Sinemada uygarlıktan kaçış

Sinemada uygarlıktan kaçış.16312
  • Giriş : 25.04.2008 / 10:05:00

Film festivalinin en güzel yanı, sinema lisanıyla çeşitli ülkelerin buhranına, neşesine, hüznüne şahitlik etmek.

Facebook Twitter
Yazı Boyutu:


Film festivalinin en güzel yanı, sinema lisanıyla çeşitli ülkelerin buhranına, neşesine, hüznüne şahitlik etmek. Bu yılın dikkat çeken konularının başında kimliklerini yakıp, şehir hayatından kaçan, doğaya sığınanlar vardı.

Geçen yıl irtifa kaybediyor diye korkmuştuk. Bu sene güçlü filmlerle çıktı karşımıza 27. Uluslararası İstanbul Film Festivali. Sadece seçilen filmler, etkinlikler değil, davet edilen konuklar da tatmin ediciydi. Rus sinemasının en önemli yönetmenlerinden, Tarkovski’nin mirasçısı sıfatıyla anılan Alexander Sokurov’un gelecek olması bile birçok sinema meraklısı için yeterliydi. Fakat geçtiğimiz yıl heyecanla filmlere akın eden izleyici neredeydi? Salonlar doluydu, birçok filmin bileti daha festival başlamadan tükenmişti, filmlere girmeden önce yine uzun bilet kuyrukları vardı; ama geçen senekine nazaran heyecan sanki azalmıştı.

Yine elinde festival kitapçığı İstiklal Caddesi’ni boydan boya arşınlayanlar, biletini önceden temin etmediği için neredeyse bir saat gişe sırasında bekleyenler, ünlü konuklardan röportaj alabilmek için sabırsızlanan gazeteciler, günün ilerleyen dakikalarında 4-5 film izlediği için gözleri küçülmüş, başı ağrıyarak gezen sinefiller… Bunlar artık festival klasikleri. Görmeye alıştığımız sahneler. Festival manzarasında en büyük farkı her halükarda filmler sağlıyor. Neyse ki bu yıl geçtiğimiz yıla oranla durum daha iç açıcıydı.

Festival biletleri satılmaya başladığı andan itibaren birçoğu kısa sürede tükendi. İnanç, Into the wild, 12, Aleksandra, Kırmızı Balonun Yolculuğu, Aşk İçin Cihat, Kıyamet-Redux en çok rağbet görenlerdendi. Fakat büyük beklentilerle girilen filmlerden çıkışta her zaman tatmin sağlanamıyor. Bu manada izleyiciyi en mutlu eden örneklerdendi 12. Rus yönetmen Nikita Mikhalov’un filminin başarısı daha önce festivalde gösterilen Urga ve Güneş Yanığı’ndan ötürü biraz da garantiydi. Neyse ki bu güven hissi boşa çıkmadı. 1957 yapımı ‘On iki kızgın adam’dan uyarlama 12, Rus ordusunda asker olan üvey babasını öldürmekle suçlanan bir Çeçen gencini merkeze alıyor. Fakat filmde çocuğun suçlu olup olmadığına karar verecek 12 jürinin, ayın 12’sinde, bir lisenin spor salonunda geçen toplantısını izliyoruz. Başta herkes ortak oy verip çocuğun ceza almasını planlıyor. Fakat aynı kanaatte olmayan bir üyenin aksi yöndeki oyu işleri değiştiriyor. ‘Ya Çeçen çocuk suçlu değilse?’ etrafında şekillenen tartışmada jüri üyelerinin anlattıkları hayatlarındaki kırılma noktalarından geçiyoruz. Bu esnada Çeçen gencin savaşta yaşadıklarını da izliyoruz. Her ne kadar tiyatral bir üslup seçilse de güçlü bir sinema dili var filmin. Zaman zaman yükselen gerilim, güçlü oyunculuklardan da besleniyor. Jüri üyeleri yaşadıklarını anlatırken seyircinin zihninde görüntülerin canlanmasını sağlıyor yönetmen. 12’den çıkanlar da Rus sinemasının gücünü bir kere daha teyit ediyor.

Rus yönetmen Alexander Sokurov’un Aleksandra’sını izleyenlerin de kanaati ortaktı: “Yönetmenin şimdiye kadar izlediğim en başarılı ve anlaşılabilir filmi.”

