL

Terör, yöre halkının ezilmişliği üzerine inşa ediliyor; ancak bir masa etrafına oturulup konuşulduğunda taleplerin bunca can pahasına yerine getirilmemesini anlamak mümkün değil. Meselenin Kürt-Türk meselesi olduğunu reddediyor Yahya Bey. “Bizim mahallemizde birkaç aile dışında kimsenin dedesi Kurtuluş Savaşı’ndan geri dönmedi. Neyimiz birbirimizden eksik? Kürtlerle Türklerin derdi neydi ki bir anda düşman kesildiler? Niye aylarca hiç olay olmazken bir anda iki taraftan da onlarca insan can veriyor? Meclis’te olağanüstü hâl konuşulurken Bingöl dağlarından şehit cenazeleri geliyor. Biz her şeyin farkındayız. Bu soruları yeni sormuyoruz, ancak kimse bize kulak vermedi.” sözleri içten bir haykırış.

Kartların açık oynanmadığı ortada. Üzerinden siyaset yapılan, kardeş katline alet edilen halkın, topraklarını rahat rahat ekip biçmek, köylerine babalarından öğrendikleri isimle hitap etmek gibi oldukça insanî talepleri var. Doğu ve Güneydoğu’da yeni isimleri sadece resmî makamlar kullanıyor. “Bir gün karakola gittim. Bana birkaç kişiyi sordular. Bizim köyde böyle insanlar yok. Bahsettiğiniz yer benim köyüm değil deyince görevli şaşırdı. Bizim köymüş meğer, Türkçe adını söyledikleri için ben anlamamışım.”

Şikâyet edilen bir diğer mesele de korucu sistemi. Teröre karşı Türk Silahlı Kuvvetleri ile birlikte hareket eden korucuların sayısı 50 bine dayanmış durumda. Halk, köyleri korumaları için silahlandırılan korucuların zorbalığından muzdarip. Kısa vadede ıslah edilmezlerse devletin karşısına PKK’dan sonra onların çıkabileceği konuşuluyor. Daha şimdiden sahip olduğu gücü istismar edenler var. Yahya Bayat, tarlalarını yıllardır ekip biçemiyor, çünkü topraklar korucuların kontrolünde. 100 meşe ağacını kesip satan, tarlasına buğday ekip mahsulü kaldıranlara karşı yardım isteyebileceği en yüksek makamdan da eli boş dönmüş. Kaymakam problemi dinlemeyi reddedince çareyi mahkemeye başvurmakta bulmuş. Devlete karşı açtığı 5 trilyonluk tazminat davası devam ediyor.

AĞAR’IN ETKİSİ BOŞA DEĞİL

Mehmet Ağar’ın sözlerini göründüğü kadar masum bulmayanlar da var. Mazlumder Genel Başkan Yardımcısı doktor Şimşir Ekinci, bu çıkışın seçim yatırımı olduğu düşüncesine katılmıyor. Zira ona göre bölgede Ağar için hayat hakkı yok. Bilakis son sözleri ülke genelinde oy kaybetmesine bile sebep olabilir. Ekinci, Ağar’ın meseleyi çözen adam olarak tarihe geçmek istediğini düşünüyor. “1990’ların başında Türkiye’de çok sayıda faili meçhul, siyasî kamplaşma ve çeteleşme var. Bunların müsebbibi olarak gösterilen kişi o.” Ekinci, Güneydoğu sorunu bu çıkışın da etkisiyle nihayete ererse Ağar imzasını taşıyan olayların hiçbir zaman çözülemeyeceğine inanıyor.

Diyarbakırlı entelektüeller sıkça gerçekleşen temaslar sayesinde oldukça antrenmanlı görünüyor. Güneydoğu sorunu konusunda en güçlü sesi veren il Diyarbakır. Peki, yöre halkı burada ortaya atılan fikirlere nasıl yaklaşıyor? Şimşir Ekinci, aldığı göç sebebiyle şehrin demografik ve kültürel açıdan bölgenin renklerini taşıdığını düşünüyor. “Fikirler Diyarbakır’da daha iyi konuşuluyor ve pişiriliyor. Bölge buraya, burası da devletin takındığı tavra göre şekilleniyor. Ankara’dan umut kesildiğinde dağ umuda dönüşüyor.”

