Sokak çatışmasını Bahçeli engelliyor

Sokak çatışmasını Bahçeli engelliyor.8984
  • Giriş : 17.11.2008 / 10:48:00
  • Güncelleme : 17.11.2008 / 11:43:47

MHP'nin danışmanına göre bugün sokakta bir Kürt-Türk çatışması yaşanmıyorsa bunda Bahçeli'nin emeği çok.

Facebook Twitter
Yazı Boyutu:


Başbakan Erdoğan'ın sokağa göz kırpan son çıkışlarını, yıllardır teşkilatını sokaktan uzak tutmaya çalışan MHP Genel Başkan Devlet Bahçeli'nin siyasi başdanışmanı Doç. Dr. Vedat Bilgin'e soralım dedik. Ancak gördük ki, Bilgin ne Başbakan'ın sokağa göz kırptığını düşünüyor, ne değiştiğini, ne de son çıkışlarının “milliyetçilik” olduğunu… Bilgin, sorunun yapısal nedenlerini ortaya koyduktan sonra gerisinin Başbakan'a yönelik “zoraki”, hatta “maksatlı” eleştiriye girdiğini söylüyor. Sorularımızı siyasi değil, akademisyen kimliğiyle yanıtladığının altını çizen Vedat Bilgin'in görüşleri şöyle:

- Başbakan Erdoğan'da bir değişim görüyor musunuz?

Hayır, ben bir değişim görmüyorum.

- Diyarbakır 2005 konuşmasını yapan Erdoğan'la bugünkü Erdoğan aynı mı sizce?

Aynı, bence öyle ciddi, ilkesel anlamda bir değişimi yok. Sonuçta Sayın Başbakan Türkiye'de siyaset yapan her insanın karşılaştığı sorunlarla karşılaşıyor. Sorunlarla karşılaştıkça da siyaseten çözüm üretemeyenlerin verdiği tepkileri veriyor. Neye çözüm üretemiyor? Türkiye, Güneydoğu'da çok ciddi bir sorunla karşı karşıya. Bu sorunun birçok boyutu var. Bunu çok önceden iyi analiz edemez, hazırlıksız yakalanır, kendi siyasetinizi üretemezseniz tabii ki tepki verirsiniz. Başbakan da şu anda bunu yapıyor.

- Peki hangisi gerçek Erdoğan sizce; 2005'te “Türkiyelilik”ten söz eden mi, yoksa bugün “Kabul etmeyen gitsin” diyen mi?

Hepsi gerçek Erdoğan. Erdoğan başladığı yerde duruyor. Sadece Türkiye'nin sorunları giderek derinleşiyor. Erdoğan da buna tepki veriyor.

- Bu tepki onu başka bir siyasi kulvara da sokmuyor mu?

Tabii, siyaseti artık başka bir kulvarda yapıyor, ama bunun sebebi Erdoğan'ın değil, Türkiye'nin şartlarının değişmesi.

- Ne değişti?

Başbakan'ın iktidara geldiği 2002'de terör psikolojik olarak mağlup edilmişti. Cinayet örgütü etkisiz hale getirilmiş, “Artık buradan çıkış yolu yok” diyecek bir noktaya gelinmişti. İşte bu rahatlık, bu rehavet Türk siyasetinde her zaman olduğu gibi meselenin sadece bir “güvenlik meselesi” olarak çözülmesinin yeterli olduğu şeklinde algılandı.

- Yani Başbakan ilk geldiğinde fırsatı iyi kullanamadı?

Evet, Başbakan bir siyasetçi olarak hazırlıksızdı. Meseleyi el yordamıyla anlamaya çalıştı ve bir iki sloganla geçiştirebileceğini zannetti. Oysa Başbakan göreve ilk geldiğinde böyle bir şiddet tablosuyla karşılaşsaydı herhalde şimdikine benzer şeyleri o zaman da söyleyecekti. Çünkü bu konuda siyaset üretmemiş, hazırlıksız…

- İyi ama bir siyasetçi daha ne kadar hazırlıksız olabilir ki; 25 yıl oldu, bir de üstelik onun öncesi var?..