PARANI, KİMLİĞİNİ YAK, DOĞAYA KAÇ

Sean Penn’in Into the wild’ı da yine festivalin güçlü örneklerindendi. Gerçek hayat hikâyesinden ilham alan film, John Krakauer’in çok satan kitabından uyarlama. 1992 yılında okulundan başarıyla mezun olan, Harvard’a gidebilecek puana sahip Christopher McCandless uygarlığın zehrinden ve maddiyata dayalı dünyadan kaçmak ister. Kredi kartlarını ve parasını yakarak Alaska’nın vahşi doğasına doğru otostopla yola çıkar. Seyahati boyunca karşısına çıkan insanlar onun hayat tecrübesine anlamlı katkılarda bulunur. Krakauer’in bu kaçışının ardında ailesiyle ve özellikle dahi babasıyla yaşadığı ciddi çatışma da vardır. Yönetmen, romantik bir söylemle ‘kaçalım kurtulalım’ demekten kaçınıyor. Film, verdiği mesajlar, gerçekçi yaklaşımı ve Sean Penn’in yorumuyla izleyiciyi seyrettiğine pişman etmiyor.

Parasını, kimliğini ve kariyerini geride bırakarak doğaya giden bir başka karakter de Kazak-Alman-Fransız ortak yapımı, Volker Schlöndorff’un filmi Ulzhan’da çıktı karşımıza. Muhteşem görüntüler eşliğindeki film Charles adındaki bir adamın Fransa’dan ayrılarak, bir zamanlar Şamanların ölmek için gittiği Han Tengri’ye (Tanrılar Han’ı) kaçışını anlatıyor. Yol üzerinde karşısına çıkan Ulzhan adındaki genç öğretmen de bu yolculuğa zoraki eşlik ediyor. Film, yalnızlığı ve ölümü arzulayan, boğucu hayattan kaçan ve yol üzerinde Ulzhan’ın çaresiz aşkına rastlayan bir Batılının epik hikâyesini anlatıyor. Ulzhan şiirsel bir anlatımı seçen tam bir Kazak efsanesi…

Kazak sinemasının yükselişini gösteren yapımlardan biri de ‘absürd’ bir hikâyeden yola çıkan, köy fonunda insan doğasının meyillerini anlatan Rüzgâr Adam’dı. Khuat Akhmetov’un filminde Kazak köyündeki bir evin damına gökten bir ateş topu düşer. Köylülerin kanatlı, yaşlı bir adamın gökten düştüğünü fark etmesi uzun sürmez. Bu adam şeytan mıdır yoksa melek mi? Bu sorularına tam cevap bulamayan ahali ve danışılan bürokratlar bir vakit sonra bu garip yaratıktan nasıl istifade edebileceklerinin yolunu ararlar. Emellerine ulaşamadıklarında akıllarına tek bir çözüm gelir: Ondan kurtulmak. Kanatlı, yaşlı ve aciz adama köyde samimiyetle yaklaşan tek kişi küçük bir çocuk olacaktır. Bu alegorik hikâye konusu itibarıyla hiciv ve komiklikler de içeriyor.

Adından çok söz ettiren 1956 yapımı kısa film Kırmızı Balon’dan esinlenen ‘Kırmızı Balonun Yolculuğu’ hayal kırıklığına sebep olan örneklerden. Filmin yönetmeni Koreli Hou Hsiao-Hsien. Hikâye, bir kırmızı balonun gölgesindeki çocuk, onun sinema öğrencisi bakıcısı ve iyi bir anne olmaya çalışan fakat başaramayan bir kadın etrafında örülü. Film insan ilişkilerine teğet geçerken duygu açısında izleyiciye temas edemiyor.

BU FİLMİ İZLEMİŞTİK

Sinemacı Makhmalbaf sülalesinin son halkası, en küçük üyesi Hana Makhmalbaf da sonunda uzun metrajlı filmini çekti. ‘Utanç’ın aile filmlerinin standardı dışına çıkmadığını konusu ele veriyor. Altı yaşındaki kız çocuğu Baktay’ın tek isteği kızlar okuluna gitmektir; ancak bu yolda yoksulluk, savaş oyunları oynayan oğlanlar gibi güçlü engelleri aşması gerekecektir. Makhmalbaf filmlerini bilenler bunu daha önce de izlemişti.

Festivalin sürprizleri arasındaydı Düşüş. 26 ülkede geçen destansı filmin yönetmeni Tarsem Singh. Sakat bir adam ile küçük bir kızın hastane odasında kurguladıkları masal izleyicinin görsel bir şölene tanıklık etmesini de sağladı. Michael Haneke’nin 1997’deki aynı isimli filminden uyarlama Ölümcül Oyunlar merakla beklenenlerdendi. Orijinaline yakın bir anlatım seçen yönetmen yine anlamsız şiddetin fotoğrafını çekiyor. Bir eve girip karı koca ve çocuğunu ‘öylesine’ öldüren iki genci izlemek hiç de kolay değil. Bütün Haneke filmleri gibi bu da izleyici üzerinde soğuk duş etkisi bırakıyor. Filmin sonunda iki katil tartışıyor: Kurgu da aslında gerçek değil mi?

