Sözde sivil örgütler otoriter tek parti özlemi içinde!

Sözde sivil örgütler otoriter tek parti özlemi içinde!.6020
  • Giriş : 10.06.2007 / 08:36:00
  • Güncelleme : 10.06.2007 / 08:40:46

Bir devlet ve hükümet tipi olarak cumhuriyetin iki anlamı bulunmaktadır. (Haber Yorum)

Facebook Twitter
Yazı Boyutu:


Paradoksal olan şey, Türkiye'de bir modernleşme projesi olarak ifadesini bulan Kemalizm'in ana hedefi olan "muasır medeniyet seviyesi"nin en somut ifadesi olan AB üyeliği yolundaki reformlara, Cumhuriyet'i tehdit ettiği gerekçesiyle karşı çıkılmasıdır. "Ne ABD ne AB, tam bağımsız Türkiye!" sloganı, bazı sivil toplum ögütlerinin mitinglerinde dalgalanan bir slogan olmanın ötesinde, devletin en yüksek etkili bürokratik makamların görüşleriyle adeta miting sloganına özdeş olduğuna göre, bu soru gerçekten önemlidir. Evet, ne önerilmektedir? En kestirme cevap, AB üyeliği perspektifinin teslimiyetçi olduğu önyargısından hareketle, "teslimiyetçilik değil, ulusalcılık" biçiminde verilebilirse de, bunun gerçek karşılığının "izolasyonizm" ve "otarşi" olma ihtimali çok yüksektir. Bu da, teşbihte hata olmaz, 1930'ların özel dünya konjonktüründe gerçekleşebilmiş gibi görünen Kemalist tekparti yönetimine öykünme gibi görünmektedir.

Bilindiği gibi, bir devlet ve hükümet tipi olarak cumhuriyetin iki anlamı bulunmaktadır. Birinci ve dar, biçimsel anlamıyla cumhuriyet, devlet başkanının veraset usulü dışındaki bir usulle belirlenmesini ifade eder ve bu anlamıyla monarşinin (hanedanlığın) tersidir. Bu anlamıyla her cumhuriyetin zorunlu olarak demokratik olması gerekmediği gibi, monarşilerin de mutlaka demokrasi karşıtı olmaları gerekmemektedir. Aksine, geçmişte ve bugün demokratik olmayan, askerî veya sivil otoriter rejimlere sahip cumhuriyetler olduğu gibi, yerleşik, güçlü demokrasilerin önemli bir bölümü cumhuriyet değildir.

Cumhuriyetin bu dar, biçimsel anlamının yanı sıra, bir de özüne ilişkin anlamı bulunmaktadır. Buna göre cumhuriyet, halkın (kamunun) iyiliğinin (yararını) amaçlandığı bir yönetim tarzıdır. Halkın iyiliğinin amaçlandığı bir yönetim tarzı, halkın katılımını dışlayamayacağına göre, bu özcü anlamıyla cumhuriyet, halkın söz sahibi olduğu bir yönetim tarzı olmaktadır ve bu anlamıyla "demokrasi"ye yaklaşmaktadır. Eski ve orta çağlarda cumhuriyet, halk çoğunluğunu meydana getiren yurttaşların hukuka uygun yönetimi anlamına gelmekteydi ki, bu yazının başında belirtilen, bir yurttaş topluluğu olarak "sivil toplum" kavramıyla da büyük ölçüde örtüşen bir içeriğe sahipti.