“Hazırlıksız olmak”tan kastım şu: Türkiye demokratikleşemedi. Türkiye'nin devleti, toplumu, bireyi, vesairesi yeterince modernize olamadı. O yüzden de sorunlarını arkaik bir duruşla ele alıyor.

- Nasıl “arkaik duruş”?

Yani Türkiye'de sorunları ele alışta militarizm ağırlıklı bir ideolojik konsept var; geleneksel devletçi yaklaşımın getirdiği özellikler var.

- Niye var?

Bu bize Osmanlı'dan kalan bir “imparatorluk sendromu.” Dünyanın en büyük imparatorluğunu 500 yıl idare ettikten sonra kaybetmenin yarattığı tortular. Şimdi o tortular bugünkü zihniyet biçiminin alt yapısını oluşturuyor. Ne diyoruz? “Bir sorun varsa Türkiye Cumhuriyeti kendisini korur”. Nasıl korur? “Güvenlik güçleri üstüne gider, halleder.” İşte bu yaklaşım yüzünden Türkiye, bir türlü korumacılık ve güvenlik üreten siyaset anlayışını geride bırakamıyor; onun yerine sosyal politika üreten devlet anlayışını koyamıyor.

- O zaman da bu toplumsal sorunları çözmek kime kalıyor?

Tabii ki güvenlik güçlerine kalıyor. O güvenlik güçleri de duruşlarını bu ideolojik bakış çerçevesinde geliştiriyor, bu ideolojiye göre politika üretiyor. Böylece siyasetin karşısına sadece bir ideoloji değil, o ideolojinin kurumları da çıkmış oluyor. Ama daha kötüsü, bir süre sonra siyasetçiler ve kamuoyu nezdinde dahi Güneydoğu sorunu sadece bir güvenlik meselesi olarak algılanmaya başlıyor. Zaten esas endişe verici olan bu.

- Ama Özal, Demirel, Çiller, Yılmaz ve son olarak Erdoğan… Aslında bu isimlerin hepsi önceleri “güvenlik” dışında başka bir siyaset üretmek istemediler mi?

Doğru, ilk evvela bunu bir fark ediyorlar, ama sonra fark ettikleri şeyi siyasete dönüştüremiyorlar. Cinayet örgütünü etkisiz hale getirecek entegrasyon programını ortaya koyamıyorlar. Zaman zaman sizin de işaret ettiğiniz gibi arayışlara giriyorlar, ama sorunu çözecek o gücü kendilerinde bulamıyorlar. Çünkü çok zayıflar…

- Peki nasıl güçlenebilirler?

Öncelikle, Güneydoğu sorununu sadece bir güvenlik meselesi olarak tanımlayan o ideolojik örtüyü yırtmaları gerekiyor. Arkasından da eski politikaların geçersizliğini gösterecek daha başarılı bir politikalar demetiyle kamuoyunu, kendi partilerini, Meclis'i ve ilgili kurumları ikna etmeleri lazım.

- Mesut Yılmaz'ın bir lafı var, Hasan Cemal'e söylemiş. Diyor ki, “Demokrasi ve insan haklarıyla düşmanı tecrit edip avlamayı hedef alan strateji modeli... Her iktidara gelenin gönlü önce bu modeli istiyor. Daha sonra bunun yürümeyeceğini anlıyorsun. Üçüncü yola geliyorsun, önce güvenlik, önce terörle mücadele..." Bu cümlede bir “gerçekleri sonradan görme” vurgusu var mı sizce?

Mesut Bey'in neyi kastettiğini bilemem, ama bunun doğru olabilmesi için bir defa şu varsayımın kabul edilmiş olması gerekiyor: Demokrasi içinde terör yenilmez. Oysa ben demokrasi içersinde daha iyi yeneriz fikrini savunuyorum. Bence bunun tersini söyleyen siyasetçi kendi zaaflarını ve Türkiye'nin temel problemini iyi analiz edemediği için suçu demokrasiye yöneltiyor, başarısızlığını demokrasiye atfediyordur. Sosyal politikalar alanında sorunu çözemiyor, ekonomik olarak dönüştürücü siyaset uygulayamıyordur. Bunun neticesinde de güvenlik odaklı siyasete kayıyordur.

