Sosyal demokrasinin temsilcisi kim? AK Parti mi, CHP mi?

Sosyal demokrasinin temsilcisi kim? AK Parti mi, CHP mi?.11952
  • Giriş : 18.07.2007 / 00:01:00

22 Temmuz seçimi yaklaşırken siyaset her gün daha kaygan ve huzursuz bir zemine doğru sürükleniyor.

Facebook Twitter
Yazı Boyutu:


Bu süreçte bazı kesimler seçimi manipüle etmek ve baltalamak için her türlü "ilkesizliği" sergiliyor.

Dahası ulusal değerler ve kaygılar partilerarası birer çatışma nesnesi ve oy kazanma fırsatçılığına dönüştürülüyor. Türkiye'de sol'un/sosyal demokrasinin temsilcisi olduğunu söyleyen partiler ise sosyal demokrasiye ve Türk siyasetine belki de hiç görülmedik bir şekilde haksızlık ve vefasızlık örneği sergiliyor. Barış, özgürlük, adalet ve dayanışma ilkeleri ulusal alan içerisinde manipüle edilerek bir kesimin, bir zümrenin ayrıcalığı için heba ediliyor. Ülkenin sosyal demokrasiye en çok ihtiyaç duyduğu bir dönemde Türkiye'de "sosyal demokrat" olma iddiasındaki CHP'nin darbe kışkırtıcılığı yaptığı, MHP ile koalisyonu ve Sosyalist Enternasyonal'den ihracı dahi konuşulabiliyor.

Sol partiler ezilenlerin umudu olamadı

Aslında bu durum bize CHP ve diğer sosyal demokrat olma iddiasıyla siyaset sahnesinde bulunan partilerin kimliklerini sorgulamamız gerektiğini gösteriyor. Bu eksende sosyal demokrasinin geleneksel olarak dünyadaki tabanının kimler olduğu incelendiğinde, Türkiye'deki çarpıklık çok daha net bir şekilde görülebiliyor. Dünyada sosyal demokrat partiler geniş halk kesimlerinden aldıkları oylarla iktidara gelirken, Türkiye'de bu kimliğe sahip çıkan partiler ezilenlerin hukuken suçladıkları "sanık"ları ya da dışlananların "dışlayanı" olmaktan öteye geçemiyor. Özellikle CHP, ezilen kesimlerin sözcüsü olmaktan çok devletçi bir parti olma vasfını açık bir şekilde dile getiriyor.

Ulusal çapta ilkeler düzeyinde yaşanan çarpıklık bir kimlik ve temsil krizini de beraberinde getiriyor. Özgürlük kavramı, evrenselliğinden dışlanarak zamana ve mekâna göre değişebilir bir nitelik kazanıyor, "ben" ve "öteki"nin özgürlüğü kurumsal düzeyde farklı kılınıyor; adalet ise, siyasette yaşanan son aylardaki olaylarda da gözlemlendiği üzere, "sanıkların" haklılığını ya da ezilenlerin "haksızlığını" kanıtlamak için gerekli kurumsal örgütlenmenin adı olmaktan öteye geçemiyor. Sosyal demokrasinin en önemli ilkelerinden bir diğeri olan dayanışma ilkesi ise, halkın demokratik tercihlerinin, sosyal ve iktisadî sorunlarının karşısında ulusalcı bir cephenin muhafazası olarak, halkın, ezilenlerin ve yoksul kesimlerinin siyasetinden, sosyal demokrat sınıfsallıktan kopuk bir şekilde algılanıyor. Böyle bir ortamda sosyal demokrasinin "şizoid" bir halinden ve temsil krizinden bahsetmekten başka bir çare kalmıyor.