Cumhuriyetin bu biçimsel ve özsel tanımlarının modern dünyada nasıl birbirlerinden ayrıştıkları ve dolayısıyla da yine modern dünyada nasıl birleştirilmeleri gerektiği üzerinde odaklanan fikirlere burada girmeyelim. Şu kadarını belirtmek burada ele aldığımız meselelerin anlaşılması bakımından yeterlidir. Cumhuriyet, pek çok önemli çağdaş fikir ve siyaset adamının vurguladığı gibi, aslında tahakküme karşı olmakla eşanlamlıdır. Tahakkümün ortadan kaldırılması ise, devlet gücünün hukuka uygun kullanılmasını güvence altına almakla mümkündür. Devlet gücünün hukuka uygun olarak kullanılmasının en üst seviyedeki teminatı ise, hukukun toplum tarafından yapılmasıdır. Böylece toplum, basit bir insan yığını niteliğinden kurtularak, bir "yurttaşlar toplumu" (orijinal anlamıyla "sivil toplum") niteliğini kazanmaktadır. Cumhuriyetin yurttaşları, kendi özgür iradeleriyle yaptıkları yasalar aracılığıyla toplum ve devlet hayatını düzenlemektedirler. Böylece yurttaşlar, özgürlüklerini yasalarla sınırlandırmaktadırlar; ama bu sınırlamayı kendileri yapmaktadırlar. İnsanların yurttaş olarak kendilerinin tabi olacakları yasaları yapabilmeleri, onların hukuk tarafından güvence altına alınmış bireysel ve siyasî özgürlüklere eşit olarak sahip olmalarını da gerektirmektedir. İşte, modern devlette herkes yurttaş sayıldığından (köle-efendi, erkek-kadın, işçi-burjuva, siyah-beyaz vesair ırkçı, etnisist, cinsiyetçi ve benzeri gibi ayrımların ayrımcılığa dönüşmesine izin verilmediğinden), modern devlette cumhuriyet, zorunlu olarak demokratik olmak durumundadır.

Muasır medeniyet hedefine ihanet...

Türkiye'de de, Cumhuriyet'in kuruluşundan beri aynı şey söylenmektedir. Cumhuriyet ile birlikte saltanat-ı şahsiyyeden saltanat-ı millîyeye geçildiğinden, bu geçişin gerçek anlamının Türkiye insanının tebadan yurttaşa dönüşmesinde ortaya çıktığından sık sık ve eğitim hayatımızın her düzeyinde söz edilmektedir. Buna ek olarak, cumhuriyeti en mükemmel düzeyde gerçekleştiren yönetim tarzının da demokrasi olduğu, tek-parti dönemi de dahil, hep vurgulanmaktadır.

"O halde sorun nereden kaynaklanıyor?" Sorun, cumhuriyet-demokrasi beraberliğinin modern anlamıyla çoğulcu bir yurttaş katılımını da zorunlu kıldığının anlaşılamamasından kaynaklanıyor. Türkiye Cumhuriyeti, kâh Türkiye'de toplumun başka yerlerdeki gibi bir çoğulculuğa gerek göstermeyecek kadar homojen bir yapısının olduğu anlayışına, kâh çoğulculuğun "Türk ulus-devletinin varlığı ve bekasıyla doğrudan ilgili olduğu düşünülen" sınırlarının bulunduğu anlayışına, çoğu kez ikisine birlikte müracaat ederek, cumhuriyet-demokrasi beraberliğini gerçekleştiremez durumlara düşmekten kurtulamıyor.

Türkiye demokrasisinin 2007 baharında yaşanan müdahalenin anlamı da buradadır. Buna göre, demokrasi, Cumhuriyet'i tehdit etmektedir. Daha doğrusu, demokrasinin tehdit ettiği söylenen şey, aslında Cumhuriyet'ten çok ve ondan önce Türk ulus-devletidir. Burada gerçekten ciddî bir paradoks mevcuttur: İleri sürülen görüşe göre, tanım gereği yurttaşlardan oluşan bir devlet olan Cumhuriyet, yurttaşları tarafından tehdit edilmektedir ve dolayısıyla yurttaşların Cumhuriyet yönetiminde söz sahibi olmaları mümkün olduğunca kısıtlanmalıdır. Bu paradoks, aslında, Türkiye Cumhuriyeti'nin resmî kurucu ideolojisinden, Kemalizm'den kaynaklanan bir paradokstur. Kemalist Cumhuriyet'in demokrasi paradoksunun aşılması, Cumhuriyet'in doğru ve tam anlamıyla kendisini bulması için kaçınılmazdır ve bu da demokratikleşmenin kapsamının genişlemesi ve derinleşmesiyle mümkündür. Türkiye Cumhuriyeti'nin böyle bir süreci yaşayabilmesi için de cumhuriyet-demokrasi beraberliğindeki mündemiç olan özgürlük ve çoğulculuk gibi ilkeleri benimseyen bir yurttaş topluluğunun, daha doğrusu farklılıkları kamusal olarak dile getirme özgürlüğünü sahiplenmiş bir sivil toplumun mevcudiyeti elzemdir.