- Çözüm üretemeyen siyasetçi askere teslim mi oluyor yani?

Evet, politik olarak sorunu çözecek biraz önce söylediğim yeni açılımlar, yeni politikalar ortaya koyulmadığı zaman mesele güvenlik meselesi haline geliyor; yani Mesut Yılmaz'ın dediği oluyor.

- Başbakan'ın başına gelen de sadece bu mudur? “Yerel seçime dönük davranıyor”, “ Kapatılmama sonrasında askerle anlaştı”, “Yalnızlaştığı için hırçınlaşıyor” gibi yorumlarla ilgisi hiç yok mu sizce?

Bu yorumları doğru bulmuyorum. Zoraki olarak meseleyi başka bir yöne çekmeye gerek yok, sorun ortada duruyor. Bunu anlamak lazım. Güneydoğu meselesi sadece etnik, ekonomik veya kimlik sorunu olmaktan öte, uluslararası boyutu da olan karmaşık toplumsal bir sorundur. Türkiye bu sorunu ele alış biçiminin yarattığı tepkisel, günü birlik arayışlardan uzaklaşıp, daha tutarlı, bütüncül, sorun çözücü bir yaklaşıma girmek zorundadır. Başbakan'la ilgili mesele de budur.

BAHÇELİ TARİHİ BİR ROL OYNUYOR

- Sokağın ne demek olduğunu MHP iyi biliyor galiba değil mi?

Eğer, bugün sokakta bir Kürt-Türk çatışması yaşanmıyorsa bunda Sayın Bahçeli'nin tarihi bir rol oynadığını söyleyebilirim. Sayın Bahçeli, ısrarla bu topraklar üzerinde yaşayan insanların kardeşlik hukukunu savunuyor ve gittiği her yerde bu tavrını ortaya koyarak Türkiye'nin barışına çok önemli katkı yapıyor. Milliyetçi bir partinin sorumluluğu da budur. Milletimizi bir iç savaşa götürme karşısında daha entegre etmek, kardeşlik duygularımızı ön plana çıkarmaktır. Sadece siyasi olarak değil, ahlaki ve insani olarak da bu kardeşlik hukukunu savunmak çok önemlidir ve Bahçeli yıllardır bunu yapıyor.

AKP, G.DOĞU'DAN DAHA FAZLA BİLE OY ALABİR

- Başbakan bu girdiği yeni siyaset kulvarıyla Güneydoğu'dan 22 Temmuz'da aldığı oyu alabilir mi?

Daha fazlası bile olabilir; çünkü 22 Temmuz'da gördük ki bölge halkı Türkiye'nin bütünlüğüne yönelik siyaset yapan bir partiyi tercih ederek, oradaki etnik ayrımcılık söylemini temsil eden siyaseti mağlup etti. Bunu bugün de yapabilir, fakat şu şart var: Terör örgütünün seçim sürecindeki baskısını, sandıklar üzerindeki denetimini kırmak gerekiyor. Yani hükümetin sokaktaki insana “Ben PKK'nın tehdidi altında olmadan yaşabilirim” duygusunu vermesi lazım.

- Ama tam tersine Başbakan bölgeye gittiğinde kendisinin güvenliği tehdit altına girdi?..

Ve bu yüzden de vatandaşta güvenlik endişesi belirdi, o gezinin böyle bir mahsuru oldu. Ama önümüzde daha zaman vardır. Orada insanların üzerindeki baskıyı Başbakanın yenmesi, ortadan kaldıracak önlemleri derhal alması lazım. Çünkü aslen Güneydoğu halkı PKK'yı siyaseten yenmek için fırsat aramaktadır. Ama bu fırsatı kendisini güven içersinde hissettiği zaman ifade edebilir.