Bölge dışardan ne kadar yekpare görünüyorsa içeride o kadar fazla ses var. Hak-Par kurucularından Avukat Sabahattin Korkmaz federasyondan aşağısı kurtarmaz derken PKK ile ilk teması 80 öncesinde gerçekleşen, çocukluğundan beri bölgeden hiç ayrılmayan edebiyatçı ve Kürt Yazarlar Derneği Diyarbakır Şubesi Başkanı Edip Polat, Kürtlerin federasyon için kapasitesi, kadrosu, hazırlığı olmadığı kanaatinde. Alın yönetin dense bile kimin ne yapacağının belli olmadığını düşünüyor. O, kültürel açılımların aciliyetinden dem vuranlardan. Kendini ana dilinde ifade etmek istediğini söylüyor. Kürt kimliğinin resmen tanınması da önemli.

Bu seferki durumun öncekilerden iki önemli farkı olduğuna işaret ediyor Polat. İlki, bölgede artık bir Kürt federe devletinin olması. Celal Talabani ateşkesi destekliyor, hatta başlatanlardan biri. İkincisi ise ABD’nin koordinatörü vasıtasıyla bölgedeki varlığı. AB, DTP, Abdullah Öcalan ve bölgedeki diğer dinamiklerin ateşkesi desteklediğini savunuyor. Bu görüş birliği bölge için ilk. Hükümetin de temsilciler vasıtasıyla temaslarını sürdürdüğünü anlatan Polat’ın, Ağar’ın sözleri hakkında söyledikleri artık şaşırtmıyor bizi: “Ateşkesi savaşın tarafları konuşur. Dünyanın her yerinde bu böyledir. Bu çıkışı seçim yatırımı olarak gösterip hafifletmemek gerek, çünkü sarf edilen cümlelerin arkası boş değil. Derin devletin temsilcisi derin konuşur...”

SORUN TARAFSIZ ORTAK AKILLA ÇÖZÜLÜR

Edip Polat, bölgeye cenazelerin gelmeye devam ettiğine işaret ediyor. Yâni tartışma duygusal zeminde sürdürülüyor. Şehrin de ‘Kürt sorunu’nun da kıyısında duran Avukat Ömer Serdar Kaplan’ın yaklaşımı hâl çaresi bulmak için aklıselimle hareket etmenin zorunluluğunu ortaya koyuyor. “Devlet herkesi eşit olarak nitelendirse de vatandaş yaşadıklarından dolayı bu ülke bana ait değil diye düşünmeye başlıyor.” Yaralanmış bir kalabalığı tekrar kazanmak için devletin ‘tek tip’ vatandaş hayalinden vazgeçmesi gerektiğini düşünen Kaplan’a göre, Türkiye’de dengelerle oynandı. Yüz yıllarca Laz’ı, Çerkez’i, Türk’ü, Kürt’ü, Alevi’si, Sünni’si, Ermeni’si, Süryani’si… bir arada yaşamışken birden bire ‘aykırı’ sesler yükselmesinin sebebini görmek için devletin iğneyi kendine batırmasını istiyor: “Beni Türkiye’yi seven bir insan olarak tutmalı sistem. Türkleştirmeye kalktığında tepki veririm. Rum olarak, Kürt ya da Çerkez olarak burada yaşayabilmeliyim. Evet, Kürtler muhalefeti terk etmeli ama sistem de Kürtlerin Kürt olduğunu kabul edip onlarla barışmalı.”

Bu tespitler de ortaya koyuyor ki ekonomik ve kültürel alanlarda talepleri karşılamanın aciliyeti var ancak asıl önemli olan zihniyet değişiminin temini. Öncelikle bu zemini oluşturacak bir ortak akıl var mı? Sorundan güç alanlar çözüm üretmiyor ya da üretemiyor Ömer Bey’e göre. PKK çatışma sayesinde var, sorunun bitmesi onun da sonu anlamına gelecek. TSK ise PKK olmasa da var. Ordunun bu rahatlıkla daha cesur davranması gerekiyor. Çözümün ancak tarafsız bir ortak akılla sağlanabileceğinin altını çiziyor. Peki, kim oluşturacak bu tarafsız ortak aklı? “Demokrat, liberal ya da dindar Kürtler şu anda sorunun parçası değil. Tıpkı milliyetçi olmayan Türkler gibi. Ortak akıl oluşur ve üretilen çözüme kulak verilirse sorun kalacağını sanmıyorum. Bu ülke eğer hepimizinse, birlikte yaşıyorsak gemi su almaya başladığında ya birlikte mücadele edecek ya da boğulacağız.”