Buna karşılık, 2007 baharında, Türkiye'de demokrasinin işleyişine yapılan bürokratik vesayetçi müdahalenin toplumsal tabanını meydana getirmek üzere harekete geçmiş, kısmen de harekete geçirilmiş olan "sivil toplum örgütleri", sadece yurttaşların bir bölümünü, adı Cumhuriyet olan bir devlet için hazin bir tablo ortaya koyacak kadar vahim bir ölçüde, potansiyel bir tehlike olarak görmekle kalmamışlardır. Biraz daha ileri bir noktada, sadece kendilerinden olmayan, daha doğrusu kendilerinin algıladığı tehlike ve tehditleri "gerçekten var olan tehlikeler" olarak görmeyen yurttaşları "düşman öteki" haline getirmenin de ilerisine giderek, bu yurttaş kesimlerini Türkiye'nin "emperyalist düşmanları"nın işbirlikçileri gibi göstermeye yönelmişlerdir.

"Ne ABD ne AB, tam bağımsız Türkiye!" Yani ne? Nitekim, Türkiye Cumhuriyeti'ni karşı karşıya bulunduğu tehdit ve tehlikelerden sakınmak isteyen hareketler, aslında bir diğer paradoks olarak, ABD'ye de, Avrupa Birliği'ne de karşı çıkmalarıdır. Bu karşı çıkışın ABD bağlamı, Irak'taki işgal sürecinde Kuzey Irak'taki Kürtlerin siyasî güç elde etmeleriyle Türkiye'nin de bölünme tehdidiyle karşı karşıya kaldığı düşüncesidir; mesele PKK terörünü ve dolayısıyla zaman zaman açıkça gündeme gelen ABD'nin bu teröre karşı etkisiz kaldığı yakınmalarını aşan boyutlarıyla gündeme getirilmektedir. AB'ye ise, hem Türkiye'yi bölmeye çalıştığı, hem Kıbrıs meselesinde Rum tarafından yana tutum takındığı, Ermeni meselesinde "soykırım" dayatmasında bulunduğu gibi, popüler kamuoyunda etkili olabilen konular üzerinden karşı çıkılmaktadır. Her iki karşı çıkışın en görkemli ifadeleri, zaman zaman "anti-emperyalizm", zaman zaman da Türk ulus-devletinin gücünün vurgulanması biçiminde olmaktadır. Bunlara, her şeye rağmen demokrasiye çoğu kez açıkça karşı çıkılamadığı için, Türkiye'nin pekala demokratik bir devlet olduğu, bunu daha da geliştirebileceği; ama demokrasi adına dayatmalarda bulunan dış güçlere (özellikle de AB'ye) teslimiyetçi bir yaklaşım içinde olmadan bunu yapabileceği vurguları da eklenmektedir.