- Başbakan'a karşı sokağa dökülen o kadar insana ne diyeceğiz peki?

O tepki mobilize edilmiş bir tepki. Zaten mobilize tepkinin bu kadar şiddetli olmasının sebebi de bölgedeki siyasal tercihlerin hızlı bir şekilde PKK'nın aleyhinde seyretmeye başlamasıdır. Bölge insanı tıpkı Özal ve SHP döneminde olduğu gibi şimdi de AKP'ye yönelmiştir.

BÖLGENİN ÜMİTLERİYLE TÜRKİYE'NİN ÜMİTLERİ PARALEL

- Yani onlar için AKP bir amaç değil, terörün her türlüsünden kurtulmak için bir araç?

Aynen böyle; siyasi tercihleri bir partiyle özdeş değil, partiden beklentileriyle ilgili. Çünkü dikkat edin, hep Türkiye'nin bütünlüğünü savunan ve Türkiye'nin bütününden yüksek oy alan partilere yöneliyorlar. Bu da şunu gösteriyor: O bölgenin insanlarının ümitleriyle Türkiye'nin ümitleri paralel seyrediyor. Bu büyük bir umut kaynağı. Yani aslında Türkiye büyük ölçüde bu şiddet olayını çözecek politikaları harekete geçirirse bu sorunu çok rahat çözebilecek.

- Ama siz de şimdi önceliği güvenliğe veren bir çözüm önerisinde bulunmuş olmadınız mı?

Sorunun uzun vadeli çözümü için üretilecek politikalar ayrı, ama hiç olmazsa seçim döneminde sokaktaki güvenliği sağlamak çok önemli. Sizin de çocuğunuzu, annenizi ya da kız kardeşinizi tehdit etseler ne yapacaksınız?

- Peki bölgenin tek sorunu terör mü, mesela kimlik sorunu yok mu?

Bu yaklaşımı ben doğru bulmuyorum. İnsanlar kimlik sorununu nasıl hissederler? Bir baskı ortamında hissederler. Mesela bir 12 Eylül rejiminde insan kimlik sorunu hisseder. Çünkü diyor ki, Kürtçe konuşma, Kürtçe şarkı dinleme, Kürtçe yazma. Böyle bir ortamda tabii ki kimlik sorunu hissedilir. Ama insanların esas sorunu o değil.

- Hangisi esas sorunları?

Hangi ortamda, hangi şartlar altında bulunduğunuza bağlı olarak bütün sorunlar hiyerarşisi sık sık değişir. Ama birinci sorun her zaman yaşama hakkıdır.

- Sizce DTP'ye verilen oyların hepsi tehdit yüzünden, korkuyla verilmiş oylar mı?

Hayır değil, DTP de belli bir tepkinin oyunu organize etmiş olabilir, ama ağırlık olarak oradaki o baskının oyudur. Baskın bir örgüt var. Onun için ben DTP'nin gerçek oyunun ancak o örgütlü baskı kırıldığı zaman ortaya çıkacağını düşünüyorum.

“ERDOĞAN BUSH'LAŞTI” CİDDİ BİR SİYASİ ANALİZ DEĞİL

- “Erdoğan Obama'ydı, Bushlaştı”; ne diyorsunuz bu tür yorumlara?

 Ben bunlarınpolitik tartışmalar olduğunu düşünüyorum ve çok da ciddiye almıyorum. Böyle gündelik polemiklere dayanılarak siyaset analiz edilemez.

- Ama siz de söylüyorsunuz başka bir kulvara girdi diye…

Sorunları çözemeyince yeni bir reaksiyon veriyor diyorum.

- Peki, işte bu Obama'dan Bush olmaya dönmekle paralel bir şey değil mi sizce?