‘BİZ’ DEMEK NE KADAR ZOR?

Milos Forman: Asilere Övgü bölümü yeni Çek sinemasının önemli yönetmeninin, farklı dönemlere ait birçok filmini görme imkânı sundu. Bu bölüm yönetmenin Amadeus, Aydaki Adam, Guguk Kuşu gibi filmlerini bilenler için biraz daha emin bir alandı. Programda festival takipçilerinin aşina olduğu başka isimler de vardı şüphesiz. Polonyalı yönetmen Andrej Wajda’nın bu yıl son filmi Katin izleyiciyle buluştu. Yönetmenliği açısında takdire şayan film Yahudi soykırımı gibi sinemada bayatlamış bir konuyu seçtiği için kaçıranların üzüleceği türden değildi.

Türk Alman yönetmenlerinden Özgür Yıldırım’ın ilk filmi Chiko’nun yapımcısı Fatih Akın. Uyuşturucudan para kazanmayı kafasına koyan iki arkadaşın hikâyesini anlatan film, hemen her Türk-Alman yönetmenin çalışmasındaki gibi esrarı meşrulaştıran sahneler içeriyor. Alışıldık senaryoyu perdeye taşıyan Chiko, kaba üslubuyla izleyicide sadece mide bulantısı hissi bırakıyor.
Her yıl olduğu gibi belgesel kuşağında yine izlemeye değer filmler vardı. Güneşin Çocukları’nın konusu İsrail’de 1920-30’lu yıllarda kibutzlarda ilk yetişen neslin yaşadıklarıydı. Kendisi de kibutzda yetişen yönetmen Ran Tal, kurucu Siyonizm ve militan sosyalizm ideali için inşa edilen bu deneysel hayat alanlarının insanoğlunu nasıl bir tektipleşmeye sürüklediğini gözler önüne seriyor. Yönetmen gösterimin ardından yaptığı söyleşide Kibutz’un eriyişini sosyalist hareketin bitişi olarak gördüğünü dile getirdi. Belgeselde, yeni bir insan nesli üretmek amacıyla kurulan Kibutzlarda büyüyenlerin anlattıkları oldukça çarpıcı. Biri Kibutz’dan ayrıldıktan sonra ‘biz’ yerine ‘ben’ demekte ne kadar zorlandığından bahsediyor. Bir diğeri ise annesiyle ilgili hatıralarını hatırlamadığını anlatıyor. Çünkü her şey o kadar aynı ki… Aşk İçin Cihat, Aşıklar, Shine a light, Lilit’in Kızkardeşleri belgesel kuşağının en çok konuşulanları arasındaydı.

Festivalin ikinci haftasında her zamanki gibi Türk filmleri ağırlığını koydu. Bu yıl yarışma bölümünde Derviş Zaim’in hat sanatından beslenerek çektiği Nokta, Kazım Öz’ün Fırtına ve Seyfi Teoman’ın Tatil Kitabı en çok ilgi uyandıranlardan.

20 bölümde 200 film, ‘Türk Sinemasına Dışarıdan Bakmak’, Sokurov, Tony Gatlif, Abderrahmane (Abdurrahman) Sissako, Michael Ballhaus, Marc Caro ile sinema dersleri, söyleşiler, atölyeler… Şüphesiz kapsamlı programlarıyla film festivali İstanbul’da yapılan en önemli kültür organizasyonlarından. Festivalin en büyük getirisi de dünya sinemasının ve dolayısıyla fikir akışının nereye gittiğini görmek. Bu yıl öne çıkan temalardan biri kaotik şehirlerden kaçarak doğaya sığınmak. Sözde konfor sunan teknolojinin istilasına meydan okuyarak tabii olana iltica. Bu, modern hayata karşı üretilen savunma mekanizmasının bir ucu, ne yazık ki diğer uç bu kadar iç açıcı görünmüyor. Haneke filminde anlamsızlık içinde bocalayan insanoğlunun şiddete nasıl meylettiğini tüm acıtıcılığıyla resmediyor.

AKSİYON

Facebook Twitter Yahoo Google Linkedin Stumbleupon Delicious