İçe kapanan Türkiye'yi istiyorlar

Pek çok yanlış bilgilenme ve bilgilendirme içeren bu "dış düşman" algısı, "iç düşman" algısıyla da bütünleşerek, Kemalist Cumhuriyet'in daha güncel bir başka paradoksunu daha ortaya çıkarmaktadır. Bu paradoks, AB'ye üyelik ile ilgilidir. Bilindiği gibi Türkiye, 2002'den bu yana hızlı ve kapsamlı reformlar yapmış, bunların neticesinde 2005 Ekim'inde AB ile tam üyelik müzakerelerine fiilen başlamıştır. Temel paradoks, Türkiye'de bir modernleşme projesi olarak ifadesini bulan Kemalizm'in ana hedefi olan "muasır medeniyet seviyesi"nin en somut ifadesi olan AB üyeliği yolundaki bu reformlara, Cumhuriyet'i tehdit ettiği gerekçesiyle karşı çıkılmasıdır. Zaman zaman "yabancı düşmanlığı" niteliğinde (xenophobic) söylemlerle dışa vuran bu karşı çıkışın, sonuç olarak Türkiye'nin uluslararası ilişkilerini hangi doğrultuda gelişmesini önerdiği açık değildir. "Ne ABD ne AB, tam bağımsız Türkiye!" sloganı, bazı sivil toplum ögütlerinin mitinglerinde dalgalanan bir slogan olmanın ötesinde, devletin en yüksek etkili bürokratik makamlarından da destek bulduğuna, daha doğrusu bu makamların görüşleriyle adeta miting sloganına özdeş olduğuna göre, bu soru gerçekten önemlidir. Evet, ne önerilmektedir? En kestirme cevap, AB üyeliği perspektifinin teslimiyetçi olduğu önyargısından hareketle, "teslimiyetçilik değil, ulusalcılık" biçiminde verilebilirse de, bunun gerçek karşılığının "izolasyonizm" ve "otarşi" olma ihtimali çok yüksektir. Bu da, teşbihte hata olmaz, 1930'ların özel dünya konjonktüründe gerçekleşebilmiş gibi görünen Kemalist tek-parti yönetimine öykünme gibi görünmektedir.

Bu teşbihin gerçekçi bazı dayanakları da büsbütün yok değildir: (1) Cumhurbaşkanı seçiminin gerçekleşememesiyle tırmanan gerilimlerle belirlenen siyasi sürecin, AKP karşıtlığı temelinde bir merkez sağ-sol birleşmesine endekslenmeye çalışılması; (2) Bu bağlamda CHP liderliğinin bir ara sadece sol değil, merkez sağ da CHP çatısı altında birleşsin yollu çağrılarda bulunmaya yeltenmesi; (3) AB üyeliği yönünde demokratik reformları hızla ve somut olarak devam ettiren ve gelecekte nasıl devam ettireceğini de somut olarak açıklamış bir siyasî parti olan AKP'nin, bu rerformlar sürecinde AB'yi kullanarak Türkiye'yi laiklikten uzaklaştıracak bir "gizli gündem" ile hareket etmekle itham edilmesi bu bağlamda akla gelenlerdir.

Bütün bunları belirtmekten maksat, elbette, Türkiye'nin izolasyonist, otarşik, dolayısıyla zorunlu olarak otoriter, hatta faşizan bir siyasî rejime geçeceği kehanetinde bulunmak değildir. Bununla birlikte, Türkiye'de demokratik olmayan bir rejime eğilimi olan kesimlerin hem askerî ve sivil bürokraside hem de "sivil toplum" içinde, siyasî partilerde var olduğu da açıkça ortadadır. Devleti koruma gerekçesine dayanan bu eğilimlerin, devletin demokratik niteliğini gerektiğinde ikinci, üçüncü plana atabilecekleri, hatta tamamen göz ardı edebilecekleri ve bu yönde sivil toplumdan da destek bulabilecekleri, 2007 baharında açıkça ortaya çıkmıştır. Bu, Türkiye'nin içinde bulunduğu demokratikleşme yolundan sapabilme ihtimalini de artıran bir durumdur. Ancak, bu ihtimalin gerçekleşmemesi için Cumhuriyet yurttaşlarının çoğulcu ve özgürlükçü demokrasiye sahip çıkan bir iradeyi ortaya koymaları da şarttır.

PROF. DR. LEVENT KÖKER - GAZİ ÜNİVERSİTESİ ÖĞRETİM ÜYESİ

Facebook Twitter Yahoo Google Linkedin Stumbleupon Delicious