Değil, burada karşınıza bir sorun katmerleşmiş olarak çıkıyor. Siz gidiyorsunuz bir şehre, orada sorunu yüzünüze karşı örgütlemiş olan bir terör grubuyla karşı karşıyasınız. Başbakan'ın ki onlara verilen bir tepki, yoksa bunda politika değişikliğini gösterecek ipuçları yok. Yani Başbakan yarın herhangi bir toplantıda yine 2005'te yaptığı konuşmaya benzer bir konuşma yapsa ne diyeceğiz? Başbakan yine değişti mi diyeceğiz? Üstelik bence Erdoğan o sözleri bugün de söyleyebilir.

- Ama mealen “ya sev ya terk et” de diyebilir; öyle mi?

Sayın Başbakan'ın durumsal reaksiyonları var. Uzun boylu düşünülmemiş bir durumla karşılaştığı zaman bu tür tepkiler verebiliyor. Tabii ki daha kontrollü olması lazım.

- Yoksa Başbakan 2002'de demokrattı şimdi vazgeçti demiyorsunuz?
Hayır, Başbakan 2002'de ne söylüyorsa bugün de konuşmalarının bütününe baktığınız zaman aynı şeyleri söylüyor.


- Dengir Mir Mehmet Fırat'ın görevden alınması, yerine Abdülkadir Aksu'nun getirilmesi bir politika değişikliğini göstermez mi?
Ben doğrusu öyle bir şey olduğunu zannetmiyorum. Öyle olsa Sayın Fırat ya partiden istifa ederdi ya da daha başka bir tepkisi olurdu. Milletvekili olarak partide kalmaya devam ettiğine göre ben bu olayın daha çok Kemal Kılıçdaroğlu'yla yaptığı tartışmaların kendi psikolojisinde ve etrafında oluşturduğu havadan kaynaklandığını düşünüyorum.

ZORAKİ ELEŞTİRİNİN GERİSİNDE GÜL TERCİHİ VAR

- Başbakanın etrafındaki isimlerin bile ona göstermediği duyarlılığı gösteriyorsunuz şu anda; herhalde Başbakan bu söyleşiyi okusa “Milliyet iyi ki Vedat Bilgin'le konuşmuş” der?..

Ben sadece haksızlık etmek istemiyorum. “Bulduk, buradan Başbakana saldıralım” tavrını doğru bulmuyorum. Yoksa ben Başbakan'ı pek çok konuda şiddetle eleştiriyorum. O yüzden Başbakanı zoraki eleştirecek şeye ihtiyaç yok, Başbakanın eleştirilecek zaten bir sürü tarafı var.

- Peki madem şimdi yapılan eleştirilerin zoraki olduğunu düşünüyorsunuz; bunun gerisinde bir “Erdoğan yerine Gül” tercihi olduğunu da düşünür müsünüz?

Ben şöyle analiz edeyim isterseniz; medya ve sermaye çevrelerinde Başbakanın politikalarından rahatsız olanların önemli bir kısmının Sayın Cumhurbaşkanına yönelik bir eğilimi var. Bu doğru. Bu çevreler Sayın Cumhurbaşkanının daha fazla inisiyatif almasını istiyor. Cumhurbaşkanı kendisine gelen bu çevrelere ne tepki veriyor bilmiyorum, ama ben bunun medya ve sermaye çevrelerinde oluşturulmak istenen bir hava olduğunu düşünüyorum.

VEDAT BİLGİN'DEN KISA KISA…

- SOYKIRIM:

Osmanlı soykırım yapmadı, ama istese yapabilirdi. Çünkü Ruslarla savaş halindeyken Ermeni çeteleri bir anlamda Türklere karşı soykırım uyguladılar. Bayburt'ta benim doğduğum kasabada Ermeni çeteleri tarafından bütün nüfusu yok edilmiş köyler var. Ama Osmanlı büyük bir devlet gibi davranarak soykırım yapmadı ve iyi ki yapmadı. Neden yapmadı? Çünkü bu topraklarda yurtsever bir sürü Ermeni vardı ve onlardan bazıları da devlet yönetimindeydi. Türkiye bu akla sahip olan bir ülke.