Çaldığımız her kapıda çözümün parçası olmak isteyen insanlar çıkıyor karşımıza. Amaç, havayı yumuşatmak şüphesiz. Eğitimci Cengiz Özer’i harekete geçiren de, genç bir nüfusa sahip olan şehirde eğitim imkânlarının yetersiz oluşu. Özer beş ay önce, sokakların savaş alanına döndüğü mart ayında taşınmış Diyarbakır’a. “Şehirde tam bir kaos vardı.” diyor, “Onlu yaşlarda çocuklar etrafa taş savuruyordu.” Sokağa sürülenler, göçe mecbur kalmış ailelerin çocuklarıydı. Özer’e göre, ailelerin bu çocukları Diyarbakır’ın ‘politik’ ortamından uzak tutması hiç kolay değil.

Memleketin asıl sorunu eğitim diye düşünüyor. Geldiği ilk günlerde varmış bu kanaate. Ortamı görür görmez bölgedeki sivil toplum kuruluşları ve işadamlarıyla bir araya gelerek çocukların ücretsiz eğitim alacağı kurumlar açılması için kolları sıvamış. 5 ay içinde kenar mahallelerde 500’er kişilik 6 etüt salonu açılmış. Ortaokul öğrencilerini sınava hazırlayan merkezlerin eğitmenleri, Öğretmenler Eğitim ve Halkla İlişkiler Derneği’nden geliyor. Finansmanı ise bölgenin işadamları karşılıyor. Hedef yılsonuna kadar sayıyı 20’ye çıkarmak. Şehir genelinde 350 bin ilköğretim, 100 bin kadar da lise öğrencisi var. Ailelerin ve çocukların verilen hizmetten çok memnun olduklarını anlatıyor Özer: “Ellerinden tutan olsa buradaki çocuklar da başka illerdeki yaşıtları gibi hataya alet olmaz.”

FEDERASYON GÜNDEMDE DEĞİL

Bölge genelinde 56 belediye başkanı çıkaran DTP’nin terör örgütüne yakınlığı herkesin malumu. Sur Belediye Başkanı Abdullah Demirbaş ile tüm belediye başkanlarının katıldığı iki günlük toplantının hemen ardından görüşüyoruz. Parti örgütü ile son süreci değerlendirdikten sonra söyledikleri DTP’nin yaklaşımını ortaya koymak açısından oldukça önemli: “PKK’nın eylemsizlik kararı alması için diğer sivil toplum kuruluşları ile birlikte hareket ettik. Ve karar bizim çağrımızdan sonra alındı.” Çözümü silahların gölgesinde aramanın anlamsızlığına işaret eden Demirbaş’a göre Koşuyolu Parkı’nda meydana gelen patlamanın ardından şehir halkının şiddeti lanetlemesi failleri şaşırtmış olmalı. “Çözüm için herkes elini taşın altına koymalı.” diyor ve partisinin önerilerini sıralıyor: “Öncelikle Kürt siyasî iradesinin parlamentoda temsili sağlanmalı. 301’inci maddenin kaldırılması ve yerel yönetimler yasasının da değiştirilmesi gerekiyor.” Demirbaş, Sur Belediyesi’nde yaptıkları bir anketin sonuçlarını paylaşıyor bizimle. İstatistiklere göre halkın yüzde 80’i evinde Kürtçe konuşuyor. Bu verilerden hareketle, belediyelerin Kürtçe konuşan personel istihdam etmeleri gerektiğini belirtiyor ve Kürtçe yayının önünün açılmasını istiyor.

Demirbaş’a ülke genelinde yaygın olan Kürtlerin federasyon hatta ayrı devlet kurma isteğine yönelik endişeleri de soruyoruz. “Eşit şartlar altında Türkiye’de yaşamak istiyoruz. Benim arzum da temsil ettiğim kitlenin talebi de aynı.” diyen Sur Belediye Başkanı, “Herkes kendi kimliği, dili ve diniyle bir arada yaşayabildiği sürece ayrı bir yapılanma talebi marjinal bir söylemden öteye geçmez.” diye tamamlıyor sözlerini.