Sosyal demokrasinin gerçek temsilcisi

Peki, böyle bir ortamda Türkiye'de sosyal demokrasi ve onun geleceğiyle ilgili ümitvar bir analiz yapmak mümkün müdür? Ne yazık ki bunun ipuçlarını hiçbir şekilde görememekteyiz. Seçimler öncesinde Ertuğrul Günay ve Haluk Özdalga gibi sosyal demokrat kimliğin önemli ve bir o kadar tutarlı şahsiyetlerinin AK Parti saflarına geçmesi de böyle bir ümit beslemenin mümkün olmadığını gösteriyor. Onların AK Parti'ye geçmeleri, sosyal demokrasinin uzun yıllardır yaşadığı; ancak seçimler öncesi netleşen bu "şizoid" durumunun da bir aynası görünümündedir. Bu durumu her ne kadar İdris Küçükömer bundan yıllar öncesinde söylemiş olsa da, bugün izlenen politikalar ve siyasetteki gerilim bu çarpıklığı ilk defa bu kadar çok net bir şekilde ortaya koymuştur. AK Parti her ne kadar kendisini "muhafazakâr demokrat" kimlikle Türk siyasetine tanıtmış olsa da, kendisinin siyasetin merkez partisi olma iddiası sonrasında sosyal demokrat kimliklerin de çekim alanı olmaya başlamıştır. Günay'ın ve Özdalga'nın sosyal demokrat kimliklerini muhafaza ederek AK Parti'ye katıldıklarını ilan etmeleri, bu partinin izlemiş olduğu sosyal politikaların içeriklerini de analiz etmenin gerekli olduğunu bize göstermektedir.

AK Parti'nin icraatları incelendiğinde, partinin kendi içinde sosyal demokrat bir kimliği de "muhafaza" edebileceği görülebilmektedir. Örneğin AK Parti, başta SSK hastaneleri olmak üzere diğer kamu hastanelerini Sağlık Bakanlığı'na devretmiştir. Dar gelirli kesimlere yönelik olarak yeşil kartlı vatandaşların hakları genişletilmiştir. Yapılan düzenleme ile yeşil kart sahiplerinin ayakta tedavi kapsamında görecekleri sağlık hizmetleri ile ilaç giderleri de devlet tarafından karşılanmıştır. Sağlık kurum ve kuruluşlarında sunulan sağlık hizmetlerinden alınan KDV oranı yüzde 18'den yüzde 8'e düşürülmüştür. 2002 yılından itibaren her yıl fakirlere kömür ve odun yardımında bulunulmuştur. Son yapılan düzenlemelerle ise sağlık ocakları herkese ücretsiz hale getirilmiştir. 2002 yılında 47 milyar YTL olan sosyal harcamalar, iki katın üzerinde bir artışla, 2006 yılında 108 milyar YTL'ye yükselmiştir. Sosyal politikalar AK Parti'nin faaliyetleri içerisinde büyük bir yekûn tutmaktadır. Bu eksende tutarsızlığın AK Parti'ye geçenlerden ziyade sosyal demokrat ilkelerin sahipliğine soyunan partilerde olduğu açıkça görülmektedir.

AK Parti'yi pür bir sosyal demokrat olarak nitelemek çok doğru olmayabilir. Ancak Türkiye'nin kayıp halkası olarak niteleyebileceğimiz sosyal demokrasi ne yazık ki başka bir parti tarafından da temsil imkânı bulamamaktadır. AK Parti'ye oy verenlerin büyük bir bölümü de partiye muhafazakâr olmalarından dolayı değil, sağlamış oldukları ekonomik istikrar ve uyguladıkları sosyal politikalar dolayısıyla oy vermektedirler. Tabii ki bu söyleme katılmayanlar çıkacaktır; ancak şu da bilinmelidir ki, sosyal demokrasinin dünyada küreselleşmeyle birlikte yaşadığı dönüşüm kendisini muhafazakâr siyasetten çok fazla ayırt edilebilir olmaktan çıkarmıştır. Özellikle İngiliz "Üçüncü Yol" ve Alman "Yeni Merkez" siyaseti muhafazakârlıkla sosyal demokrasinin en azından "iktisadî" anlamda ortak paydalarının fazlalaştığı bir çizgiye işaret etmektedir.

Bugün için Türkiye'de sosyal demokrat siyaset bir muhatap bulmuştur. Ancak ne yazık ki bu muhatap bugüne kadar sosyal demokrat olma iddiasındaki partiler değil, aksine merkez siyasete soyunan AK Parti'dir. "Sosyal demokrat" olma iddiasındaki partiler ise, içerisine düştükleri temsil krizinin farkında olmadıkları gibi bunun farkında olan "sosyal demokrat" şahsiyetleri haksız bir şekilde döneklikle suçlamaktan kendilerini alamamaktadır. Türkiye'de sözde sosyal demokrat siyasetin sonuna tekabül eden bu süreçte, görünen o ki, sosyal demokrat seçmen Türkiye'de uzun yıllar daha gerçek bir sosyal demokrat parti anlamında herhangi bir muhatap bulamayacak ve merkez partilerin içerisinde bir çeşni olmaktan öteye geçemeyecektir.

İBRAHİM SARITAŞ

Facebook Twitter Yahoo Google Linkedin Stumbleupon Delicious