- TEHCİR:

Hem Ruslara karşı savaş yapıyorsunuz hem de iç savaş ortamını yaşıyorsunuz. Buradan kurtulmak için Osmanlı devleti tehcire mecburdu. Tehcir zorunlu göçtür, sürgün bile değildir. Yolda insanlar ölmüştür, onu savunmak mümkün değil, ama tehcir doğru bir politikadır. Aksi takdirde Birinci Dünya Savaşını yürüten bir ülke iç savaşa evet mi desin diyorsunuz? Tehcir iç savaş şartlarını ortadan kaldırmak için uygulanan bir politikadır.

- MÜBADELE:

Vecdi Gönül'ün söylediklerini talihsizlik olarak görüyorum, çünkü doğru değil. Bir defa tanım yanlış. Vecdi Bey ulus-devleti tek etnisiteli bir yapı zannediyor, oysa ulus-devletin içersinde tek etnisite yoktur, “millet” etnisite değildir. Ziya Gökalp ne demiş; millet etnik kimliklerin aşıldığı üst bir noktada oluşan yeni bir kimliktir. “Ulus-devlet yaratmak için mübadele mecburiyetti” yanlıştır.

- TÜRKİYE MİLLİYETÇİLİĞİ:

Türkiye'nin kültür üzerinden gelişen bir “organik milliyetçilik” anlayışı vardır. Temsilcileri Sait Halim Paşa, pratikte Mustafa Kemal Paşa ve silah arkadaşları, Hilmi Ziya Ülken Bey, Mümtaz Turhan Bey ve hocam Erol Güngör. Fakat bir de benim “devletçilik” dediğim, tek parti döneminde Alman ve İtalyan faşizminden etkilenen bürokratik bir milliyetçilik algısı vardır. En sivri temsilcisi Recep Peker'dir. Bu ekip baskıcı devletçilik modelini Türkiye'de bir çeşit milletleşme siyasetinin aracı haline getirmeye çalışmışlardır. Bunun içindir ki milliyetçilik demokrasiye açılan bir kapıdır, devletçilik ise faşizme açılan bir kapıdır.

- KÜRTÇE:

Hiç kimsenin ana dili yasaklanamaz. Her topluluk kendi ana dilini öğrenmek için eğitim alabilir. Ama resmi eğitim dilinin tek bir dil olması lazım. Etnik topluluklarının eğitim dili olamaz. “Milli” dediğimiz şey etnisitenin üzerinde oluştuğu için ortak paydanın dili olması gerekir.

VEDAT BİLGİN KİM?

Doç. Dr. Vedat Bilgin, 1954-Bayburt doğumlu. İlk ve orta tahsilini Bayburt'ta tamamladı. Hacettepe Üniversitesi Sosyal ve İdari Bilimler Fakültesi'nden 1980'de mezun oldu. 17 yaşından beri ülkücü camianın içinde. 10 yıldır MHP Lideri Devlet Bahçeli'nin siyasi başdanışmanı. Ünlü sosyal bilimci Prof. Dr. Erol Güngör ekolünden geliyor. Öncelikli ilgi alanları kalkınma ve modernleşme. “Prof.” unvanı almak için dört yıldır başvuruda bulunmayı ihmal ettiğini söyleyen Vedat Bilgin, halen Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi öğretim üyesi.

MİLLİYET

Not: Devrim Sevimay'ın yaptığı röportaj çok uzun olduğundan iki bölüm halinde yayınlayacağız. Ülke gündemine dair çok önemli tespitlerin yer aldığı röportajın devamında yer alacak başlıca konular şöyle:

- "Ya sev ta terk et" sözü AKP ve MHP'nin değilse kime ait?

- “AKP milliyetçiliği” ile “MHP milliyetçiliği”nin farkı ne?

- Erdoğan sizce ne kadar milliyetçi?

- Konjonktürel olarak “asker AKP yanlısı, AKP de asker yanlısı” mı oldu?

- Erdoğan, pompalı lafından da pişman olmuş mudur?

Facebook Twitter Yahoo Google Linkedin Stumbleupon Delicious

*

*


*