KÜRT’ÜN KADERİ TÜRK’ÜNKİYLE BERABERDİR

“Bana dediler ki, farklılıklarınızı öne çıkarın. Siz Türk değilsiniz. Demokratik cumhuriyetten vazgeçin, Irak’taki yapılanmaya katılın.” DEHAP’ın Batman il başkanı Mehdi Öztüzün, bu açıklamayı yaptıktan sonra partisinden ihraç edildi. İlginçtir, kendi tabanına ters düşen sözleri Yargıtay başsavcılığının da hoşuna gitmemişti. ‘Öcalan adını kullanarak propaganda yaptığı’ gerekçesiyle açılan davadan beraat eden avukat Oztüzün, şimşekleri üzerine çeken konuşması yüzünden halen ölüm tehditleri alsa da MHP ve Büyük Birlik Partisi’nin tabanından destek gördüğü için umutlu.

Diyarbakır’da, Koşuyolu Parkı’ndaki son patlamanın ardından tehlikeli bir cümle sarf edildiğini hatırlatıyor Oztüzün; “Siyaset yaptığım dönemde takip ettiğim aşırı milliyetçilerin hiçbirinde Kürt düşmanlığına rastlamadım. Kürtler ayrı, PKK ayrı diyorlardı. Oysa son patlamadan sonra ‘En iyi Kürt, ölü Kürt’tür.’ cümlesi kuruldu ki bu daha önce sarf edilseydi sansasyona yol açardı. Amaç belli, kutuplaşma yaratmak. Türk’le Kürt’ün ortak duygularını yok etmek. Ben sosyalistim; ama İslam kardeşliğini ilerici görüyorum. Çanakkale şehitliğinde Silvanlı ile Edirneli yan yana yatıyor.”

Mehdi Oztüzün, PKK’nın son ateşkes ilanında bir kavram hatası olduğu görüşünde. Ona göre, ateşkes yerine ‘eylemsizlik’ kelimesi kullanılmalı; çünkü ortada iki ayrı devlet yok. PKK, Türkiye Cumhuriyeti’nin düşmanı değil, suç işlemiş çocukları olabilir ancak. Ayrıca sadece ateşkes ilânı yeterli değil, örgüt, silahlı mücadeleyi yöntem olmaktan çıkardığını da açıklamalı. Pişmanlık yasasının afişlerinde kullanılan ‘kandırılmış vatan evladı’ ibaresine atıfta bulunan Oztüzün, bir ‘af’ ilân edilirse, aynı hataları tekrarlamamak için 2004’te çıkarılan topluma kazandırma yasasına yeniden göz atmak gerektiğini düşünüyor.

Peki, o yasa ‘vatan evladını’ niçin dağdan indirememişti? “Aslında, ilerici bir yasaydı.” diyor Oztüzün, “Çözüm getirecek birkaç madde vardı. DEHAP onu tartışmak yerine yasayı toptan reddetti. Yanlış maddeler de vardı tabii. Yöneticileri dışarıda tutmak, ona tâbi olanların teslim olmasını baştan engeller. İkinci hata, itirafta bulunma şartıydı ki, örgütün içini PKK’dan daha iyi bilen bir devlet için gereksiz bir maddeydi. On yıl hapis cezası ise meseleyi hepten çözümsüzlüğe itmişti zaten, hiç kimse on yıl hapis yatmak için aşağıya inmez.” Oztüzün’in ‘şimdi’ için de önerileri var elbette; dağdakileri topluma kazandırırken şehit ailelerinin hassasiyetini gözetme gerekliliği bunlardan biri. Ona göre medya, olan biteni asker ailesine anlatacak uygun dili bulmakta zorlanmaz. Bir sıcak sarılmayla her şey unutulabilir. Bu ülke bölünmesin diye şehit veren aileler, yine aynı amaç uğruna müsamahalı davranabilir. Nihayetinde, biz birbirimize muhtacız.

‘Ilımlı’ açıklamalarıyla dikkat çeken ve çevresindekilere göre tehlikede olan avukat Oztüzün, “Kürt’ün kaderi Türk’ünkiyle beraberdir.” diyor ve Diyarbakır’da ısrarla altı çizilen ‘kimlik’ meselesini teferruattan sayıyor: “Kimlik nedir? Fenerbahçeli olmak, dindar olmak, kadın olmak hepsi ayrı kimlikler. Hangisinin altını çizerseniz o sorun olur. Kürt olmaktan dolayı ne utanıyorum ne de övünüyorum.”

Facebook Twitter Yahoo Google Linkedin Stumbleupon Delicious